İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (52) Seyyid Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- (9) Yolunu "Hatemiyyet"e Vardırmayan

HÂTEM-I VELI

Seyyid Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- (9)


Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (52)

 

Seyyid Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- (9)

 

Yolunu "Hatemiyyet"e Vardırmayan
Kurtulamaz!

Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fütûhü'l-Gayb" adlı eserinin "33. Makâle"sinde velâyetin en yüksek derecesinde vâris olan velîlerin "Azîm"inin mühim bir vasfına işaret ederek şöyle buyurmuştur:

"Yolunu bu ülkeye vardırmayan kurtulamaz. Ammâ Allah başka türlü emretmiş ise bir şey de denemez.

Allah'ın doğru yolu gösterdiği kimselere kimse şaşmaz!.." ("Fütûhü'l-Gayb", 33. Makâle)

Malûm-u fâzilâneleriniz olduğu üzere Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz evvelkilerin de tâbi olduğu bir kimseydi.

Bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:

"Eğer Musa sağ olsaydı, bana uymaktan başka bir yol bulamazdı." (Ebu Dâvud)

Bu da böyledir, öyle murâd etmiştir. O, en büyük imamı vârettiği zaman ikinci bir imam olamaz! Bütün imamları bir imama bağlamak sûretiyle ona biat edilmesini emretmiştir. Bunun hikmetini de ancak O bilir.

Nitekim Şeyhü'l-Ekber -kuddise sırruh- Hazretleri "'Ankâ'-i Muğrib" adlı eserinde bu sırra işaret ederek şöyle buyurmuştur:

"Hakk Teâlâ en büyük imamı vâretiği vakit, evvelkilerin de tâbî olduğu kimse olur.

Nitekim şöyle buyurmuştur:

'Sana biat edenler ancak Allah'a biat etmiş olurlar. Allah'ın eli onların eli üzerindedir.' (Fetih: 10)

Bu makâma büyük seçkin Peygamber'den sonra, Hatmü'l-evliyâ'dan başkası erişemez!" ("Ankâ'-i Mugrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-Evliyâ' ve Şemsü'l-Mağrib", Şehid Ali Paşa, nr.: 1287, vr. 46b)

Bunun da hikmeti; gerek Hâtemü'l-enbiyâ ve gerekse Hâtemü'l-evliyâ Âdem Aleyhisselâm halkedilmezden evvel halkedilmiştir. Onların "Nûr"unu o zaman koymuş, Resulullah Aleyhisselâm'a tabi etmekle de yaklaştırmıştır.

Âl-i imrân sûre-i şerîf'inin 81. Âyet-i kerime'sinde beyan buyurulduğu üzere; Allah-u Teâlâ gönderdiği peygamberlerine Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm'dan bahsetmiş, eğer onun zamân-ı saâdetlerine erişirlerse, mutlaka ona iman edip yardım edeceklerine dâir kesin söz almıştır. Vazîfedâr olduğu için o söz ona da intikâl eder, Vekîl'ine de şâmildir. Şu bir gerçektir ki, bütün evliyâullah bütün güçleriyle yardım ediyorlar da kimse farkında değil!..

Allah-u Teâlâ Yahyâ Aleyhisselâm'a vahyederek, Son Peygamber'in ümmetinden olan bu büyük zâtı müjdelerken bir noktasında şöyle buyurmuştur:

"İzzet ve Celâl'ime yemin ederim; ben onu öyle bir gönderişle göndereceğim ki, Nebî'ler ve Resul'ler dahi ona gıpta edecekler!" ("el-Muhabbe li'l-Muhâsibî"; s. 23)

Resulullah Aleyhisselâm'ın değil, O'nun halîfesi olduğu buradan belli…

Ona gıpta etmelerinin sebebi ve hikmeti; onu Allah-u Teâlâ gönderdiği için, irşâdını O yaydığı için, bu Nûr'u bütün dünyaya O sirâyet ettirdiği içindir.

 

Hiç Kimsenin Sezemeyeceği
İlim ve Esrârın Has Mazharı:

Abdülkâdir-i Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fütûhü'l-Gayb" adlı eserinde, melekût âleminde kendisine "'Azîm" ismi verilen Hâtemü'l-evliyâ'nın, hiç kimsenin vâkıf olamadığı ilim ve sırlara mazhar olacağına dikkati çekerek şöyle buyuruyor:

"Allah-u Teâlâ birçok bilinmeyen ilimleri onun kalbine yerleştirmiştir, hiç kimsenin erişemeyeceği sırları ona sezdirmiştir." ("Fütûhü'l-Gayb", 33. Makâle)

Çünkü O göstermiş, O duyurmuştur; O'nun sezdirmesiyle, O'nun bildirmesiyle bunlar oluyor. O kandile ne koyduysa o oluyor; isim de o oluyor, cisim de o oluyor, Nûr da o oluyor. O kandile ne lütfettiyse o kandilden o çıkıyor. Özü, hülâsası budur.

O dilediği zaman hem gösterir, hem bildirir. İbrahim Aleyhisselâm'a tecellî ettiği gibi tecellî eder, fakat onu kimse bilmez; bilmesi, aklının erişmesi mümkün değildir.

İmâm-ı Gazâlî -kuddise sırruh- Hazretleri ise "İhyâ'u 'Ulûmi'd-Dîn" adlı eserinde: "O meleklerden gelen ilhâm ile, şeytanın vesvesesini ayırt edecek hassayı elde eder." buyurarak, onun hiç yanılmadığını beyan ediyor.

Nitekim Allah-u Teâlâ bir Hadîs-i kudsî'de:

"İnsanlar yanıldığı zaman o yanılmaz." buyuruyor. (Ebu Nuaym, "Hilyetü'l-Evliyâ")

Kalp nûr olunca, Allah-u Teâlâ ona vukûfiyet kesbettirdiği zaman ibre o anda sağlanır. Kalp onun Rahmânî mi şeytanî mi olduğunu hassasiyetle ayırt eder. Halkın anlaması güç olan şeylerin tefrîki onun için çok kolaydır, çünkü o Allah-u Teâlâ'nın tasarrufundadır. Ona bütün bu sırlar kendiliğinden akar.

 

"Tam Velâyet" Hâline Sâhip Olan Zât:

Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri "Sırru'l-Esrâr" isimli eserinde; 'Ben ve bana tâbî olan, basîret üzerindeyiz' Âyet-i kerime'sinde işâret buyurulan "tâbî"nin, tam velâyet haline sahip olan Zât'tan, yâni "Hâtemü'l-evliyâ"dan başkası olmadığını haber vermektedir:

"Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in dilinden söylenen:

'Ben ve bana tâbî olan, basîret üzerindeyiz…' (Yûsuf: 108)

Âyet-i kerime'sindeki 'bana tâbî olan' cümlesinde bir işâret vardır. Peygamber -sallallahu aleyhi ve selem-e tam vâris olan kâmil mürşidi anlatır. Demek olur ki, benden sonra irşad; her yönden, benim bâtınî basîretime sahip olan kimse tarafından yapılacaktır.

Burada tam velâyet haline sahip olan Zât murâd edilmektedir.

'Velî olan mürşid…' (Kehf: 17)

Âyet-i kerime'si de aynı şeye işaret eder." ("Sırru'l-Esrâr", s. 114-115, trc. Abdülkâdir Akçiçek)

Buradaki "Velî"den murad; Allah-u Teâlâ'nın Zât-ı Akdes'ine has kullarıdır, sevdiği-seçtiği kullarıdır. Onu sevdiği için, kendi lütuf desteği ile desteklediği için bu hâl husule gelir.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |