İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

Allah-u Teâlâ’nın Sevgilileri’nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (33) Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- (22)

HÂTEM-I VELI

Şeyhü’l-Ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- (22)


Allah-u Teâlâ’nın Sevgilileri’nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (33)

 

Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- (22)

 

Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin,
Hâtemü’l-Evliyâ Olan Zâtla Mülâkâtı (3):

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Garipler sayıları pek az olan sâlih kişilerdir. Bu kişiler sâlih olmayan bir topluluk içinde yaşarlar. Yaşadıkları bu topluluk içinde kendilerini seven az, buğz eden ise çoktur.” (Ahmed bin Hanbel)

Bugün imânı muhâfaza etmek çok zor, imândan kaymak çok kolaydır; her an imândan kayma tehlikesi olduğu için onlara bu derece verilmektedir.

Dünya kurulalıdan beri İslâm için böyle bir tehlike gelmemişti!..

Bu lâf işi değildir, bu bir lütuf işidir. Bu İlâhî bir lütufdan ibârettir, aslâ şahsa âit değildir. Burada murâd-ı İlâhî anlatılıyor, “Hâtemü’l-velî” anlatılmıyor. Binâenaleyh siz İlâhî irâdeye bakın, O’nun hükmüne, takdîrine, taksîmine dikkat edin, payınıza düşürene çok şükredin!..

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Biz rahmetimizi kime dilersek ona isâbet ettiririz.” (Yûsuf: 56)

Allah-u Teâlâ onları bu lûtfa mazhar eder. “Nasıl olur da bidâyet nihâyet ile birleşir?” demeyin, onların elli derece daha üstün olduğunu size söyleyeyim. Öyle ki, gerçekten “İhvân” olabilen, sadâkat gösteren, Allah-u Teâlâ’ya ve Resulullah Aleyhisselâm’a gönülden bağlı olan seçkin “İhvân”ın, bâzı “Ashâb”ı elli derece geçebileceğine dâir Resulullah Aleyhisselâm’ın beyânını arzedeceğiz.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“Ey imân edenler!

Siz kendi nefislerinizi ıslâh etmeye bakın, siz doğru yolda bulundukça yoldan sapanların size zarârı olmaz!” (Mâide: 105)

Rivâyete göre Ashâb-ı kirâm’dan Ebû Sa‘lebetü’l-Haşenî -radiyallahu anh- Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e bu Âyet-i kerîme’nin tefsîrini sorduğunda şöyle buyurmuştur:

“Yâ Ebû Sa‘lebe! İyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış! Ne zaman ki; aşırı derecede cimrilik hâkim olur, nefislerin arzusu peşinden gidilir, dünyâ âhiret üzerine tercih edilir, herkes kendi görüşünü beğenir, kimse kimseyi tanımaz bir hale gelirse, o zaman kendini kurtarmaya bak ve halk tabakasını bırak!..

Muhakkak ki sizin arkanızda karanlık gece parçaları gibi fitneler vardır. O fitneler içerisinde, sizin üzerinde bulunduğunuz inancın benzerine sımsıkı yapışan bir kimse için, sizden elli kişinin sevâbı kadar sevap vardır.”

Ashâb-ı kirâm: “Yâ Resulellah! Onlardan elli kişinin sevâbı kadar sevâbı vardır değil mi? (Yâni ‘Sizden’ kelimesi yanlışlıkla mı kullanıldı?)” diye sorduklarında buyurdu ki:

“Hayır! Sizden elli kişinin sevâbı kadar sevap alır. Çünkü siz iyiliklerde yardımcı bulursunuz, fakat onlar bulamazlar.” (Ebû Dâvud - Tirmizî - İbn-i Mâce)

Bidâyetle nihâyetin birleşmesi mevzusunu hafife almayın, şaşmayın, hayret etmeyin! Ashâb-ı kirâm’ın yüksekliğini târif etmek mümkün değildir; amma bugünkü “İhvân”ın derecesi de sizin bileceğiniz bir şey değildir.

Onlar her zaman için o “Nûr”un karşısında bulunuyorlardı, her an vahiyle mülâkî idiler. O “Nûr” yetiyordu onlara. Amma o “Nûr”dan bin dört yüz sene uzaklaşılmış, vahiy inmemiş, ortaklık kararmış, amma “Vekîl”i kalmış. Ona sıdk ile bağlı olan işte bu dereceye nâil oluyor.

“Ashâb”la “İhvân” biraraya gelecek, yekvücud hâline gelecek; ona ne verdiyse ona da verecek, onu nasıl yürütüyorsa onu da öyle yürütecek… “Gerçek ihvân”ın bu zamanda kıymeti bu kadar artmış oluyor. “Seçkin” seçkindir, ötekine hiçbir sözümüz yok. Lâkin “Seçkin” seçkindir!..

Enes bin Mâlik -radiyallahu anh-den rivâyet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde de şöyle buyurmuşlardır:

Ümmetim yağmura benzer; evvelkiler mi daha hayırlıdır, sonrakiler mi daha hayırlıdır bilinmez.” (Tirmizî)

Görüyorsunuz ki o zamanla bu zaman bitişmiş oluyor.

“Evvelkiler”den murad “Asr-ı sa‘âdet”tir. “Sonrakiler” ise, ikinci bin seneden sonra gelen ve “Hatemü’l-velî” ile başlayan imân kurtarma ve cihad devresidir.

Seyyid-i Kâinât, Sebeb-i Mevcûdât -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz: “Hangisi daha hayırlıdır, bilinmez!” buyuruyor. Bu mûcize beyânı ile başta gelenlerle sonda gelenleri birbirine bitiştirmekle, “Ashâb” ile “İhvân”ı bir zincirin baklaları hâline getirmektedir. Hepsi de aynı yolun yolcusudur, aralarında hiç fark yoktur. Onlar göre göre inandılar, bunlar görmeyerek aynı imâna sâhip oluyorlar.

Onlar öyle bir hâle gelecekler ki; Allah-u Teâlâ’nın emir ve yasaklarına uyacaklar, Resulullah Aleyhisselâm’ın Sünnet-i seniyyesi’ne sarılacaklar ve Ashâb-ı kiram ile aynı noktada birleşecekler. O önde, o arkada, amma burada birleşecekler.

Bu öyle bir lütuftur ki, târifi mümkün değildir. İnsan bu lütfun değerini bilse, sürünerek çalışır.

Resulullah Aleyhisselâm’dan bin dört yüz sene sonra da zuhûra geldiği için, Ashâb-ı kirâm’ın vazîfesini yaptıkları için, aynen onun hayâtını yaşayacaklar, bir noktada birleşecekler. Allah-u Teâlâ bütün halkı kaldırdı, bu lütfu bu iki noktada topladı.

Daha önce Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin bir beyânını arzetmiştik:

“İnsanların çoğu aynı zamanda onun, mutlak bir biçimde ‘Hâtemü’n-nübüvve’ olduğunu da bilmez.” (“Fütûhâtü’l-Mekkiyye”; c. 3, s. 87, bas.: Beyrut, 1994)

“Hâtemü’n-nübüvve” nasıl olur?

Hâtemü’l-enbiyâ bir tâne geldi, bir daha gelmesi mümkün değildir. Allah-u Teâlâ ezelden ona “Hâtemü’l-velâye”yi bahşetmiş, Hâtemü’n-nebî’nin “velâyet”ini ona tevdî etmiştir. “Hâtemü’n-nübüvve”nin “velâyet”i üzerinde olduğu için, onun “vekâlet”ini taşıdığı için o da “Hâtemü’n-nübüvve” oluyor. Daha doğrusu “Hâtemü’n-nübüvve”nin “velâyet”ine emânetçi olduğu için, ona intikâl ettiği için; hem “Hâtemü’l-velâye”, hem de “Hâtemü’n-nübüvve” oluyor.

Bunu kimse bilmediği için, onun “İhvân”ı da “Ashâb” meyânında tutuluyor, öndekilerle sondakiler burada birleşiyor.

Binâenaleyh buna hayret etmeyin!..

Arzedilen Hadis-i şerif’i can kulağıyla dinlediğimiz zaman: “Gerçekten de elli derece geçebiliyormuş!” diyeceksiniz.

Yani bunun meziyetini tarif etmek mümkün değildir. Bize ihlâsla ubûdiyet, sadâkatle çalışma düşer. Bize düşen budur, ötesi O’na âittir...

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |