İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (83)

HÂTEM-I VELI

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- (23)


Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (83)

 

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- (23)

 

Gizli Bir Husus:

Bazı mühim ameliyatlar olmuştu. Ameliyattan dört gün evvel: "Senin ibtilân bitmedi, bir ameliyatın daha var!" buyurdular.

"Allah'ım! Beni sürüklendirme, katından bir şifâ ikrâm et de ben oraya bir daha gitmeyeyim!" dedim.

Amma bu sözüm çok hatalıymış. Gitmeden bu sözün hata olduğunu idrâk ettim ve çok istiğfar ettim. Çünkü Rabb'ime: "Her emrine âmâdeyim, boynum büküktür." diye söz vermiştim. Bu ricâm, emre karşı gelmekmiş. Bunun için; bunu idrâk ettim, pişman oldum ve çok istiğfar ettim. Bir yalvarmam bu kadar hatâlıymış, hâşâ, ya itirâz etseydim?

Nitekim Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri bizim bu hâlimizi tâ o zaman görmüşler; "Hatmü'l-Evliyâ" kitabında şöyle târif ediyorlar:

"Onun içinde kendisi için takdir edilmiş herhangi bir hata ile karşılaştığı vakit, bunu Sahib'ine affettirmek için nasıl bir hale düşüp de ondan kurtulduğunu ben sana tarif etmek istesem, on binde birini dahi tarif edemem!

Onun her tüyü Allah-u Teâlâ'ya karşı imdat dileyerek feryâd eder. Her damarı O'na karşı acı içinde inim inim inler. O artık her mafsalına lânet ederek korkuyla ürperir ve kendinden geçer. Nefsi dehşete düşer. Kalbi sersemleşir. O'nun celâline nazar ettiğinde, kendisini neredeyse helâk olacakmış zanneder. Muhabbetine nazar ettiğinde ise, kendisini kışkırtanları âdetâ yakıp kavuran bir ateşle içiçe olduğunu hisseder. Öyle ki, onun şiddet ve sıkıntısıyla neredeyse bitip tükenecektir. Böylelikle bütün dünya musibetleri göğsünün üzerine yığılmış olur. Allah ona rahmet edip de, kendisini bundan yana rahata çıkarmadıkça hiçbir şeyle tatmin olmaz. Bunun bıraktığı eser kalbinin üzerinden bir türlü gitmez. Kalan bu eserin izi ondan ne zaman silinip gidecektir? Allah ondaki bu zulmü kendisinden kaldırmadıkça, bu esere her bakışında mânevî bir açlık ve utanç içinde gözyaşları her yanı sarar." ("Hatmü'l-Evliyâ", 11. Bölüm)

Hâlbuki zâhiren bakıldığında hiçbir şey yok: "Allah'ım! Başka türlü tahvil et… Şifâ ver, gitmeyeyim!" dedim.

Yine Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri bu hususa akıl erdiremeyenlere, buradaki naz ve niyaz makamını tarif edebilmek için "Sana söylenebileceklerin en güzeli" hitâbıyla şöyle cevap veriyorlar:

"Her ne kadar veli'den başkası büyütmese ve kendisine işaret etmese de; bilinçsiz bir topluluğun farkedemeyeceği ve kusur olarak dahi kabul etmediği, düzgün gördüğü herhangi bir şey, onun yanında dağlardan bile daha büyüktür.

İşte Allah bir veli'yi beğenip seçer ve onu hem mahşer ehli üzerine bir hüccet kılmak, hem de meleklere:

"Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım!" (Bakara: 30)

"Şüphesiz ki ben sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim." (Bakara: 30)

Buyurduğu zaman;

"Yeryüzünde bozgunculuk yapacak, fesad çıkarıp kanlar dökecek birini mi yaratacaksın?" (Bakara: 30)

Demelerindeki ayıbı onlara göstermek için onu bu menzillere eriştirir. O bu veli'yi günahlar hususunda bir ibret kılmak değil, meleklerin gözünde ahvâli ve kalbiyle kıyamet gününde göz kamaştırıcı bir misal ve halk üzerine bir hüccet kılmak ister.

Nitekim daha sonra ona şöyle der:

Senin kalbinden günahların felâketini kaldırdık, bu şeytanın bir vesvesesidir. Bu sözü kulağıyla ilk işiten de sensin!

Nefsin kendisine muhalefetle uğraşırken, hangi sevgili senin kalbine muhabbet sıdkı verebilir? Kendisini tersleyip geri çevirdikçe, nefsin seni harcamaksızın karar bulacaksın ve üzüntü senden uzaklaşacaktır. Seni insanlar arasında sıkıntıya sokan ve kararsız kılan da işte budur.

Kerem ve ululuk sahibi derdini giderip seni rahata çıkarmadıkça, yiyecek ve içecekle kendini nasıl toparlayabilirsin? O kendi sevgisiyle seni yanıp tutuşturmasının ardından, kısa bir süre sonra lütf-u rahmetiyle senden bunu kaldırmazsa nasıl karar bulacaksın?" ("Hatmü'l-Evliyâ": 11. Bölüm)

Hazret burada; "Bilinçsiz bir topluluğun farkedemeyeceği ve kusur olarak dahi kabul etmediği, düzgün gördüğü herhangi bir şey, onun yanında dağlardan bile daha büyüktür." buyuruyor.

Evet, hem de çok büyüktür!..

"Şifâ ver, bir daha gitmeyeyim, ameliyat olmayayım!" demiştim. İşte bu sözümden dolayı istiğfar ettim, çok gözyaşı döktüm.

Cenâb-ı Hakk istiğfarımı kabul etti ve yola koydu, ameliyata da soktu. Sonra da derece ihsân etti. Bizim dereceden haberimiz yoktu. Tekâmüliyetim bu ameliyatın içindeymiş. Meğer o ameliyatla benim tekâmüliyetim sona eriyormuş.

Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri Kur'an-ı kerim'deki bazı Âyet-i kerime'lerde Hâtemü'l-evliyâ'nın apaçık alâmetlerinin haber verildiğini ifşâ etmiş ve bir noktasında şöyle buyurmuştur:

"Sâff'ın iki yerinde ona: 'Hatânı getir, borcun artık son buldu!' sözünün söyleneceğine dâir iki yer vardır." ("Ankâ-i Muğrib" Kitabı)

Bunlar hep Sırr-ı İlâhî'dir, Sırru'l-esrâr'dır, amma gizlidir.

 

Gizli Mânevi Terakki:

Size gizli mânevi terakkiyi şöyle anlatayım:

Kuşlar iki defa doğar. Yumurtanın içine girdiği zaman canlıdır, tekâmül etmemiştir, bir de tekâmüle alındığı zaman, yavaş yavaş yavaş tekâmül eder. Çıkması mukadder olduğu zaman olur olur olur kemâlleşir. Tekâmül ettikten sonra Cenâb-ı Hakk ona nasip etmişse kabuğu deler çıkar, doğar. Şimdi iki defa doğdu, bir ana karnında doğdu, bir çıktığı zaman doğdu.

İnsan da iki defa doğar; bir dünyaya geldiği zaman, bir de tekâmüle alındığı zaman. Tekâmül eder eder eder eder eder; tekâmül edince ene kabuğunu deler, ruh misal âlemine uçar, ceset kalır. Fenâfillah'a eriş yeri orası işte!

Fakat burada çok gizli bir iş var. Hazret-i Allah'a ulaşmak için gizli yol var. Bu yol mânevi bir dağ gibidir. Bu dağ çok büyük; Hakk'a ulaşma yeri. Bu mânevi dağa çıkanlar Hazret-i Allah'a ulaşıyor. Ve bütün Hakk aşıkları o dağa hücum eder. Fakat o dağın tuzakları var. Herkes o dağa hücum etmiş ama iki büyük tehlikesi var.

Birincisi; o dağ çok kaygan, ikincisi; şeytanın avladığı yer orası. Hem çok kaygan, hem de şeytanın tuzak yeri.

O kimse bir âlimse, bir amirse, bir memursa onları tuzağına düşürür. Mesela; âlim bir kimseye der ki: "Yahu senin bu cahillerin içinde ne işin var, sen âlim bir adamsın!" Amire, memura der ki: "Yahu senin mevkin var, senin bunların içinde ne işin var?" Ona öyle der, buna böyle der. Tuzak yeri çünkü. O da "Evet öyle!" der, yavaş yavaş hepsini o dağdan indirir. Cahil kimseye gelince, ona da: "Yahu sen artık oldun, bunların içinde ne işin var, sen tekâmül ettin artık." der. O da "Haa ben tekâmül ettim!" der, onu da öyle indirir. Birisi "Oldum!", birisi "Öldüm!" derken yere düşerler, böylece yoldan çıkmış olurlar.

İnmeyenlere gelince; onlar için de orası çok kaygan. Her an düşme tehlikesi içindeler. Meğer Hazret-i Allah'ın tuttuklarından maada. Bu mânevi dağa ancak yürüttüğü kimseler bilir ve çıkar.

Neticede ancak ihlâs sahibi kullar aldanmadan kalırlar.

 

Kurtardıklarını Tünelden Geçirir:

Şimdi o dağda gizli bir yer tarif edeceğim:

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri kendisine ulaştırmayı ve kurtarmayı murat ettiği kulunu o mânevi dağda gizli bir tünelden geçirir. Burası muhafaza kabıdır. Bu tünel tamamen gizli bir yerdir, dilediğini oradan alır.

Herkes dağa tırmanır ama o tüneli kimse bilmediği için oraya giremez ve kayar. Bu tünelde merdivenler mevcut, her merdivende de ayrı ayrı tecelliyatlar ve tekâmüliyetler var.

Her velinin oradan süzülmesi zarurîdir. Ne kadar tekâmül edecekse, o merdivende tekâmül eder. Nasibi varsa eder eder eder başka basamağa basar. Orada da nasibi kadar tekâmül eder, başka basamağa basar. Bu basamaklar sonsuzdur. Artık tekâmüliyetin son noktasına kadar gider. Cenâb-ı Hakk izin verirse bu son noktada ene kabuğunu deler çıkar. Ruh misal âlemine gider, ceset kalır. Kabir de böyledir. Ruh çıkar, ceset kalır, fakat vücutla irtibatı olur. İşte şimdi ikinci defa doğdu. İkinci doğuşta "Fenâfillah" olur. Vücut kabirde kalır, ruh misal âlemine çıkar.

Yani en son merdivende Fenâfillah'a ulaşır, ene kabuğunu deler, Hakk'a ulaşır. Bu çok gizli bir tecelliyattır. O tecelliyat bitecek, o merdiven aşılacak ki O'na ulaşılacak.

Tünel gizli olduğu için şeytan oraya ulaşamıyor. Cenâb-ı Hakk'da seçtiği kulunu oradan çekiyor. İşte kurtuluş yeri burası. Nasıl? Kimi kurtarmayı murat ettiyse, buradan ulaşır, buradan gidilir.

Tekâmüliyet an be andır. Allah-u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri'nin tecelliyâtı birden inse kalp almaz, ilim anlaşılmaz. O mahlûkata lokma lokma tecelli ede ede hakikatleri göstere göstere tekâmül ettirir.

An be an, an be an tekâmüliyet. Ta ki ne zamana kadar? Âyân-ı sabite de yok oluncaya kadar. Âyân-ı sabite bir zerre. O zerre nefes alacak ki, sen kendinin hiç olduğunu bileceksin, almış olduğun nefesin sahibini görmüş olacaksın. Âyân-ı sabite'nin ne hükmü var? Bir zerre. Demek ki Var'ı göremeyişimize varlığımız mani oluyor.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |