İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (48) Seyyid Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- (5) "Ma'rifet Güneşi"nin Doğuşu (2):

HÂTEM-I VELI

Seyyid Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- (5)


Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (48)

 

Seyyid Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- (5)

 

"Ma'rifet Güneşi"nin Doğuşu (2):

Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri "Mektûbât-ı Geylânî" adlı eserinde yer alan "Beşinci Mektup"taki ifşaatlarında devamla şöyle buyurmuşlardır:

"Olagelen bu hâller içinde onu bir korku sardığı da olur. Öyle ya, belki bir an ayıkır, o baş döndürücü güzellikler için: 'Ya bunlar elimden alınırsa?' diye düşünebilir."

Lütfeden Hazret-i Allah, murâd ettiği zaman bir anda alır! Hep O'nun, hep O'nun…

Rivâyete göre; Mûsâ Aleyhisselâm zamânında İsrâiloğulları'ndan "Bel'am bin Baûra" adında bir âlimin bâzı İlâhî kitaplar hakkında bilgisi vardı, aynı zamanda duâsı makbûl bir velî idi. Bu mertebede olduğu hâlde, Arz-ı mukaddes'e girme meselesinde Yûşâ Aleyhisselâm'ın aksine, dünya sevgisi ile zorbalara arka çıkmıştı.

Bir takım ilimlere, hidâyet vâsıtalarına nâil olduğu hâlde, dünya menfaatlerine, şöhret, nam ve makam arzularına meylederek şeytana tâbî olan; o hidâyet vâsıtalarını elden çıkararak yoldan sapan, kendisi saptığı gibi başkalarını da saptıran bu kimsenin çirkin âkıbetini Allah-u Teâlâ Âyet-i kerîme'lerinde beşeriyete îlân etmektedir:

"Onlara o kimsenin haberini anlat ki, kendisine Âyet'lerimizden vermiştik, fakat o bunlardan sıyrılıp çıkmıştı. Derken şeytan onu arkasına takmış, nihâyet azgınlardan olmuştu!..

Dileseydik elbette onu Âyet'lerle yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı ve hevesinin peşine düştü.

Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp solur.

İşte Âyet'lerimizi yalanlayan kimselerin hâli böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünüp ibret alırlar. Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmeden bir topluluğun misâli ne kötüdür!" (A'râf: 175-177)

Hidâyet yolunu bırakıp Hakk'tan uzaklaşmaktan daha çirkin, hevâ ve hevesine uyarak dalâlete sapmaktan daha kötü bir sapıklık tasavvur edilemez!..

Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in bir duâları şöyledir:

"Ey Allâh'ım! Gözümü açıp kapatıncaya kadar beni nefsime bırakma ve bana verdiğin iyi şeyleri benden geri alma!.."(Bezzâr)

Allah-u Teâlâ'ya sığınmak mü'minin şi'ârı olmalıdır!..

"Her zaman sarhoş olmaz ya, ayıktığı da olur. İşte o ayıktığı zamandır ki, Allah'ın mekrinden emîn olmamak aklına gelir ve me'yûs olur. Belki de bir yalnızlık duyar, içi burkulur.

Amma onu o makama kadar çıkaran Hakk Te'âlâ,nasıl me'yûs eder ki? Elbette etmez!.. Onu nasıl gama boğar ki? Elbette boğmaz!.. Yalnızlık duygusu ha? İşte bunu hiç vermez!.."

Çünkü sen O'nunla mısın? Her şeylesin!..

Fakîr çok evvel şöyle söylemişti:

"Eğer Hakk ile isen, yalnız da olsan sen cemaatlesin. Nasıl bir cemaat? Bulunamayan bir cemaat. Çünkü sen Hakk ilesin, Hakk ehli ilesin. Yalnızsın amma, en büyük cemaatlesin. Hakk ile değilsen, en büyük cemaatle de olsan yalnızsın, yapayalnızın…"

Allah-u Te'âlâ herkese aile vermiş, çoluk-çocuk vermiş. Fakîre ne kadar büyük lütufta, ihsan ve ikramda bulunmuş ki; bunlarla meşgul ettirmemiş, bulandırmamış, oyalamamış. Bizi yalnız yaşatıyor, Zât'ı ile meşgûliyeti sevdirmiş; hâlâ o sevgi duruyor. "Hafîfü'l-hâz"ın mânası da budur. Bir Allah'ı var, başka kimsesi yok. Allah'tan gayrısı yok onda!..

Onun içindir ki: "O'nunla olmak hayattır, O'nsuz hayat vefâttır." sözü ile bu noktaya işâret etmiştik.

Yıllar önce bir defasında Hacc'dan dönüyorduk. Bolu Dağı'ndan iniyoruz, hava çok soğuk. O anda gönlüme bir gariplik çöktü; "Şimdi herkes evine, çoluk-çocuğunun yanına gidecek, sobası yanıyor, sıcak çorbası var. Bizim evde ne soba yanıyor, ne sıcak çorba var, ne de aile var!" diye hafif bir garipseme durumu oldu. O anda: "Amma senin evinde Allah ve Resûl'ü var!.." buyurdular.

Bunu o anda yanımızdaki kardeşlere söylemişiz, fakat söylediğimi hatırlamıyorum; bize daha sonraları bir kardeş hatırlattı: "Böyle söylemiştiniz!" dedi.

Rabb'ime sonsuz şükürler olsun ki bana o hayâtı yaşatıyor, hiçbir şeyle meşgûl ettirmiyor. O'nunla olmak hepsinden güzel!..

Nitekim: "O'nunla mülâkât mülâkâtların en güzelidir; O'nunla nefes, nefeslerin en güzelidir." dememizdeki sır; O'nunla berâber yaşanan hayâtın hâlâtıdır, gizli bir hâldir. Bu zât-ı muhterem bu beyanları ile iç hâli belirtmiş oluyor; özden bahsediyor, sözden değil…

İnsan zannediyor ki hayat çoluk-çocuğu ile yaşadığı hayattır. Hayır! Gerçek hayat budur. O hayat eğlencedir, "Hayât-ı hakîkî" budur. Çünkü onlar belki kabre kadar bile gelemezler.

"Ayıktırdığı bir anda, o kulunun gönlüne şu İlâhî hitapların ılık sesini duyurur:

"Şüphesiz ki Allah insanlara karşı lütufkârdır." (Mü'min: 61)

"Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir." (Hadîd: 4)

Berâberlik ha? Hakk'ın kulu ile beraberliği… O'nun kuvveti, kudreti karşısında kulun ne kıymeti var ki?.."

Yalnız şu var ki, tecellî ettiği zaman Allah-u Te'âlâ o kulu ile hâlleniyor, kul da ondan istifâde ediyor. Çünkü Mevlâ onunla meşgul olmasa o meşgul olamaz ki… Mevlâ onunla meşgul, o da O'nunla mest oluyor!

"Hava boşluğunda bir zerre..."

Havayı da O yarattı, zerreyi de O yarattı. Sen nesin? Hiç!

"Koca sahrâda bir milcik… Bu kadar da olmaz! Belki de: 'O hâlde bu berâberlikte kulun değeri ne?' diyeceksiniz. Amma sakın şaşmayın ve gerçek olduğunu bilin; şâyet bu sorunuza karşılık ağzımdan bir "Hiç!" çıkarsa, doğruluğunu derhâl kabul edin..."

Bu hâl karşısında mahlûk tamâmen hiç olur, O kalır.

Bu noktayı şöyle arz edelim:

Allah-u Te'âlâ Âyet-i kerîme'sinde buyurur ki:

"Allah o Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur." (Bakara: 255)

Âyet-i kerîme'de geçen "Hû" maskedir, şu gördüğümüz bütün âlemler "Hû"dan ibârettir. İnsan da böyledir, kâinât da böyledir; her şey O'na perdedir. "Lâ" dediğin zaman, o "Lâ"lar yok olduğu zaman O'ndan başkası kalmaz!

"O Hayy ve Kayyûm'dur." (Bakara: 255)

O var, yarattığı şeyler O'nunla kâimdir. O'nunla kâim olan zerreyi de attığın zaman O var! Onun içindir ki O'na karşı; değil bir sivrisinek kanadı, bir zerre dahî perdedir. Cenab-ı Hakk onu yok ederse, o yokluk içinde "Var" husûle gelir.

Eğer bu Âyet-i kerîme'nin aslını bir kavrayabilirseniz, Cenâb-ı Hakk'ın izniyle birçok gizli kapıları açabilirsiniz. O çok lütufkâr, mahlûkun aklı ermeyecek kadar lütufkâr…

Fakir bir noktada der ki: "Allah'ım! İhsan ve ikramlarının zerresinin dahî idrâkinden âcizim. Şükür değil, idrâkinden bile âcizim!..." O öyle bir Allah'tır ki, yalnız kendi kendini bilir ve kendi kendini metheder.

"Kulun bir varlığı olacak ve bir şey yapmaya kalkacak ha? Hem de Hakk'ın kudreti karşısında… Hayır, hayır!.. Hepsi silinecek, kulda varlık vehmi ölecek..."

Nitekim İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri de aynı noktaya işâret etmiş ve: "O'nun iradesi kendi elinde değildir." buyurmuştur. ("Mektûbât", 260. Mektup)

Allah-u Te'âlâ onu bizzat dilediği şekilde idâre eder. Bir yaprak kadar hükmü yoktur. Denize düşen bir zerreyi deniz istediği yere sürüklediği gibi, o da İlâhî hükümler karşısında öylece çalkalanır.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |