İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

Allah-u Teâlâ’nın Sevgilileri’nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (14) Şeyhü’l-Ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- (3)

HÂTEM-I VELI

Şeyhü’l-Ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- (3)


Allah-u Teâlâ’nın Sevgilileri’nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (14)

 

Şeyhü’l-Ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî
-kuddise sırruh- (3)

 

Mehdî’nin, Kemâlâtına Erişemediği

“Has Velâyet”in Vârisi:

Şeyhü’l-ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri “Fütûhâtü’l-Mekkiyye” adlı eserinde; “Hâtemü’l-velâye” ile zuhur edecek olan kimsenin, Ehl-i beyt’e mensup olan ve zâhirî neseb itibâriyle zuhuru beklenen Hazret-i Mehdî olmadığını; bu lütfa ancak Hâtemü’l-enbiyâ Aleyhisselâm’ın has velâyet’ine vâris ve onun hem soy, hem de ahlâk sülâlesine mensup bir kimsenin vâris olacağını beyan buyurmuştur:

“Bu dünyanın bir başlangıcı ve bir nihâyeti bulununca; Allah Sübhânehû, onun içinde vâr ettiği her şeyi de, kendisi için hem başlangıç hem de hitam vasfı bulunması nedeniyle hatmetmeyi bir kâziye edinmiştir. İnzâl buyurulan şeriat da onun içindeki şeyler cümlesinden olup, Allah bu inzâli ‘Hâteme’n-nebiyyîn’ olan Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-in şeriatı ile hatmetmiştir.”

“Nübüvvetin onunla (Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-le) hatmedilmesinden sonra her nebînin hükmü artık bir velî hükmüne döner. Dolayısıyla o (Hâtemü’l-evliyâ) da dünyada iken ona tahsis edilen makâma göre iner ve O’na -sallallahu aleyhi ve sellem- verilen (Hatm) ismi ona da atfedilip, ahlâkı onunkine benzetilerek, onun has olan velâyetini hatmetmeye hak kazanır. O ‘Muntazar’ diye tanınıp isimlendirilen Mehdî değildir. Bu onun sülâlesinden ve neslindendir. Hatm onun yalnız hissî sülâlesinden değil; onun -sallallahu aleyhi ve sellem- hem soy, hem de ahlâk sülâlesinden olacaktır.

Nitekim Allah, bizim kendisine işaret ettiğimiz şey hakkında şöyle buyurmuştur:

‘Her ümmetin bir sonu vardır.’ (Yunus: 49)

Dünyadaki bütün mahlûkât türleri birer ümmettir.

‘Gündüzden geceyi çıkarır, geceden gündüzü çıkarır. Güneşi ve ayı size musahhar kılmıştır. Hepsi de belirli bir sona doğru akıp gitmektedir.’ (Lokman: 29)

Buyruğunun hemen akabinde de ‘Her şeyin belirli bir sona doğru akıp gittiğini’ beyan buyurmuştur. O ona bir hitam tâyin etmiştir; o onun sona ereceği sürenin nihâyetidir.

Ümmet nev’inden olan;

‘Hiçbir şey yoktur ki, O’nu hamd ile tesbîh etmesin!’ (İsrâ: 44)

Sana beyân ettiğimiz şeyi iyi anla! Zira o ancak keşif yoluyla bilinebilen, gizli bir âlemin sırlarındandır. Allah Hakk’a hidâyet eden ve doğru yola iletendir!” (Fütûhâtü’l-Mekkiyye an Esrâri Memleketi’l-Mâlikiyye ve’l-Mülkiyye; c. 3, s. 89, bas.: Beyrut, 1994)

Görüldüğü üzere Şeyhü’l-ekber -kuddise sırruh- Hazretleri Hâtemü’l-evliyâ’nın “Resulullah Aleyhisselâm’ın yalnız hissî sülâlesinden değil; onun hem soy, hem de ahlâk sülâlesine mensup olacağı”nı beyan buyurmuştur. Bu çok mühim bir husustur, Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin sürüldüğü nokta burasıdır!

Demek ki aranan ve duyurulmak istenen iki şey var: Birisi Resulullah Aleyhisselâm’ın soyu, ikincisi onun ahlâkı. Çünkü Allah-u Teâlâ onun ahlâkının en üstün bir ahlâk olduğunu belirtmiştir. Binâenaleyh onun emânetçisi, onun taşıyıcısı olduğu için bu isim ona da söylenir, ona atfedilen ona da atfedilir. Dolayısıyla ona verilen ona da verilmiş olduğu için, Kalem sûre-i şerîf’inin 9. Âyet-i kerime’sinin tecelliyâtına da mazhardır. Çünkü o, onun “Vekîl”idir, onun “Hâtem”idir. Allah-u Teâlâ’nın Hâtemü’n-nebî’ye verdiğinin aynısı ona da intikâl ettiği için, aynı ismi o da taşıyor! Niçin? “Hâtem” olduğu için!..

Resulullah -sallallahu aleyhi aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerfi’lerinde:

“Beni Rabb’im terbiye etti, edebimi ne güzel eyledi!” buyuruyor. (Câmi’u’s-Sağîr)

Yâni bu iş O’nun terbiyesi ile mümkündür; onu O terbiye ettiği için, O’nun terbiyesine göre bir ahlâk husûle gelir, onda o ahlâk zuhûr eder. Bu ise O’nun rengiyle boyanmasıyla mümkündür. Onu O boyuyor, o O’nun hâliyle yürüyor; bundan ötürüdür ki böyle oluyor. O’nun terbiyesi ile terbiye görecek, boyasıyla boyanacak, ahlâkıyla ahlâklanacak, tabiatıyla tabiatlanacak da olacak; yoksa lâf işi değildir!

Görüldüğü üzere Hazret; “Nübüvvetin Muhammed Aleyhisselâm’la hatmedilmesinden sonra her nebînin hükmünün artık bir velî hükmüne döneceğini; Hâtemü’l-evliyâ’nın ahlâkının onunkine benzetilerek, onun has olan velâyetini hatmetmeye hak kazanacağını” beyan buyurmuş, bu velâyet mevzusunu duyurmak için böyle söylemiştir.

Bu doğrudan doğruya ilâhî bir lütuftur, mahlûka ait değildir. Murâd-ı ilâhî öyle tecelli etmiş; o, o zaman “Hâtem”di, şimdi vekâlet ona geçti! O gitti, onun vekâletini o yapıyor; “Hatemiyyet” oradan oraya akmış oluyor.

Bunun sırrı nedir?

O velâyet Resulullah Aleyhisselâm’ın velâyetidir; bütün bu incelikler, lütuflar, hassalar o velâyettedir. O velâyet onda vardı, ona intikâl ettiği için onda da var! O bizzat Resulullah Aleyhisselâm’ın velâyetine vâristir, çünkü velâyet zâten onundur.

Resulullah Aleyhisselâm’ın en son gelerek “Hâtemü’n-nebî” olmasıyla, diğer peygamberlerin hükmü “Velî” hâline döndü. Allah-u Teâlâ Resulullah Aleyhisselâm’a verdiğini başka hiçbir peygambere vermediği için, bu hakikati de intikâlen ona ihsân ettiği için, peygamberlerin velâyet bakımından ona erişmesi mümkün değildir.

“Küllî velâyet” Resulullah -sallallahu aleyhi aleyhi ve sellem- Efendimiz’de olduğuna göre, o velâyet ona intikâl ettiğine göre; bu “küllî velâyet” diğer peygamberlerde bulunmadığına göre ayrılık noktası budur!

Bu yüzdendir ki Mûsâ Aleyhisselâm;

“Keşke ben Muhammed’in ümmetinden olsaydım!” buyurmuştur. Bunun sırrı işte budur. Zâten, sekiz peygamberin onun ümmetinden olmayı dilemesi de bu yüzdendir. Bunların arasında Mûsâ Aleyhisselâm gibi, İsâ Aleyhisselâm gibi ulü’l-azm peygamberler de var! Vefâtlarından sonra onların “Nebî”lik hükmü bitti, “Velî” oldular. Fakat mahşerde yine “Nebî” olarak çıkacaklar.

Burada çok gizli bir husus var: Resulullah Aleyhisselâm nebîlerin Sultân’ı olması hasebiyle, ümmetlerine şefâat etmeleri için nebîlik onlarda kalacak. Hepsinin havuzları, kendilerine mahsus meclisleri olacak, fakat “Sultan”lık yine Resulullah Aleyhisselâm’da kalacak; çünkü o peygamberlere ve ümmetlere şâhidlik yapacak.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde Resulullah -sallallahu aleyhi aleyhi ve sellem- Efendimiz’in bütün ümmetler hakkında bir “Şâhid” olarak gönderilmiş olduğunu beyan buyurmaktadır:

“O gün her ümmete kendilerinden bir şâhid göndeririz ve seni de bunların üzerine şâhid olarak getiririz!” (Nahl: 89)

Seni öyle büyük bir makâma getireceğiz ki; kıyâmet günü biraraya toplanan bütün ümmetlerin şâhidi, ümmetlerle peygamberleri arasında adâletle hüküm verecek olan bir hakem olacaksın!..

Abdullah bin Mes’ud -radiyallahu anh- Hazretleri buyururlar ki:

“Bir gün Resulullah Aleyhisselâm bana; “Kur’ân oku!” diye emretti. “Yâ Resulellah! Sana mı Kur’ân okuyacağım? O bizzat sana nâzil oldu!” deyince:

“Öyle amma, ben onu bir başkasından dinlemeyi severim!” buyurdu.

Bunun üzerine Nîsâ sûresini okumaya başladım;

“Her ümmetten bir şâhid getireceğimiz ve seni de onlar üzerine şâhid getireceğimiz zaman halleri nice olur?” (Nîsâ: 41) Âyet-i kerime’sine gelince;

“Bu kadar yeter!” buyurdu. Bir de baktım ki, gözlerinden yaşlar akıyordu.” (Buhârî)

Şeyhü’l-ekber -kuddise sırruh- Hazretleri Hâtemü’l-velî’yi, Mehdî Aleyhisselâm’ın kemâlâtına erişemediği “Has velâyet”in sâhibi olarak vasıflandırıyor. O dahî oraya erişemedi!.. Hazret-i Mehdî “Nübüvvet”in vârisidir, “Velâyet”in vârisi olamadı. İsâ Aleyhisselâm da “Risâlet”in vârisidir, amma “Velâyet”in vârisi değildir. Onlar o vazifelerle gelecekler... Peygamber gelmeyecek, onlar Resulullah Aleyhisselâm’ın o vazifesi ile gelip iş yapacaklar.


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |