İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

EVLİYÂ-İ KİRAM -Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI'NIN "HÂTEMÜ'L-EVLİYÂ" HAKKINDAKİ BEYAN ve İFŞAATLARI (117) İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârukî -

HÂTEM-I VELI

İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârukî -kuddise sırruh-


EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI'NIN
"HÂTEMÜ'L-EVLİYÂ" HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (117)

İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârukî -kuddise sırruh-

 

HAYATI ve ESERLERİ

Hicrî 971, miladi 1563 yılında Hindistan'da, Delhi ile Lâhor arasındaki Serhend denilen yerde dünyaya gelen İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri, Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- Efendimiz'in soyundan geldiği için "Fârûkî" lâkabı ile anılmıştır.

İlk tahsilini babası Abdülehad Efendi'den görmüş, ondan Arapça öğrenmiş ve küçük yaşta Kur'an-ı kerim'i ezberlemiştir. Daha sonra tahsilini ilerletmek için Siyâlkût şehrine gelmiş, orada Kemâleddîm Keşmîrî'den aklî ve naklî ilimleri esaslı bir şekilde öğrenmiştir.

Hadis ilimlerini Mekke ve Medine'nin büyük muhaddislerinden öğrenmiş, henüz on yedi yaşında iken tahsil devresini bitirerek te'lif, cihâd ve irşâd faaliyetlerine başlamıştır. Tahsili sırasında "er-Risâletü't-Tehlîliyye", "Reddü'r-Refâvız", "İsbâtu'n-Nübüvve" gibi eserlerini kaleme almış bulunmaktaydı.

Yaşadığı dönemde Hindistan bölgesinin idâresi Moğol hükümdarlarının elindeydi. Hükümdar Ekber Şah devrinde kötülük ve sapıklıklar varabileceği en son noktaya ulaşmıştı. Müslümanlık, hıristiyanlık ve hindu dini gibi dinlerin kendine göre beğendiği taraflarını alarak yeni bir din kurma gayreti içinde idi. Hindulara yaranmak için onların tenâsüh ve diğer bazı inançlarını aldığı gibi; mecûsîlerden ateşe tapmayı, hıristiyanlardan çan çalmayı istavroz çıkarmayı da aldı. Bahâîliğin kökü de aynı hükümdar zamanında ortaya çıkmıştı.

Bu beldelerde Kur'an-ı kerim'in Allah kelâmı olduğuna şüphe ile bakılıyor, vahyin inmesi akla aykırı telakkî ediliyor; namaz, oruç, hacc gibi ibâdetlerle alay ediliyor, İslâm'ın esaslarını tahrif arzusuyla, fâiz, içki, kumar gibi haramların helâl olduğu ileri sürülüyordu.

Öte yandan maddî manfaatlerini ön plânda tutan bazı sözde âlimler, kendisine yaranmak için hükümdarın mehdiliğini ilân ettiler.

Tasavvuf birçok yerde olduğu gibi orada da çığırından çıkmıştı. Bu yolu siyâset ve menfaatlerine âlet etmek isteyen kişiler ortalığı istilâ etmişlerdi.

İşte böyle bir zamanda İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri henüz genç yaşında hükümet otoritesine karşı dini ihyâ etmek için tek başına mücâdeleye başladı. Elindeki bütün vâsıtalara ve güce rağmen, hükümet onu susturmaktan âciz kaldı. Nihâyet zindana attılar. Bu ise onun halk üzerindeki te'sirini daha da güçlendirmiş oldu. Maddî ve mânevî her türlü güçlüğe göğüs gererek kısa zamanda muhitin rengini değiştirdi.

Ekber Şâh'ın oğlu Cihangir intisap etti, bu sûretle hükümetin İslâm'a karşı uzun zaman devam eden tutumu da değişmiş oldu. Ekber Şâh'ın elinde ortaya çıkıp tutunan sahte din, etrâfı tarafından uydurulan bütün bid'at ve sapıklıklarıyla beraber son bulmuştu. İslâmî hükümlere revâ görülen bütün değişiklikler ortadan kaldırıldı. Hükümetin dinî hükümlere karşı davranış ve muâmelesi değişti. Önceleri inkâr edenler, şimdi inanır oldular.

İrşad, tebliğ ve cihâdla geçen bir ömürden sonra Safer aynının 28. Salı günü Hicrî 1034, mîlâdî 1625 yılında 63 yaşlarında iken Serhend'de vefât etmiştir.

İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri gençlik yıllarında birtakım eserler ve risâleler kaleme almışsa da, irşadla vazîfelendirildikten sonra, gönül sohbetlerinin yanı sıra, başta ümerâ olmak üzere çeşitli yerlere mektuplar yazmakla meşgul olmuştur.

Dostlarına, bağlılarına yazdığı ve sayısı 634'e ulaşan mektupları "Mektûbât" adı altında neşredilmiş ve muhtelif dillere tercüme edilerek kaynak eser vasfını almıştır. Bu mektuplardan bazıları başlı başına bir kitap olacak kadar önemlidir. Ayrıca "el-Mebde-ü ve'l-Me'âd", "el-Enhûrü'l-Erba'a", "Ma'ârif-i Ledüniyye", "Hatm-i Hâcegân" ve "Zübdetü'l-Makâmât" gibi eserleri de vardır.

 

"HÂTEMÜ'L-VELÂYE" HAKKINDAKİ BEYAN ve İFŞAATLARI

Tasavvuf tarihinin yetiştirdiği en büyük şahsiyetlerden biri olan İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri, şöhreti tüm İslâm âlemine yayılmış en meşhur eseri olan "Mektûbât"ında; yeryüzünün tamamen kararacağı, beşeriyetin büsbütün yoldan çıkıp hidâyetten uzaklaşacağı, insanlarda büyük bir değişme ve eşyada kuvvetli bir tesirin meydana çıkacağı âhir zamanda, Hazret-i Mehdî'nin zuhûrundan önce ilim ve marifetiyle ona zemin hazırlayacak bir "İrşâd kutbu"nun zuhur edeceğini, bu karanlık devirde beşeriyetin ancak onun kâmil irşâdı ve ruhlara istimdâdı sayesinde hidayete erişeceğini haber vermiştir.

Ayrıca Hazret yine aynı eserinde, ümmetin başında ve sonunda gelenlerin durumunu, üstünlüğün hangisinde olduğunu ve ümmetin son öncülerinin velîler arasındaki göz kamaştırıcı konumunu da uzun uzadıya tahkîk ederek, fitne ve fesâdın her yanı saracağı bu seyyiât zamanında ıslâhı sağlamakla vazifelendirilecek bu zâtların ikinci bin yılın en fazîletlileri olduklarına işaret etmiştir.

"Ma'ârif-i Ledüniyye" adlı eserindeki bazı ifşaatları da, bu zâtların ilki olan "Kutb-ı irşâd"ın vasıfları ile ilgili bazı mühim sırları ihtivâ etmektedir.

 

Bütün Mânevî Güzellikleri
Zâtında Toplayan "İrşâd Kutbu":

İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri "Mektûbât" adlı eserinde yer alan "285. Mektûb"unda; asırlardan, çok uzun zamanlar geçtikten sonra bir "Kutb-ı İrşâd"ın zuhûr edeceğine işaret ederek, bu zâtın "Ferdiyyet" makamına kadar çıkarılıp velâyetin en yüksek derecesi olan "Velâyet-i hâssa'-i Muhammediyye"ye vâris kılınacağını haber vermiştir:

"Allah-u Teâlâ'nın ihsânı ile sonun sonuna kavuşan seçkin bir kul, bu âleme geri döndürülür ve istidatlı kimselerin terbiyesi ona havâle edilirse, bu sırf Allah-u Teâlâ'nın fazlı ile gerçekleşir. Onun nefsini kulluk makâmına indirirler, artık rûhu nefisten ayrı olarak Allah-u Teâlâ'ya yönelir.

Bahsedilen zât, 'Ferdiyyet' kemâllerinin sâhibidir, kutupları yetiştirme yetkisi işte buna verilmiştir. Burada "kutup"la kastettiğimiz 'Kutb-ı evtâd' değil, 'Kutb-ı irşâd'dır.

Zılliyyet (gölge) makamlarının ilimleri, mârifet derecelerinin asliyeti buna müyesser olmuştur. Hattâ onun bulunduğu makamda ne zıll (gölge) vardır, ne de asıl vardır; zîrâ bu zât zıll'ı da aslı da aşmıştır.

Böyle kâmil ve mükemmel bir zâtın varlığı cidden bulunmaz bir şeydir. O kadar ki; onun zuhûru asırlardan, uzun zamanlar geçtikten sonra olsa da büyük bir ganîmettir. Âlem, onunla nûrlanır. Onun bir nazarı kalp hastalıklarına şifâdır, bir teveccühü beğenilmeyen çirkin ve düşük huyları giderir.

O öyle bir zâttır ki, urûc (mânevî yükseliş) mertebelerini tamâm etmiştir ki, velîlerin dereceleri içinde ondan daha üstün bir mertebe yoktur. O kulluk makâmına kadar inmiş, kullukla itminâna ermiş, huzûra erişmiştir. Mahbûbiyyet mansıbının kâbiliyyet ve yetkisi de ona verilmiştir.

Bu zât, velâyet merteblerinin kemâlâtını kendinde toplamış, dâvet derecesindeki makamların tamâmına ulaşmıştır. Nübüvvet makâmına has olan 'Velâyet-i hâssa'dan dahî payını almıştır.

Hülâsa, onun hakkında şöyle dense yeridir:

'Güzellik adına ne ki var, hepsi sende var!.." ("Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî", 285. Mektup)

Nitekim İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin asırlardan, çok uzun zamanlar geçtikten sonra zuhûr edeceğini haber verdiği bu zâttan Alâüddevle Semnânî -kuddise sırruh- Hazretleri de sözetmiş; Hâtemü'l-enbiyâ Aleyhisselâm'ın has velâyetine vâris olan bu velînin tıpkı onun gibi ümmî olacağını ve zâhiren ve bâtınen halkın durumunu ıslah etmek üzere, Hazret-i Mehdî'nin zuhûruna çok yakın bir zamanda ortaya çıkacağını haber vermiştir.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |