İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

EVLİYÂ-İ KİRAM -Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI’NIN “HÂTEMÜ’L-EVLİY” HAKKINDAKİ BEYAN ve İFŞAATLARI (100) Muhammed Ca'fer Ed-Dımeşkî -kuddise

HÂTEM-I VELI

Muhammed Ca'fer Ed-Dımeşkî -kuddise sırruh- (4)


EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI’NIN
“HÂTEMÜ’L-EVLİY” HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (100)

Muhammed Ca'fer Ed-Dımeşkî -kuddise sırruh- (4)

 

"Fusûsu'l-Hikem"e şerh yazan mutasavvıflar arasında mümtaz ve müstesnâ bir yere sahip olan Muhammed Ca'fer ed-Dımeşkî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin, "Hâtemü'n-Nübüvve"nin ve "Hâtemü'l-Velâye"nin hakîkatini gözler önüne seren mühim bir ifşaatıyla bu husutaki eşsiz beyanlarını nakletmeye devam ediyoruz.

 

Muhammed ed-Dımeşkî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin,
"Hatemiyyet" Mertebesinin Aslını Ortaya Çıkaran Esrârengiz Bir İfşaatı
ve Onu Tasdik Eden Mühim Bir Hadis-i Şerîf:

Muhammed Ca'fer ed-Dımeşkî -kuddise sırruh- Hazretleri "Şerh-i Fusûsu'l-Hikem" adlı eserinde peygamberlerin nübüvvetlerini ve tecelliyât-ı İlâhî'yi ancak Hâtemü'l-Enbiyâ Aleyhisselâm'ın mişkâtından elde ettiklerine dikkati çekerek, Nûr Sûre-i şerîf'inin 35. Âyet-i kerîme'sinde işâret buyurulan "Yıldız"ın Resulullah Aleyhisselâm'dan başkası olmadığını ispatlayan mühim bir Hadis-i şerîf nakletmiş; bu Hadis-i şerîf'in nûr ışığı altında "Hâtemü'n-Nübüvve"nin ve "Hâtemü'l-Velâye"nin ezelî hakîkatini ortaya çıkaracak son derece mühim ipuçları vermiştir:

"Âdem devrinden Son Peygamber'e varıncaya kadar onlardan (peygamberlerden) ve onlara tâbî olanlardan hiç biri yoktur ki, aldığını ancak Hâteme'n-nebiyyyîn mişkâtından (kandilinden) almış bulunmasın. Zîrâ Cenâb-ı İlâhî'den meydana gelen tecellî, ilk devirlerde bile Ahmedî hakîkatin ona tecellî etmesine bağlıydı. İşte peygamberlerin keşifleri nisbetinde nazar edebildikleri nübüvvet (peygamberlik) de ancak bu Ahmedî hakîkat sâyesinde tecellî eder. Onların idrakleri ve ona nazarları Cenâb-ı İlâhî'ye ulaşmalarını sağlar; bu hakîkatin dışında ne nazar etmeleri, ne de görmeleri mümkün olmaz. Onların meclisi ve onlardan herhangi biri için tefrik edilen herhangi bir şey, bu "İlk Asıl" olmadıkça elde edilemez, zîrâ onların misbâhı (lâmbası) da, mişkâtı (kandili) de onun yüksek tecellîsidir. Mişkât olmadıkça onun ne yansıması olabilir, ne de onunla herhangi bir ilgisi bulunabilir!

Onun 'yansıması'na gelince; O'nun -sallallahu aleyhi ve sellem- mişkâtıyla kendi hakîkatinden ve 'ayn-ı sâbitesinden onlara bağışta bulunmasına benzer.

Nitekim Allah-u Teâlâ "Nûr'un temsili hakkındaki:

"O'nun nûrunun misâli, içinde sırça bulunan bir kandilin misâli gibidir." buyruğuyla ona işâret etmiştir. (Nûr: 35)

Buradaki birleştirme, tıpkı İlâhî meclis gibi bu 'Nûr'un tümü hakkındadır.

O öyle bir sırçadır ki;

"O sırça, sanki inciyi anımsatan bir yıldızdır." (Nûr: 35)

O -sallallahu aleyhi ve sellem-, bu İlâhî sırla ilgili olarak Cibrîl'e: 'Bu yıldız benim.' buyruğuyla cevap vermiştir. Yâni hakîkî itibârla bu tecelliyâta o mazhardır, ondan başkası bu tecelliyâta ehil değildir.

Soru ve cevap hakkındaki kıssa, Hazret'in -sallallahu aleyhi ve sellem- Cibrîl'e kaç yaşında olduğunu sormasıyla yerini bulmuştur:

'Bilmiyorum! Ancak, ben burada bir yıldız bulunduğuna muttali' olmuştum. Her yetmiş senede bir defâ ortaya çıkardı. Ben onu yetmiş defâ gördüm.'

Başka bir rivâyette onunla ilgili olarak 'yetmiş'ten sonra, iki yerde ilâveten 'bin' ifâdesi zikredilir. Allah bilendir!..

Onun (Hâtemü'l-enbiyâ'nın) yaratılışı bakımından olan varlığı ertelenmiş, geciktirilmiştir. İşte bu cevap, onun -sallallahu aleyhi ve sellem- 'Hâteme'n-nebiyyîn' olmasına kadar erişir." ("Şerh-i Fusûsu'l-Hikem", İ.Ü. Ktp. AY, nr.: 4907, vr. 115-116)

Şeyh Muhammed ed-Dımeşkî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Şerh-i Fusûsu'l-Hikem"inde işâret ettiği, "Hatemiyyet mertebesi"nin aslı olan "Hakîkat-i Muhammediyye"nin mâhiyetini gözler önüne seren bu Hadis-i şerîf tam olarak şöyledir:

Câbir -radiyallahu anh-den rivâyet edildiğine göre; Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:

"Allah'ın ilk yarattığı şey benim rûhumdur." deyince Cibrîl hayret etmişti.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Cibrîl'in bu husustaki hayretini görünce, Cibrîl'e: "Ey Cibrîl! Kaç yaşındasın?" buyurdu. Cibrîl: "Bilmiyorum! Fakat dördüncü perdede bir yıldız vardı, her yetmiş senede bir defâ çıkardı. Ben onu yetmiş bin defâ gördüm." cevâbını verdi.

Bunun üzerine Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:

"Allah'ın izzetine yemin ederim ki o yıldız benim!" buyurdu.

Sonra Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: "Vahiy sana nereden geliyor?" diye sordu. Cibrîl: "Ben göklerde ve yerlerde dolaşırken bir zil sesi duyarım, duyunca Beytü'l-ma'mûr'a giderim ve vahyi oradan alıp yeryüzündeki nebî ve resullere veririm." dedi.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ona:

"Şimdi Beytü'l-ma'mûr'a git ve benim isim ve nesebimi orada söyle!" buyurdu.

Bunun üzerine Cibrîl hemen sür'atle Beytü'l-ma'mûr'a gitti ve Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in buyurduğu gibi isim ve nesebini söyledi. Daha önce hiç açılmayan Beytü'l-ma'mûr'un kapısı ilk defâ o zaman açıldı, Cibrîl Aleyhisselâm Beytü'l-ma'mûr'un içinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-i oturmuş olarak gördü. Hayret ederek hızla yeryüzünde Resulullah'ın bulunduğu yere indi, Resulullah'ı daha önce Câbir'le konuşurken bıraktığı yerde gördü. Sonra tekrar Beytü'l-ma'mûr'a döndü, Resulullah'ı orada yine oturmuş olarak buldu. Sonra tekrar yeryüzüne indi, bu defâ yine Câbir'le konuşurken gördü. O zaman Cibrîl Aleyhisselâm Câbir -radiyallahu anh-e: "Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- yerini hiç terketti mi?" diye sordu. Câbir: "Hayır ey Arab kardeş! Bizim konuştuğumuz mevzu sen bizden ayrıldığın zamandan beri hâlâ bitmedi, konuşmaya devâm ediyoruz." cevâbını verdi.

Bunun üzerine Cibrîl, Resulullah'a:

"Eğer vahiy senden sana ise, aracı olmamdaki hikmet nedir?" deyince, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:

"Bu teşrî' (insanlar arasında hüküm vermek) içindir, ey kardeşim Cibrîl!" buyurdu ve ardından şu Âyet-i kerîme'yi okudu:

"Sana onun (Kur'ân'ın) vahyi bitmeden önce Kur'ân'ı okumakta acele etme ve: 'Rabb'im! İlmimi arttır!' de!" (Tâ-hâ: 114) [Muhammed el-Burhânî, "et-Tebriatü'z-Zimme", s. 100-101]

Muhammed ed-Dımeşkî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin bu beyanları ve onu tasdik eden bu Hadis-i şerîf, Şeyhü'l-ekber -kuddise sırruh- Hazretleri'nin: "O öyle bir kaynaktan alır ki, Peygamber Aleyhisselâm'a vahiy getiren melek de aynı kaynaktan alır." sözüyle, "kaynak" olarak neyi kastettiğini ortaya çıkardığı gibi; bâzı Evliyâ-i kirâm'ın dile getirdikleri: "Hâtemü'l-enbiyâ Aleyhisselâm getirdiği kânûnları ve ahkâm-ı Şer'iyye'yi kendi bâtınları olan Hâtem-i velâyet'ten alırlardı." sözünün de ne manâyâ geldiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Nitekim Hazret, "Şerh-i Fusûsu'l-Hikem"inde yer alan yukarıdaki esrârengiz ifşaatının devamında, Hâtemü'l-Enbiyâ Aleyhisselâm'a has olan bu büyük sırrın aynı şekilde Hâtemü'l-evliyâ olan zâtta da tecellî ettiğine işâret ederek şöyle buyurmuştur:

"İşte Hâtemü'l-evliyâ da aynen böyledir. Velâyet mişkâtına ittibâ etmekle ve kendisinden almakla bir tahsîse ermiş olan, kendilerinden daha önde olduğu diğer velîlere tasarruf ve istimdâd etmekle ilgili bu 'Rûhî evvellik' ona da verilmiştir. Âdem henüz su ile toprak arasında iken, şüphesiz ki o da velî idi. Bu cümlenin tefsîri işte budur. Onun dışındaki velîler ise bu ilme sâhip olamadıkları için ancak velâyet şartlarını tahsil ettikten sonra velî olmuşlardır." ("Şerh-i Fusûsu'l-Hikem", İ.Ü. Ktp. AY, nr.: 4907, vr. 117)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |