İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

EVLİYÂ-İ KİRAM -Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI'NIN "HÂTEMÜ'L-EVLİYÂ" HAKKINDAKİ BEYAN ve İFŞAATLARI (169) Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî

HÂTEM-I VELI

Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- (17)


EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI'NIN
"HÂTEMÜ'L-EVLİYÂ" HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (169)

Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî
-kuddise sırruh- (17)

 

Ağustos 2014
Hakikat Aylık İslâm Dergisi

 

"ANKÂ-İ MUĞRİB FÎ MA'RİFETİ HATMÜ'L-EVLİYÂ ve ŞEMSÜ'L-MAĞRİB" KİTABI

Bize göre bu enfes kelâm, bu mukaddes, keremli cem, yani toplayış hakkında vâki olmuştur. Ben, Varlık hakkındaki eserlerin zuhuruna ulaştıran isimlere kanamadım, Mabûd'un ismi dahi bana yüz göstermedi. Bunun içindir ki onları yaratan Sübhân her türlü noksan sıfattan münezzehtir, O'nu bilmek için de onları bilmek, onların vasıflarıyla O'nu tavsîf etmek gerekir.

Buyurur ki:

[28b] "Ben cinleri ve insanları ancak beni bilsinler, bana ibadet etsinler diye yarattım." (Zâriyât: 56)

Yoksa onlar ne kendilerini rızıklandıran kimseyi idrâk edebilirler, ne de kendilerini yedireni irâdelerine yerleştirebilirler.

İlâhî isimlerin hepsinin varlığı Allah'ın en büyük ismi olan "İsm-i Azam"a [36] ve tutunulacak en sağlam kulpa dayanır.

Sana:

"Bu dayanak nedir, bundan başka sığınılacak şey hangisidir?" denilirse, de ki:

"Ey toplayıcı imam! O'nun hakikatleri ve bilinen altı faydası, hakîkat üzere, sünnet ve tarîkat üzere bizden her birimizin nefsinde bulunduğu vakit yakînen bilmiş ve öğrenmiş olursun. İdrâke mâni olan şey, ekseriyetsiz kendi varlığın hakkında vücudunla birlikte bakıyor olmandır. Görüşten sıyrılıp kurtulmanla senden tecerrüd meydana gelirse, onun zuhuruyla sen tenzîhe ermiş ve O'nu bilmiş olursun. Biz hakikatlerimizle, O'nun haberini işitmeyen ve onu herhangi bir esere konduramayan onları tecdîd edip düzeltiriz."

Bu kevnî varlık ortaya çıkarsa ve bunu bilen zuhûr ederse, ona bizim inceliklerimizin kendisine erişmediği ve uzanmadığı, hakîkatlerimizin kendisinde zuhur bulmadığı ulvî ve süflî de denilebilir. Zira biz onu müşahedenin aynı ile görürüz. Bizimle nerede olursa olsun, her fasılda ve beyanda biz artık onları ikilikten mukaddes ve münezzeh tuttuğumuz, mâhiyet ve keyfiyyet cihetinden bizi ihâta etmekten tenzih ettiğimizle bırakırız. Onların erişebilecekleri gâye; bizim hakikatlerimiz üzerinde perdeleyişimiz şiddetle artıp sed çekilirse, misâlleri ve tahayyül yollarını onlara delil olarak göstermemizdir.

Nitekim biz seni çaresiz olanlara tutundurduk ve seni maksat sahiplerine ulaştırdık.

İsm-i Azam'a dayanmak, kendisinin isimlerine ve sıfatlarına tutunduğun gibi Zât'a ulaşmaktır. [29a] Artık işi zikret ve sırdan haberdar et; "Mütekellim"in nefesine "Alîm"in nefesiyle icâbet et!

Aynların ve özlerin îcâdı ile alâkalı olarak, diyen: "Kün'le emreden el-Kâdir!" dediği vakit, sen "el-Mürîd" ismini söyle!

Ben, temenni ettiğiniz şeyi zuhur ettirdim ve hasret ve özlem duyduğunuz ayn'larınızı (özlerinizi) ibraz edip; onu irâde, ilim, kuvvet ve kudretle birleştirdim. Çokluk ve kesretin aslını da izhar ettim; bu ise rahmet hazîresinden ve nimetin feyzindendir.

 

Başlangıcın Aslı ve Yaratılışın Evveli:

Muhammed Aleyhisselâm Efendimiz'in yaratılışı ekmel bir vech ve üstün bir nizâm üzeredir.

 

Âlemü'l-Ekber'in ve İnsanın İçine Tevdî Edilen
İnci ve Mercan Denizi:

Hakk Sübhânehû yarattıklarının îcâdı ile rızkının takdirini birbirine iliştirmeyi murâd ettiği vakit, Ehadiyyet hazîresindeki Samedî nûrlardan "Hakîkatü'l-Muhammediyye"yi açığa çıkardı. Bu bir yönden vasıfların isimlerine göre, kendisiyle onun nefsine tecellî etmesi ve cihetlerin ve kuşatılanların icâdı hakkında, akıp gelenlerle ilgili olarak, kendi Zât'ıyla onun zâtını dilemesidir. [37] Bu dilekleri de kabul ve muvâfakat etme ile, ona kendisinden ilkâ etmiştir. Böylelikle dilenen dileyen, karşılayan dâvet eden, ulaştırılan ulaşan, onda gizlenen de gizleyen olmuştur. Onu yüceltmiş ve kendi ilminin hazîresinde de cömertliğine dâhil kılmıştır. "Hakîkatü'l-Muhammediyye"yi hikmet sûreti üzere var etmiş; gecenin karanlığından sıyırıp çıkararak gündüz yapmış, gözlere ve gündüzlere taşımıştır. Daha sonra âlemi de ondan sıyırıp çıkarmış, onların üzerine ise gökleri yerleştirmiştir.

[29b] İşte bu kendisine vâsıl olunamayan, ancak ayrılan bir kesite göre telvin ve temkin edilen; O'nun -Sübhânehû- ona gayb nûrundan böldüğü bir paydır.

Sübhân onu sûret üzere fıtratlandırdığı vakit olacak oldu, sonra da cinslik zarûreti onda toplandı. Tahayyül edilen bu cinse göre de, temsil olunup indirilen bu nûr artık bölünmüş oldu. Zât-ı Bârî ise kendi Zât'ında, onunla ayrılmaktan veya birleşmekten, ya da kendi cinsine ulaşan insana izâfe edilmekten münezzehtir, yücedir.

O, ezelî manâ üzerine temsîlî, ebedî ve haddî bir bölünüştür. Bu bölünmüşlüğün mânâsı Hazret için ise hicâbın yüzünden yükseltilip kaldırılması şeklinde olur. Daha sonra Hakk onda yine bir hicâb meydana getirirse, artık onun için bölünmüşlük diye bir şeyden sözedilemez, bu hicâbın (perdenin) gerisinden tecellî etmiş olur; bu parçanın ötesinde kalan kimse ise, alçaltılarak ve delile kavuşturularak O'na karşı nihâyete erdiği gibi, yine bir delil elde etmiş olur.

İşte bu hicâbın bâtını üzere olan tecellî, dünyada yalnız ârifler için geçerlidir; velev ki onlar temkîn makamlarına erişmiş olsunlar.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |