İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

Allah-u Teâlâ’nın Sevgilileri’nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (44) Seyyid Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- (1) Bayrağı İndirilemeyen ve Askeri Mağlûp

HÂTEM-I VELI

Seyyid Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- (1)


Allah-u Teâlâ’nın Sevgilileri’nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (44)

 

Seyyid Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- (1)

 

Bayrağı İndirilemeyen ve Askeri Mağlûp Edilemeyen
"Velîlerin 'Azîm'i"nin Vasıfları:

Tasavvuf târihinin yetiştirdiği mümtaz ve müstesnâ şahsiyetlerden olan Seyyid Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri (ö. 561/1166), "Fethu'r-Rabbânî" adlı eserinde Hâtemü'l-evliyâ'nın vazîfesini, yapacağı mücâdelenin mâhiyetini ve hakikat ile dalâlet arasında bir berzah olarak gönderileceğini ifşâ etmiştir. Hazret'in bu ifşaatları ve açıklaması şöyledir:

"Kim ki bu hâle ererse, artık Azîz ve Celîl olan Allah'ın kapısından onu hiçbir engel alıkoyamaz. Bayrağı indirilemez." Bu ifşaatlarında üç nokta var:

O Hakk tarafından gönderilmiştir, Hakk onu destekliyor. Onun içindir ki onu kimse mağlûp edemez. Ona öyle bir bayrak verilmiştir ki, o bayrak "Nübüvvet bayrağı"dır, onu o taşıyor.

Hadis-i şerîf'te Hazret-i Mehdî'den evvel "Siyah bayraklılar"ın çıkacağı beyan buyuruluyor; "Siyah bayrak" Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e âittir, o bayrağı o taşıyor.

"Askeri mağlûp edilemez, Hakk'ı haykıran sesi susturulamaz."

Allah-u Teâlâ onu desteklediği gibi, askerini de, ordusunu da destekliyor.

Bu husus şu Âyet-i kerime'nin şümûlüne girer:

"Ey Peygamber! Allah sana da, sana tâbî olan mü'minlere de yeter." (Enfâl: 64)

O'nun öne sürdüğünü kimse engelleyemez!

"Tevhîd kılıcı için bir hudud çizilemez."

Allah-u Teâlâ öyle geniş, öyle hudutsuz bir irşad ihsân buyuracak ki, kılıcını her tarafa sallayacak. Lütfu ile onu öyle hâllendirmiş ki, kendi lütuf teceliyâtından başka içindekileri hep atmış ve attırıyor. Zâhirî kılıç kâfiri keser, İslâm neşv-ü nemâ bulur; bu kılıç ise yabânîleri keser, hakîkat neşv-ü nemâ bulur.

"İhlâs adımları yürümekle yorulmaz." O, O'nun tecelliyâtı ile yürür, Hakk'tan gelen azîm onu yürütür. Allah-u Teâlâ onda rızâ-i İlâhî'den gayrı ne gâye, ne maksat, ne menfaat, hiçbir şey bırakmamış…

"Hiçbir iş ona güç gelmez."

Allah-u Teâlâ ona öyle bir azîm ve öyle bir irâde vermiş ki, Allah-u Teâlâ onu desteklediği için, o azamet ile her güç iş kolay geliyor.

"Hiçbir kapı önünde kapalı durmaz, açılınca da kapanmaz."

Nitekim bu ilmin dünyânın her tarafına yayılışının sebebi ve sırrı budur. Allah-u Teâlâ ona öyle tecellî etmiş, azîmle yöneldiği zaman, hangi kapı olursa olsun açılıyor. Hiçbir kapı kapalı kaldı mı? Ecnebî devletleri de kapıları açtı… Bunu kim yapabilir? Milyarlar sarf etsen buna muvaffak olabilir misin? Bu O'nun lûtfudur, hiçbir kapı kapalı kalmıyor, her kapı açık…

"Bütün kapalı kapıların kanatları uçuşur, bütün yönler açılıyor." İlâhî bir lütuftur bu, başka bir şey değil; Allah-u Teâlâ öyle murad etmiş…

"O Hakk Teâlâ'nın huzûruna varıncaya kadar, hiç kimse onu durdurmaya güç yetiremez."

Bu, Habîb-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'i hiç kimse durduramadığı gibi; onu da hiç kimsenin durduramayacağının ifşaatıdır.

"Rabb'inin huzuruna vardığı an, O da ona lûtfeder, ikramlarda bulunur. Onu kendi hücresinde uyutur; lütuf ve fazlından yedirir, ülfet bâdesinden içirir. Bunları bulduktan sonra, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırına gelmeyen hârikulâdelikleri görür."

O âlem bambaşka bir âlemdir, izâha lüzum yok. Bu bir esrâr odasıdır. Onu kendi hücresine aldığı zaman ona neler ihsân edeceğini yalnız Allah-u Teâlâ ve o bilir, başka kimse bilmez. Çünkü perde konmuş, bu hususta akıl ve ilim işlemez!

"Hakk Teâlâ'nın fazlını, keremini bulduktan sonra, o büyük insan halk arasına yine katılır."

Allah-u Teâlâ onun işini bitirir ve onu alır; fakat izniyle tekrar yürütür. Yâni hükmünü bitirdiği, onu aldığı hâlde ikinci defâ tekrar irşâda sürer. Meselâ; bir ampule cereyan geldiği zaman, göz fark edemese de o yanıp sönmektedir. Sen söndüğünü görmüyorsun da hep yandığını zannediyorsun!..

Bizim de O dilediğinde müddetimizi bitirir, tekrar diriltir; bu sık sık olur da kimse bu sırrı bilemez. Bunlar çok gizli şeylerdir, bu noktada kimsenin aklı çalışmaz! Açık söylüyor: Onun müddeti bitmiştir, onu bu lûtfa mazhar etmiştir; birinci vazîfesini bitirdikten sonra tekrar yeniden bir irâde verir, tekrar yeniler ve irşad için vazîfeye sürer. Nitekim insanda hücreler ölüyor, Allah-u Teâlâ onları tekrar yeniliyor; işte bu da onun gibidir.

"Sebebi; onlara hidâyet yolunu göstermesi ve mülk sâhibi kılmasıdır. Çünkü o kul, sonsuz mânevî bir mülke sahiptir." O öyle murâd etmiş, öyle olmuş! Kimisinin tarlası olur, kimisinin çiftliği, kimisinin memleketi, kimisinin devleti olur. Allah-u Teâlâ kimisine havuz vermiştir, kimisine göl, kimisine deniz, kimisine de deryâlar vermiştir.

"Bu Allah'ın fazl-u ikrâmdır, kime dilerse ona verir. Allah büyük lütuf sâhibidir." (Cum'a: 4)

Her lütuf O'nun, her lütuf O'ndan…

"Ulaşmış olduğu mertebelerin bereketiyle diğer insanlara feyz saçar, rehberlik ve hidâyet öncülüğü eder. O öyle bir kuldur ki; Hakk'a vâsıl olmuş, O'nu görmüş ve mâsivâ denen Hakk'ın Zât'ından gayrı şeyleri bilmiştir."

Hakk'a vâsıl olunca onun işi bitiyor orada, ondan sonra yeni bir irşad için tekrar ileriye sürüyor.

"Artık işi halkla uğraşmaktır. Yerine göre halkın tepesine bir tokmak olur, hakk olanla bâtıl olanı birbirinden ayırt eder." Bu İlâhî bir lütuftur; "Bu hakktır, bu bâtıldır!" diye rahat ayırt eder.

"Onları Azîz ve Celîl olan Allah'ın katına götürmek için bir elçi, bir kılavuz olur."

Elhamdülillâh… Bu hususu Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle beyan buyurmuşlardır:

"Muhakkak ki ümmetimden cennete yetmiş bin veya yedi yüz bin kişi girecek, öyle ki, sondakiler girmeden öndekiler girmeyecektir (Saf halinde girecekler). Yüzleri ayın on dördü gibi olacaktır." (Buhârî, Tecrîd-i sarîh: 1344)

Onlar da işte buna işâret ediyorlar.

"Bu zâta melekût âleminde 'Azîm', yâni 'Büyük kişi' ismi verilir."

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"Her birine âlemlerin üstünde meziyetler verdik." (En'âm: 86)

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimiz'i bütün âlemlere duyurduğu, fazîlet ve meziyetlerini bildirdiği gibi, ona da âlemlerin üzerinde meziyetler vermiştir.

Melekût âlemi her şeyi dünyâdakilerden daha iyi bilir. Onların aynası açık, her şeyi görür. Dünyadakiler ise yanındakini bile göremezler. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'i Ebû Cehil görebildi mi? Amcası Ebû Leheb görebildi mi?

Fakat âlemleri onun nûrundan yarattı;

"Sen olmasaydın, felekleri yaratmazdım." buyurdu. (Aclûnî, "Keşfü'l-Hafâ", II, 164)

"Bütün halk onun kalbinin ayakları altında durur ve onun gölgesinde gölgelenir."

Allah-u Teâlâ onun hılkiyâtının öyle yapmış; öyle bir rûha, öyle bir varlığa sâhip kılmış ki, onu O yükselttiği için diğer insanlar ona erişememiştir. Meselâ bir ışık ne kadar yanarsa yansın güneşin ışığına erişebilir mi? Erişemez! Güneş ışıkları her tarafa sirâyet ediyor, amma hiçbir şey güneşe sirâyet edemiyor.

Nitekim İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri buyuruyorlar ki:

"Onun hidâyetinin ve irşâdının nûru, güneş ışıkları gibi o istese de istemese de herkese gelmektedir. Fakat istediklerine daha çok gönderir." (260. Mektup)

Hâlbuki bütün bunlar Allah-u Teâlâ'nın irâdesiyle olmaktadır. Mahlûkun hiçbir hükmü yok, O öyle tecellî ediyor.

"Bu hâlleri işitip heyecâna kapılma!.." (60. Meclis)

Bu böyledir; Allah-u Teâlâ böyle murâd etmiş, böyle olmuş. Sen burada tereddüt geçirme!..

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |