İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (102) Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- (15)

HÂTEM-I VELI

Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- (15)


Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (102)

 

Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- (15)

 

Ağustos 2014
Hakikat Aylık İslâm Dergisi

 

Kibrîtü'l-Ahmer:

"Kibrîtü'l-ahmer" zahiri mânâda bir cismi has altına çeviren maden ise de bâtınî mânâda bir velinin ulaşabileceği en yüksek derecedir.

Hazret-i Ali -kerremallahu veche- Efendimiz; "Yeryüzünde 'Kibrîtü'l-ahmer'den daha değerli hiçbir şey yoktur." buyurmuştur.

Hazret, Hatemü'l-enbiyâ'da bâkî olanın Hatemü'l-evliyâ olduğunu haber vermekle; Hatemü'n-nübüvve ile Hatemü'l-velâye arasında mutlak anlamda ezelî ve ebedî bir bağ bulunduğuna dikkati çekerek, iki hatmin birbirinden ayrı olmadığını açıkça ifşa etmektedir.

Nitekim Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sıruh- Hazretleri "Fütûhâtü'l-Mekkiyye" isimli eserinde:

"İnsanların çoğu aynı zamanda onun, mutlak bir biçimde 'Hâtemü'n-nübüvve' olduğunu da bilmez." buyurarak, Hâtemü'l-enbiya ile Hâtemü'l-evliyâ arasındaki bu ayniyyete işaret etmiştir. Allah-u Teâlâ ezelden ona Hâtemü'l-velâyet'i bahşetmiş, Hâtemü'n-nebi'nin velâyetini de ona tevdi etmiş, Hâtemü'n-nübüvve'nin velâyeti üzerinde olduğu için, onun vekâletini taşıdığı için Hâtemü'n-nübüvve oluyor. Daha doğrusu Hâtemü'n-nübüvve'nin velâyetine emanetçi olduğu için, ona intikal ettiği için; hem Hâtemü'l-velâye, hem de Hâtemü'n-nübüvve oluyor.

Dâvud el-Kayserî -kuddise sırruh- Hazretleri ise şöyle buyurmuştur:

"Hâtemü'l-evliyâ, hakikatte Hâtemü'l-enbiyâ'dan başka bir şey değildir." (el-Matlâu Husûsu'l-Kilem)

"Hatemün-nübüvve"nin sırrı bu oluyor, "İki bedende bir ruh" bu oluyor. "Tıpkı ona benzeyişi" de bundan dolayı oluyor. Ahlâkının, gidişatının, icraatının hep ona benzeyişinin sebebi ve sırrı işte budur.

Bu zât-ı muhterem çok açık ve net konuşmuş, hakikati olduğu gibi meydana koymuş. "Velî" ve "Hamîd" isimleri de dahil olmak üzere, Allah-u Teâlâ'nın tüm isimlerinin tecellisine mazhar olmak için velilerin intizar ettikleri ismin "Allah" ism-i şerif'i olduğunu, bunun ise eşi-benzeri bulunmaz ilâhi bir kaynak olan "Hâtemü'l-velâye"de tecelli ettiğini ifşa ediyor. "Allah" ismi O'nun Zât'ının ismidir, "Velî" ve "Hamîd" ise sıfatlarına ait birer isimdir. Hâtemü'l-evliyâ'da O, sıfatıyla değil, Zât'ıyla tecelli etmiştir.

Nitekim Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî Hazretleri eserinin baştaki noktasında da; "Elbiselerinden soyunur." buyurarak, fâni olduğunu, hiç olduğunu ifade ediyorlar:

"Nitekim o Kudsî Zât'ın denizinin içinde boğulur ve kendi sıfatlarının elbiselerinden soyunur." ("Ankâ-i Muğrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-Evliyâ"; s. 15)

Bu ilâhî bir lütuftur, mahlûka âit hiç değildir. Gerçekten bütün bu lütuflar hep Allah-u Teâlâ'nındır, O'ndan gelmiştir, O'nun tecellîsidir, fakat onda murad etmiştir.

 

Her İki Âleme de İştirak Etme Yetkisi:

Kimisi gider, kimisi tayy-i mekânla gider, kimisi ruhla gider. Ruhla giden nasıl olur? Bir anda istediği yere çıkması düşünce ile mümkün olur değil mi? O bunun tatbikini yapar.

Meselâ bir temsil verelim;

Bir kardeş dedi ki; "Bir bakıyorum Mekke-i Mükerremede'siniz, bir bakıyorum Medine-i Münevverede'siniz."

Bu gitmekle olmaz. Bu ilâhi tayinle olur.

Meselâ; siz bizi namazda burada görürsünüz, fakat Kâbe'de devamlı oturduğumuz yer vardır. Biz oraya nazar eder öyle namaz kılarız, birçok zaman Kâbe-i Muazzama'nın karşısında namaz kılarız, amma buradayım. Orada bir yerim var oraya nazar eder orada kılarım. Amma oturduğum yerdeyim, oradayız amma kalıbımız burada...

Yine İsmail Hakkı Bursevî -kuddise sırruh- Hazretleri Mehdi'nin yardımcılarından bahsederken, Hâtem-i veli'nin yardım edeceğini, onunla beraber savaşacağını haber veriyorlar.

Yani ölüm hayatı yok. Muvakkaten bir ölüm var, fakat Cenâb-ı Hakk yürütecek onu. Onun için ölüm yok diyorlar. Cenâb-ı Hakk onu dilediği şekilde kullanacak, kullanıyor. Hızır Aleyhisselâm'a ölüm olmadığı gibi ona da ölüm olmayacak mevzuatı buraya işaret ediyor.

Onun için hep oradan geliyor, Cenâb-ı Hakk dilediği şekilde hem kullanıyor, hem de kullanacak.

Evet ceset bir anda toprağa girmiştir amma Cenâb-ı Hakk ona dilediği şekilde tasarruf eder. Yani Cenâb-ı Hakk istediği şekilde onda tasarruf eder.

Bu zât-ı muhterem; "Hatem-i Enbiyâ ile Hatem-i Evliyâ'nın âlemleri kuşattığını" haber veriyor.

Büyük veliler birçok şeyler söylemek istiyorlar. Nasibi kadar söylüyor, fakat çok şey söylemek istiyorlar. Çünkü bilerek söylüyorlar. Yani beyanları bir kitaba sığmış değil. Bilgileri, mevzuatları çok geniş. Cenâb-ı Hakk onlara çok şey bildirmiş, âlemleri kuşattığını göstermiş ve Hâtem-i veli'ye verilen ihsanları duyurmuş.

Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri, Hâtemü'l-evliyâ olan zât hakkında şöyle buyuruyor:

"Onun zuhûru bu ilim ve hikmetlerle meydana gelmezse, bu hükümle 'Hatm makâmı'nın ona verilmesi, velâyetin onunla hatmedilmesi ve hidâyetin onunla kemâle ermesi de sahih olmaz. Onun haşrı iki, sabahının fecri iki, yüzünün nuru iki; hâfızasındaki ilim ikidir. Hükümde, her iki âleme de iştirak etme ve ikisinden herhangi birine hükmetme yetkisi ona verilmiştir. Dolayısıyla o, aynı zamanda iki de hüküm sâhibidir." ("Ankâ-i Muğrib fî Marifeti Hatmü'l-Evliyâ ve Şemsü'l-Mağrib", s. 72-75)

Hazret burada; "Her iki âleme de iştirak etme ve ikisinden herhangi birine hükmetme yetkisi ona verilmiştir." buyuruyor.

Bu hususlar çok gizlidir. Mânevi hallerdir, sırların sırrıdır. İlâhi tayinle olan işlerdir.

Bütün bu Zevât-ı kiram, Allah-u Teâlâ'nın ihsan ettiği ilham ile konuşmuşlar, sohbet etmişler ve yazmışlar. Bunların bir çoğu keramet sahibi, ilim sahibi zât-ı muhteremlerdir, ilâhi lütfu paylaşmaya çalışmışlar. Allah hepsinden râzı olsun.

 

Hakk Kapısı:

Bütün insanlar gidiyor, fakat bir süzgeç var ki çok ince süzüyor. Büyük taşlar kalıyor, küçükler süzülüyor. Süzülenler dahi pirinç olarak süzülüyor. Fakat meğer pirincin içinde de taş varmış, onu da ayıklıyorlar. Baktım pirinci de yıkıyorlar ancak pırıl pırıl olanları içeri alıyorlar. Allah'ım beni ilmimle, amelimle değil ancak beni lütfunla çekersen kurtarırsın.

İçeriye baktım o pirinçler pırıl pırıl parlıyor. Çünkü yıkanmış, temizlenmiş ama içindeki küçük taşları dahi ayıkladılar. O taşlar İslâm gibi görünüyor ama içi münafık. İslâm olarak süzülmüş ama hayır! Onlar biliyorlar, atıyorlar. Onun için; "İhlâs sahipleri de büyük bir tehlike üzerindedirler." Çok dikkatli olmamız lâzım.

Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- şöyle buyurmaktadırlar:

"Onu tanıyıp itibar gösteren kimseye, ondakinin benzeri gibi bir elbise giydiriliyordu." ("Ankâ-i Muğrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-Evliyâ"; s.16)

Bu elbise ilâhî bir nurdur. Bu lütuf yalnız sâdık ihvana âittir. Allah-u Teâlâ ona giydirdiğini yakınlarına da giydirecek, üzerlerinde o elbise olduğu halde mahşere çıkılacak. Mahşer halkının arasında en büyük şerefi taşıyacak. Dikkat ederseniz ona giydirilen elbise ihlâslı ve sâdık olan hakiki ihvana da giydiriliyor. Bu ise sadakat ile bütün gönlü ile bağlı olan kimseye âittir, başkasına âit değildir. O elbise öyle bir elbisedir ki, mahşerde de o elbise ile çıkılacak.

Bu çok büyük bir lütuf. Bu yeter. Yeter ki Allah-u Teâlâ kabul buyursun, sevsin. Ona giydirilen elbiseyi hakiki sıddık da giyer, sadık olan ihvan da giyer. Yine burada hakikaten yolda sadakat gösterene Allah-u Teâlâ ona ihsan ettiği elbiseyi, mânevi elbiseyi onlara da ihsan edecek. Zaten Bayraklılar'ın fazileti de budur.

Kimseye giydirmemiş o elbiseyi. Onun için kardeşler yavaş yavaş olsunlar, tekâmül etsinler. Çünkü bugün üstte yarın alttayız.

Biz hayatta iken nefsini ilâh edinenler türüyor. Biz vefat ettikten sonra hepsi türer. Bunu şimdiden biçmeye çalışalım diyoruz, öz gayemiz bu. En yakınları bile nefse cazip geliyor, fakat orada çok mühim bir kelime var. Şeytan kuruyor, salıyor. Delil isteyince, "Yok delil." diyor, ortada kalıyor. Şeytan gitmiş, o ortada kalmış. Rezalet! Arkadaşlarının yanında kıymeti düşüyor, şerefi düşüyor, rezil oluyor. Ne o? "Ben başa geçeceğim." diyor. Çok fena vuruyoruz. Niçin? Ya olsun, ya ölsün. Bizim tutumumuz bu; ya olsun, ya ölsün.

Hakikaten nazik yer, çok lâtif bir yer, çok nazik yer. Hakk kapısı denmiş buna. Şaka değil!

Bu Hazret-i Allah'a ve Resulullah'a ait olduğu için çok hassas, çok dikkatli, çok ciddi bir yol. Yani edep yolu. Onun için Allah'ım rızâsı mucibince yürüttüğü kullardan etsin. Yol çok nazik, çok dakik.

Kimisi çok hoş gider, kimisi boş gider. Kimisi ayıktır, kimisi sarhoştur. Çok dikkat lâzım. Yol edep yolu olduğu için dakik yoludur, pratik yoludur. Onun için insan bütün haliyle Hakk ile olduğunu duyması ve o hâl ile başkasına duyurması lâzım. O'nunla olmak hayattır, O'nsuz olmak vefattır. Bunu tuttuğunuz zaman O'nunla olursunuz, O'nunla ölürsünüz.

Efendim edep bu yolda esas oluyor. Çünkü edebini muhafaza etmek, tekâmüliyet için çok faydalı.

Meselâ bir temsil arz edelim:

Yuşa Aleyhisselâm'dan başka biz hiçbir türbeye girmeyiz. O zâtlara hürmet, saygı, sevgimizden ötürü, daima dışarıdan ziyaret ederiz. Fakat Yuşa Aleyhisselâm'la ayrı bir durumumuz olduğu için oraya gideriz. Ama bazı zât-ı muhterem içeriden dışarıya çıkar. O da ayrı.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |