İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

MEZHEPLERİN ORTAYA ÇIKIŞI

Mezheplerin Ortaya Çıkışı (1)

Asr-ı saâdette müslümanlar herhangi bir güçlükle karşılaştıkları ve dinin bir hükmünü anlayamadıkları zaman gelirler ve Resulullah Aleyhisselâm'a sorup öğrenirlerdi.
Resulullah Aleyhisselâm'ın ahirete irtihalinden sonra fetihlerle İslâm ülkesinin sınırları genişlemeye ve nüfusu çeşitlenip artmaya başladığında, fakih sahabeler yeni hadiseleri çözüme kavuşturmak için ictihada başvurmuşlardır.
Ashâb-ı kiram devrinde sonraki devirlere nispetle yeni meseleler ve bunlara bağlı hükümler çok değildi. Onlar yalnızca gerçekleşen hadiselere eğilmişler, onlara çözüm arama yoluna gitmişler, meydana gelmemiş hadiselerle ilgilenmemişlerdir. Aralarında görüş ayrılığı yok denecek kadar azdı.

Tabiin devrinde de ilimde derinleşmiş, salâhiyet ve ehliyete haiz âlimler, çözümü gereken meseleleri Kur'an-ı kerim ve Sünnet-i seniyye'ye başvurarak çözüme kavuşturdular.
Tabiin'den sonra talebeleri gelmektedir. Bunlara "Tebe-i tabiin" denir. Fıkhî mezheplerin ortaya çıkışı bunların dönemine rastlar.
Ashâb-ı kiram ve Tabiin devirlerinde "Rey"in büyük önemi vardı. Tabiin döneminde ictihad usülleri ortaya çıkmış, müslümanlar arasındaki ihtilâflar artmış, tartışmalar çoğalmış, çeşitli fırkalar ortaya çıkmıştı.
Müslüman ismini taşıyan veya müslüman olduklarını iddiâ ettikleri halde İslâm'ı içten yıkmaktan başka gayesi olmayan bir takım ifsatçılar uydurma hadisler yaymışlardır. Uydurulan bu sözleri sahih Hadis-i şerif'lerden ayırmak için İslâm âlimleri çok büyük gayret sarfetmişler, şâyân-ı hayret ölçüler koymuşlardır.

İslâm dini'nin hükümlerini en iyi bilen, en iyi açıklayan ve karşılaşılan yeni meselelere "Nass"ların rehberliğinde çözümler getiren bazı büyük âlimlerin etrafında topluluklar teşekkül etmeye başladı. Kitap ve Sünnet'ten hüküm çıkarmak kudretinde olmayan kimseler, haliyle bu kudrette olan müctehidlere tâbi oluyorlardı. Bu topluluklar giderek mezhep haline geldi. Böylece Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhebi gibi Fıkhî mezhepler ortaya çıktı.
Hasan Basrî, Evzâî, Sevri, Taberi... gibi çok değerli müctehidler gelmişse de, bugün umum olarak mezheplere saldırıldığı için, dört büyük mezhep üzerinde duruyoruz. Çünkü ehl-i dalâlet mezheplerle çok oynuyor.

İhtilâflardan sonra doğan görüş ayrılıkları dinin özüne âit değildir. Bunlar anlayış farklarından umumi hükümleri hususi meselelere tatbikten ibarettir. Değişik meselelerde ihtilâf eden müctehidler daima "Nass"lara bağlı kalmışlardır. Bunlar Ashâb-ı kiram'ın sözlerine muhalefette bulunanlara müsamaha etmezlerdi. Çünkü Ashâb-ı kiram vahyin gelişini ve tatbik edilişini görmüşler, yaşamışlar, öğrendiklerini Resulullah Aleyhisselâm'dan almışlar ve kendilerinden sonra gelenlere titizlikle öğretmişlerdir.
İslâm dini'nde Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'lerle açık olarak emredilen ve üzerine icmâ edilen meselelerde ihtilâf yoktur. Hakkında icmâ olan dinin hükümlerinden herhangi birini inkâr eden kimse dinden çıkar ve kâfir olur.
Mezheplerdeki cüz'î ihtilâflar Din-i mübin'in uygulama alanı ile ilgili hükümlerine yani "Fürû"a âittir. Büyük müctehidler, ihtilâfların sebeplerini büyük bir titizlikle araştırmışlar, çözüm bulmak için gayret sarfetmişlerdir.
Mühim olan Allah-u Teâlâ'nın hükmüdür, şahsın hükmü yoktur. Yaratan da, yaşatan da, hüküm veren de ancak Allah-u Teâlâ'dır.
Müctehid imamlar ilmin en derunî noktalarına vardıkları için, Kur'an-ı kerim ve Hadis-i şerif'leri en iyi anlayan onlardır.

Din-i mübin'i aslından çıkarmamak için ölüme razı olmuşlar. Canlarını dahi ortaya koymuşlar, bir çok eziyetler çekmişlerdir.
Bunlar dinde yıldız gibi, kibrit-i ahmer gibidir. Müctehid imamlar Kur'an-ı kerim ve Hadis-i şerif'lerde açıkça beyan edilen hususlarda hiçbir zaman ihtilâfa düşmemişlerdir. İctihatlarını yaparken bu iki kaynağı esas almışlardır.
Kur'an-ı kerim ve Hadis-i şerif'lerde geçen bazı ahkâmın uygulanması için te'viller yapmışlardır.

Mezheplerin ortaya çıkışına ve ümmet-i Muhammed'e rahmet oluşuna bazı misaller verelim.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde:
"Her kırk koyundan bir koyun zekât vermek gerekir." (Tirmizî. Zekât: 4)
Hanefî ulemâsı koyunun aynî olarak veya kıymetinin verilmesini söylemişlerdir. Çünkü zekâtın farz olmasındaki gaye, fakirin ihtiyacının giderilmesidir. Fakir koyuna mahtaçsa koyun, kıymetine muhtaçsa kıymeti verilir. Yani kırk koyunu olan ve zekât vermekle mükellef bulunan bir kimse, bir koyunun kıymetini vererek, zekât vecibesini yerine getirmiş olur. Bu koyunlardan birini aynî olarak vermesi gerekmez.
Şâfiî ulemâsı ise bunun uzak bir tevil olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Hadis-i şerif'in zâhirinden anlaşılan mânâ, aynî olarak koyunun verilmesi gerektiğidir. Zira Resulullah Aleyhisselâm bunu hususi olarak zikretmiştir. Onun içindir ki Şâfiî ulemâsı koyunun yerine kıymetinin verilmesini geçerli saymamıştır. Bu hususta Malikîler de Hanbelîler de Şâfî ulemâsının görüşünü paylaşmışlardır.
Bu Hadis-i şerif Muaz bin Cebel -radiyallahu anh- tarafından Yemen'de vali iken şu şekilde uygulanmıştır.
Yemenlilere "Darı veya arpa yerine, bana hamîs (beş zira uzunluğunda elbise) veya kullanılmış elbise getiriniz. Bu sizin için daha kolaydır. Medine'deki Resulullah Aleyhisselâm'ın ashabı için daha faydalıdır." demiştir.

O, zekât toplarken, zekâtı çıkarılan malın aynı cinsten olması yerine elbise almıştır. Yemen'de elbise bol, Yemenliler'in ise elbise vermesi kolaydı. Medine'de ise elbise az olduğu için Ashâb-ı kiram elbiseye muhtaçtı.
Bu uygulamanın hikmeti ise fakirlerin yiyecek, içecek ve giyecek gibi değişik ihtiyaçlarını temin etmeye yöneliktir. Öyleyse zekât olarak malın kıymetinin verilmesi, bu ihtiyaçların karşılanması bakımından daha faydalıdır.
İSLÂM İLMİHALİ

Mezheplerin Ortaya Çıkışı (2)

Mezheplerin ortaya çıkması ile ilgili mevzumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz:
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:
"Fâtiha'yı okumayanın namazı olmaz." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 422)
İmâm-ı Şâfiî -rahmetullahi aleyh-e göre her namazın her rekâtında imam ve cemaatin Fâtiha'yı okuması farzdır. Zammı sûre okumak müstehaptır.
İmâm-ı Âzam -rahmetullahi aleyh-e göre ise; Fâtiha'sız kılınan namaz, tam değildir. Cemaat, imamın okuması ile yetinir, imam ise tabii okur.
İmâm-ı Mâlik -rahmetullahi aleyh- ve İmâm-ı Ahmed bin Hanbel -rahmetullahi aleyh-e göre, cehri namazlarda imam okur, cemaat dinler. Gizli okunan namazların her rekâtında Fâtiha okumak farzdır. Okunmazsa namaz olmaz.

Uhud şehidleri için:
"Onları kanları ile gömün, yıkamayın." (Buhârî)
Şehidlerin yıkanmamasında Ümmet-i Muhammed'in icma'ı vardır. Şehitlerin namazı için İmâm-ı Âzam kılınır, diğer üç mezhep imamları, kılınmaz demişlerdir.
"Bağışından dönen; kusan, sonra kustuğunu yiyen köpeğe benzer." (Buhârî)
İmâm-ı Âzam -rahmetullahi aleyh- "Bağışa engeller bulunmazsa yabancıya olan bağıştan dönebilir, amma bu dönüş çirkin bir şeydir." derken;
İmâm-ı Şâfiî -rahmetullahi aleyh- ve İmâm-ı Ahmed bin Hanbel -rahmetullahi aleyh- "Yabancıya yapılan bağıştan da dönülemez. Bu Hadis-i şerif bağıştan dönmenin haram olduğunu gösteriyor. Ancak baba oğluna yaptığı bağıştan dönebilir." diyorlar.
İmâm-ı Mâlik -rahmetullahi aleyh- de: "Karşılık bir şey alma ümidi ile yapılan bağışlardan dönülebilir." demektedir.
"İmamlar size namaz kıldırırlar. Dosdoğru kıldırırlarsa sevabı hem size, hem onlaradır. Hata yaparlarsa sevabı size, günahı onlaradır." (Buhârî)
İmâm-ı Şâfiî'ye göre: "İmamın abdestsiz olarak namaz kıldırdığı anlaşılırsa, cemaatin namazı tekrar kılması gerekmez."
İmâm-ı Âzam ise: "İmamın namazı sahih olmadıkça cemaatın namazı da sahih olmaz."

"Ümmetime zor gelmeyecek olsaydı, yatsı namazının böyle gecenin üçte birinde kılınmasını emrederdim." (Buhârî)
İmâm-ı Âzam -rahmetullahi aleyh-e göre: Yatsı namazını gecenin ilk üçte birine kadar bırakmak mendup ise de yarı geceye tehiri mekruhtur.
İmâm-ı Şâfiî'ye göre de mendup'tur.

İctihad farkının Âyet-i kerime üzerindeki uygulamasına da şu misali verelim:
Zıhar kefareti ile ilgili Âyet-i kerime'de:
"Buna da gücü yetmeyen altmış fakiri doyursun." buyurulmaktadır. (Mücâdele: 4)
Hanefî ulemâsı bu ifade ile altmış fakirin yiyeceğini yedirmek, yani bu miktar yiyeceği vermek olarak anlamışlardır. Bu kefareti ödemesi gereken kimse altmış fakiri bir günde doyurabileceği gibi, bir fakiri altmış gün doyurmasının câiz olduğuna hükmetmişlerdir.
Âyet-i kerime'deki hükmün gayesi, belirtilen sayıda fakirin doyurulması ve yeme ihtiyacının karşılanmasıdır. Bir fakirin altmış gün ihtiyacının karşılanması da, bir günde altmış fakirin ihtiyacının karşılanması gibidir.
Şâfiî ulemâsına göre ise Âyet-i kerime'de geçmeyen bir lâfzın, yani "Yiyecek" kelimesinin varlığı kabul edilmekle, buna karşılık Âyet-i kerime'deki fakirlerin sayısını belirten "Altmış" kelimesi kaldırılmış olmaktadır. Halbuki Allah-u Teâlâ'nın bu emrindeki hikmetinin gayesi, altmış fakirin doyurulmuş olması muhtemeldir. Zira toplulukta bereket ve fazilet vardır. Böylece kefaret gereken kişi için beraberce duâ etme imkânı doğmuş olur.
Gerçek müctehidler bu şekilde içtihad ettiler. Bunlar Kur'an-ı kerim ve Hadis-i şerif'lerde kesin olan hükümlerde ve itikadî konularda görüş belirtmediler.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde:
"Ümmetimin ihtilâfı rahmettir." buyurmuşlardır. (Nevâdir-ül Usûl)
Yani fakih ve müctehidlerin büyüklerinin arasındaki ihtilâf, şeriat dairesini genişlettiği ve ümmet-i Muhammed'in muamelelerini kolaylaştırmaya sebep olduğundan rahmete vesiledir.
Yoksa kendilerini âlim zanneden bilgisizlerin ihtilâfı, nifaktan başka bir şey değildir. Gayeleri ittifak değil nifaktır. Bunların bütün iş ve icraatları hep kötülüktür. Bunları gururları aldatmıştır.
Bunlar huzur-u ilâhi'ye nasıl çıkacaklar?

Halk çoğunlukla nefse uydukları, İslâm'ı yaşamak, emr-i ilâhî'yi tatbik etmek nefislerine zor geldiği için açık kapı aramaktadırlar. Onlar da halkın içindeki bu arzuları bildiklerinden dolayı halkın hoşuna giden fetvâları vererek ifsad ediyorlar, beşeriyeti peşlerinden sürüklemek istiyorlar. Şu kadar var ki kendilerine modern müslüman adını verenler bunların peşindedirler.
Zaten Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz âhir zaman ulemâsının gökkubbe altındakilerin en şerlileri olacağını çok zaman evvel bildirmişti. Bu gibilere hiç hayret etmeyin. Bu gibi sapıklar, sadece bugün değil, bundan evvel de vardı, bundan sonra da çıkacak. O zaman türediği gibi, bundan sonra da türeyecektir.
Hakiki müctehidler ictihadlarını yürütüyorlardı. Bunlar ise ifsatlarını yürütüyorlar.

İslâm'ı yaşamayanlar İslâm'dan bahsetmeye sahib-i salâhiyet değildirler.
İslâm'ı yaşamadıkları halde İslâm'dan bahseden, ileri-geri konuşan, Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'leri hafife alıp, ortadan kaldıranlar tahripçidirler.
Bunlar ruh adamı değil süs adamıdır, sun'i çiçeğe benzerler. Ruhları ölmüştür, yaşayan nefistir, her biri bir canlı cenazedir. Bunların hükmü budur.

Ruhu ölmüş, kalbi mühürlenmiş, nefis putuna tapmış kimseler sapıktırlar ve yalancıdırlar. Zan ile hareket ederler. Kendileri saptıkları gibi, başkalarını da saptırmaya çalışırlar.
Oysa Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"İyi bilin ki yaratmak da emretmek de O'na mahsustur." buyuruyor. (A'râf: 54)
Mahlûkun hiç hükmü yoktur, kim olursa olsun. Böyle olduğu halde emr-i ilâhî'yi kenara itip bırakan, kendi arzu ve reyini ortaya koyan, kendi nefsini ilâh olarak ilân etti demektir. Bu gibi kimselerin sözünü doğru kabul edenler de onu ilâh edinmiştir.
Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:
"Resul'üm! Gördün mü o nefis arzusunu ilâh edineni? Artık ona sen mi vekil olacaksın? (Onu şirkten sen mi koruyacaksın?)" (Furkân: 43)
Emr-i ilâhi'yi bırakıp kendi arzularını hüküm yerine koyan hem şirke düşmüş hem de küfre girmiştir. Bunun böyle olduğunu kesin olarak bilin. Esas budur. Öz, Allah-u Teâlâ'nın kelâmı, Resulullah Aleyhisselâm'ın beyanıdır.
Allah-u Teâlâ diğer Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurmaktadır:
"Onlar hakikaten kendilerinin bir şey üzerinde bulunduklarını sanırlar. İyi bilin ki onlar yalancıdırlar.
Şeytan onları istilâ etmiş, onlara Allah'ı anmayı bile unutturmuştur. Onlar şeytan fırkasıdır. İyi bilin ki asıl kayba uğrayanlar şeytan taraftarı olanlardır." (Mücâdele: 18-19)
Öz ve özden alanlar öz söyler, özden nasipdar olmayanlar söz söyler. Bu sözleri söyleyenler nefis putuna dayanarak şeytandan ilham alarak ve zanna uyarak söylerler. Bunların da alâmeti budur.
Nûr ehlinin kaynağı Hazret-i Allah ve Resul'üdür. Diğerlerinin kaynağı ise şeytanın iğvâsı ve kendi zannıdır.
Birisi Allah ehli, diğeri dalâlet ehlidir.
Allah-u Teâlâ'nın hükmü esastır, mahlûkun hükmü yoktur. Emir ve yasak koyma hakkı yalnız O'na aittir.
Diğer bir Âyet-i kerime'de ise:
"Hüküm, yücelerin yücesi Allah'ındır." buyuruluyor. (Mümin: 12)
Onlar ise kendi zanlarını yürüterek delilsiz ve mesnedsiz konuşmaktadırlar.
Onlar bu Âyet-i kerime'yi bilmiyor, görmüyor, görmek de istemiyorlar. Bu Âyet-i kerime'yi inkâr ediyorlar. Halbuki bir tek Âyet-i kerime'yi inkâr eden kâfirdir. Onlar ise sûreyi inkâr ediyorlar.
Hem Allah-u Teâlâ'nın hükmünü değiştirip kendi hükmünü koyuyorlar, hem de inkâra kalkıyorlar. Bu ise din-i İslâm'ı ifsattır, küfrün üzerinde bir küfürdür.
Bunlar gökkubbe altındaki insanların en şerlileridir.

Allah-u Teâlâ ancak "Ulül-elbâb"a varanların hakikati bileceğini beyan buyuruyor. Çünkü onların muallimi bizzat Hazret-i Allah'tır.
Onlar Allah-u Teâlâ'nın bütün emirlerini tatbik etmiş, nehiylerinden sakınmışlar, yani İslâm'ı yaşamışlardır.
Bunlar:
"Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" (Hûd: 112)

Âyet-i kerime'sinde beyan buyurulduğu üzere İslâm'ı yaşamışlar ve başkalarının da yaşamaları için gayret göstermişlerdir.

Bir kimse Allah-u Teâlâ'nın bütün emirlerine riâyet etmedikçe, her nehyettiği şeyden kaçınmadıkça hiçbir zaman hakikat ehli olamaz.

Kaynak:
http://www.hakikat.com/dergi/196/ilmihal196.html