İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

Allah-u Teâlâ’nın Sevgilileri’nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (42) İmâm Ebû Hamîd el-Gazâlî -kuddise sırruh- (2) Vahyin Peygamberlere İnişini Gören

HÂTEM-I VELI

İmâm Ebû Hamîd el-Gazâlî -kuddise sırruh- (2)


Allah-u Teâlâ’nın Sevgilileri’nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (42)

 

İmâm Ebû Hamîd el-Gazâlî -kuddise sırruh- (2)

 

Vahyin Peygamberlere İnişini Gören
ve Bütün İncelikleriyle İdrâk Eden Velî (2):

Ten elbisesi vücûdun içindekine yapıştığı zaman nûrlanır ve artık, bütün âlemlerin bir elbiseden ibâret olduğunu gözü ile görür.

"Allah göklerin ve yerin nûrudur." (Nûr: 35)

Âyet-i kerîme'sinin tecelliyâtına burada mazhar olur. Nûr'undan Nûr'unu yarattığını, o Nûr'dan bütün âlemleri donattığını da görür ve bilir. Meğer vücud O imiş, mevcud da O imiş; bütün yarattıkları O'nun vücud Nûr'unun zerrelerinin zuhur mahallinden ve "Ol!" emrinden ibâret imiş!..

"Allah her şeyi çepeçevre kuşatandır." (Nîsâ: 126)

Yarattığı her şey O'nun nûrunun zerrelerinden husûle geldiği için hep O, hep O'ndan imiş. Bunun böyle olduğunu da gözü ile görür.

Bir Âyet-i kerîme'de şöyle buyurulmaktadır:

"Allah'ın boyası ile boyanın!" (Bakara: 138)

Ten elbisesi Allah-u Teâlâ'ya yapıştığı, nûr ve letâfet kesbettiği zaman, ancak o zaman Allah-u Teâlâ'nın boyasına da boyanmış olur.

Meselâ denize düşen kimsenin çamaşırı vücûduna yapıştığı gibi, İlâhî lütuf deryâsına düşenin durumu da böyledir. Gerçekten Allah-u Teâlâ'nın boyasına boyanmış olanlar bunlardır. İçindeki nur dışarıya öylece akseder.

Allah-u Teâlâ onlarda öylesine tecellî eder ki;

"Âyînedir bu âlem her şey Hakk ile kâim
Mir'ât-ı Muhammed'den Allah görünür dâim."

Beytinde ifâde edildiği gibi; Resulullah Aleyhisselâm'da tecellî etmiştir, âlemler o aynadan görülür. Çünkü o Nûr'dan husûle geldi.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerîme'sinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz için; "Nûr saçan kandil" mânâsına gelen "Sirâc-ı münîr" ifâdesini beyan buyurmuştur. Onun "Vekîl"ine de bu vasıf sirâyet eder, o da bir "Sirâc-ı münîr" olur; o "Nûr" olunca, kâinâtın da "Nûr" olduğunu ve "Nûr"dan yaratıldığını o zaman görür. İşte bu hâle varanlarda da dilediği kadar tecellî eder.

Âlemlerin bir elbise olduğunu, "Nûr" olduğunu, "Nûr"dan yaratıldığını, "Vücud O, mevcud O" olduğunu gördüğü zaman Allah-u Teâlâ dilediği esrârına vâkıf eder. İşte "Sıddîklar" ve "Mukarrebler" bunlardır.

Bu tecelliyât ancak Allah-u Teâlâ'nın kendisine yaklaştırdığı "Hassü'l-hâs" olan kullarına mahsustur; zîrâ onlar Hazret-i Allah ile hem görür, hem konuşur.

Nitekim bizim bu beyanlarımızı te'yid eden birçok zevât-ı kirâm olduğu gibi, bin küsür sene önce yaşamış olan ve Hâtemü'l-velî hakkında ifşaatta bulunan zâtların ilki olarak bilinen Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri de te'yid etmekte ve şöyle buyurmaktadır:

"O Allah-u Teâlâ'nın kabzasında (husûsî himâyesinde) hareket eder; O'nunla konuşur, O'nunla görür, O'nunla tutar, O'nunla anlar.

…O Sıddîk'tır, Hakk adamıdır, Velî'dir, Ârif'tir, Muhaddes'tir (ilhâma mazhardır); o Allah'ın yeryüzündeki 'Tek'idir." ("Nevâdirü'l-Usûl", c. 1, s. 339)

Bu beyanların hepsi aynı noktaya geliyorsa da, aslında hepsi ayrı ayrı meziyetlerdir.

İmâm-ı Gazâlî -kuddise sırruh- Hazretleri "Bu ilim sıddîkların ilmidir." buyuruyor, Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri ise Hâtemü'l-velî hakkında "O sıddîk'tır!" buyuruyor.

İmâm-ı Gazâlî -kuddise sırruh- Hazretleri bu ilmin mukarreblerin ilmi olduğunu beyan buyuruyor; Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri ise: "O Hakk adamıdır!" buyuruyor. "Sıddîklar" ve "Mukarrebler", "Hakk adamı"dır. Bu ilim ancak sıddîklara ve mukarreblere âit bir ilimdir, başkasına şâmil değildir.

Bu ilme değil zâhirî ulemânın, mârifetullah ehlinin dahî ilminin yetmeyeceğini İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri "317. Mektup"larında beyan ederek şöyle buyurmuşlardır:

"Bu ma'rifet ve ilimler ulemânın ilimleri, evliyânın da ma'rifeti ötesindedir. Hattâ onların ilimleri bu ilimlere nisbetle kabuk kalır. Bu ma'rifet dahî o kabuğun özüdür." ("Mektûbât", 317. Mektup)

Bu ilim halkın anlayacağı bir ilim olmadığı için okunup geçilmesini, derinliğine dalınmamasını tavsiye ediyoruz. Çünkü bu, bir beşerin anlayabileceği bir ilim değildir.

Bu bilgileri vermekteki gâyemiz, böyle bir ilim olduğunu belirtmektir. Bu ilim bilinmeyen bir ilimdi. Bunun içindir ki bu ilmin mevcut olduğunu izah etmek mecburiyetinde kaldık.

Bedîüzzaman Hazretleri'nin beyan ettiği gibi; bu eserler Hazret-i Mehdî'ye hazır bir program olacağı için hiçbir şeyi eksik bırakmamaya çalışıyoruz. Her ne kadar siz anlamıyorsanız da, bu ilmi anlayanın geleceğini ibrâz ediyoruz.

Nitekim Şeyhü'l-ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri asırlarca evvel işâret etmiş, "Fusûsu'l-Hikem" isimli eserinde bu ilimden bahisle şöyle buyurmuştur:

"Bu ilim ilm-i billâhın a'lâsıdır. Bu ilim, ancak peygamberlerin ve velîlerin sonuncusuna verilmiştir." ("Fusûsu'l-Hikem", trc.: N. Gençosman, s. 43-44)

Diğer bir beyanları ise şöyledir:

"O öyle bir kaynaktan alır ki, Peygamber Aleyhisselâm'a vahiy getiren melek de aynı kaynaktan alır. Eğer işâret ettiğim bu nükteyi anlayabildiysen, senin için faydalı bir bilgi hâsıl olmuştur." ("Fusûsu'l-Hikem", s. 63-64)

Bu ilmin bilinen bir ilim olmadığı bu beyanlardan da anlaşılmaktadır. Fakat sorulduğu için bu mevzûyu bu şekilde arzetmiş olduk.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |