İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

EVLİYÂ-İ KİRAM -Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI'NIN "HÂTEMÜ'L-EVLİYÂ" HAKKINDAKİ BEYAN ve İFŞAATLARI (160) Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî

HÂTEM-I VELI

Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- (7)


EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI'NIN
"HÂTEMÜ'L-EVLİYÂ" HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (160)

Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî
-kuddise sırruh- (8)

 

"ANKÂ-İ MUĞRİB FÎ MA'RİFETİ HATMÜ'L-EVLİYÂ ve ŞEMSÜ'L-MAĞRİB" KİTABI

Daha Önce Zikrolunan Denizin,
Meydana Gelenlerin Üzerini Örtüp Kaplamasının Buna Nisbeti:

Peygamber Muhammed Aleyhisselâm'ın doğduğu ay girince Sübhân beni; hem kendisinden bize bir "Vahiy" kalan, hem de ona göre bizde bir "Hitâb" kılınan İlham Resul'üne gönderdi. Sonra da onu, bu kitabın gizlilikleri ve saklı bir hazineyi ortaya koyacak olan sırrı hakkında, benim işimin hususiyetleri ile ilgili bir bahçede göz kamaştırıcı bir müjde takip etti.

Ben onu "Kitâbu'l-Keşf ve'l-Ketm fî Ma'rifeti'l-Halife ve'l-Hatm"; yani "Halife'nin ve Hatm'in Bilinmesi Hakkında Keşif ve Gizlilikler Kitabı" diye isimlendirmiştim. Bu alâmet hakkında Melik'e mürâcaat ettim, bana: "Ey genç!" dedi; daha sonra bana doğru yöneldi, bir şeyden geçti ve en kudsî mahallinden çıkıp indi. Hazret: "Ona, 'Kitâbu Sidretü'l-Müntehâ ve Sırru'l-Enbiyâ fî Ma'rifeti'l-Halife ve Hatmü'l-evliyâ' adını koy!" buyurdu. Ben ise; "Ben kendimde bu yönle ilgili herhangi bir nükte bulamadım. Beni aceleci kılma, telâş içinde tutma!" dedim. Bana: "Ben (onu) diriltirim!" dedi, ben de: "Dirilten de, öldüren de Rabb'imdir!" dedim.

Cumâ günü olunca, Evliyâullâh'ın ve kulların kalpleri ona dâvet edilerek, onlara ona [15b] dönmelerine dâir bir hitapta bulunuldu. En kudsî makamdan, nefislere: "Ey düzgün hitapçı ve şaşkın ayırımcı! Ankâ'-i Muğrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-evliyâ ve Şemsü'l-Mağrib ve Nüktetü Sırru'ş-Şifâ fî'l-Karni Lâhika bi-Karni'l-Mustafâ'ya da mı kanaat getirmezsin?" diye hitap edilince, onun cihetleri de vârid kılındığı an; işte o an ben avucumun içini, yakınlık hazîresinden olan ilâhî bir cezbe ile soğumuş buldum, birtakım kelimelerin doğuşuna mülâkî oldum ve ayrıca kalbimi de devâ ile doldurdum.

 

Sonuç:

Bu işâretlerin hepsi, büyük bir nümûneye [18] değil, küçük bir numuneye mürâcaat eder. Fakat yine de ben sana en faydalı olanı beyan edeceğim. Zira senin için, yolun kolaylaşması kendisiyle alâkalı olan dışında, kendi düşüncenden çıkan şeyi bilmende herhangi bir fayda yoktur.

"Hatm" senin makâmının nihâyetine göre, makâmının kendisiyle hatmedildiği şey olduğu gibi; "Şemsü'l-Mağrib" de ilimlerin nûrlarından, senin göremediğin bir âlemde doğan ve hususi ve umumi sırlara göre kalbine tecellî eden şeydir.

İşte aynı şekilde; Seniyye ameline ve En ulu tecellîye göre, Peygamber'in sahâbesinden herhangi bir kişiyi öne geçirmiş olan şey, sana has kılınan zamanda, senin ihvânın arasında da meydana gelince; senin zamanın onların zamanıyla birleşir ve artık onların yoldaşı cümlesinden olursun.

 

Perdenin Kaldırılması ve
[Ebu] Bekir'in Mücâhedesinin Buna Nisbeti:

Bir vakit, onun (Sıddîk-ı Ekber -radiyallahu anh-ın) zikrettiği ve bana yazılı bir biçimde vârid olan; "Seni gören yok mu, ey Muhammed?" sözü açıklanmıştı. Zira bu, emirlik vaktinde Emîr'in yardımcılığının ertelenmesi hakkında bir işarettir.

Eğer Sıddîk halife olmasaydı; insanlar yoldan döner, keşif sona erer ve marifet bozulup giderdi. O ancak halifelik yapabileceği sâbit olduktan sonra "Halife" olmamış mıdır? Dinden dönenlerle mücadeleye de zaten bu nedenle koyulmuştur.

O'na da: "Ey Muhammed, ey insan!.. Olanların oluşundan uzak olmamana rağmen, ne kadar da uzaktasın!" demiştir. Nitekim zaten; o, değiştirme ve sonradan uydurma âleminde mevcut olmadığı için olanlar olmuştu.

Onun başka bir hikmeti de, [16a] onda gizlenen bir sırla ilgilidir. Bu sır da onun zamânıyla bitişen devirlerde zuhûr edecektir.

Sıddîk Hatm'in bayrağı altında, ondan daha aşağıda bulunan kimse olduğu gibi; sana gizli kalan "Şemsü'l-mağrib" de Sıddîk'ın mertebesinden daha aşağıdadır. Zira bu, kalplerde parıldayan gaybî nûrlardandır ki, "Sıddîk-ı ekber" in ona ulaşan bir kimse olmadığını biz dahi ondan buluruz. Bu gönül ve tefekkür makâmı ona âit değildir; bilâkis onun ulaştığı, onu aldatıcı bir şekilde derceden bir tuzaktan ibârettir.

İşte bu sır da, Allah-u Teâlâ'nın:

"Biz onları bilmedikleri bir cihetten aldatıp tuzağa düşürürüz." buyruğunun içindedir. (A'raf: 182-Kalem: 44)

Ona sıddîkiyyet değil, ancak velâyet ehli ve kendisiyle vasıflanıldığı ve yolu tâkip edildiği nispette kurtuluş hakkındaki bir yolun inâyetiyle, Allah'ın katında kendisi için ezelî bir öncülük bulunan kimse erişebilir. Bunun içindir ki biz, "Hatm"i Sıddîk'ın rütbesinin üstünde tuttuğumuz gibi, Şems'in ve onun O'na ulaştıran rüknünün de ondan daha aşağıda olduğunu ortaya koyduk. Zira Atîk'in (Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh-in) üzerinde yürüdüğü yolun da kurucusu olunca, "Hatm" nebevî bir hidâyet ve ulvî bir meşheddir. Tıpkı Hakk tuttuğu gibi; biz de bu nedenle onu Sıddîk'ın fevkinde tuttuk. [19] O görünenle görünmeyen arasında değil, tâbî ile sahip arasında "Sıddîkiyyet mişkâtı"ndan alan bir kimse iken; o (Hâtemü'l-evliyâ) nûrunu en büyük "Nübüvvet mişkâtı"ndan alır.

Kıyamet koptuğu gün Hatm'in cemaatin öncüsü olması sahih olunca, onun iki haşrı bulunduğu ve iki Hatm'in sahibi olduğu sabit olur. Haşrı hususunda, kabahat sahipliği de kendisine iştirak eder. Şu hale göre Hatm, hatemiyyeti ile eşsiz ve benzersizken, Melikî rütbeyle nefsine arınmayı tahakkuk ettiren rûhâniyyeti üzerine gâlip geldiği nispette de, insanlığı hususunda kabahat sahibidir. Bize göre bu makamda savunma ve çekişme olmaz. [16b] O kendisindeki noksanlıkların izâlesine güç yetirebildiği nispette; iki, üç ve dört ashâbıyla beraber olup, ruhlar için bir emniyet olur. Kabahat ismi onun için başka bir şekle dönüştürülür; amma bu sayede dahi ondan sıyrılıp çıkmaz ve dolayısıyla da o yine kabahatsiz olmaz.

Biz onu "Hâtem" diye adlandırdık ve ayrıca onun veliler üzerinde hükmedeceğini de ortaya koyduk. Çünkü o kıyamet gününde, cismânî temsiliyle bir "Hâtem" olarak, sağ elinde apaçık bir "Melik'lik" mahâlli; rûhânî menziliyle bir "Hâtem" olarak da, sol elinde gizli bir "İmam'lık" mahâlli bulunduğu halde gelir. Sağındakini "Taayyün ehli" zümresinde neşreder, solundakini "Temkîn ehli" ile beraberken neşreder. İki ilmin tahsisine erdirilir ve iki isimle (kendisine) hitap edilir. Başlangıç hususunda reislik ve Âhir velâyet'te öncülük de ona verilmiştir.

Ey öz anlayış sahibi! Bu sırları, bu nûrların ışığıyla genişleterek iyi anla...

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |