İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

Allah-u Teâlâ’nın Sevgilileri’nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (24) Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- (13)

HÂTEM-I VELI

Şeyhü’l-Ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- (13)


Allah-u Teâlâ’nın Sevgilileri’nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (24)

 

Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- (13)

 

Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri "Hâtemü'l-evliyâ" olan zâtın makam ve mertebesini, Allah katındaki ulviyyetini ve Evliyâullah Hazerâtı arasındaki yüce mevkîini beyân etmek maksadıyla yazdığı "Ankâ'-i Muğrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-Evliyâ' ve Şemsü'l-Mağrib" adlı eserinde, onunla ilgili bir müşâhadesini şöyle nakletmektedir:

"Ben, sona erdirme ve sıdk imamlığına oturmuş bir şekilde, 'Hatm-i evliyâullâh'la; yâni 'Allah velîlerinin Hatm'i' ile buluşup görüştüm. Onun hudutlanmış olan sırrı benden kaldırıldı. Ben onun elini kabul etmekle emrolundum. Onun Sıddîk'a ve sıdkı ile sâdık olandan daha aşağıda bulunan Fârûk'a karşı çok mütevâzî olduğunu gördüm. Onun kulak tarafının hizâsında durdum, kulağıma ilkâ ettiği şeye işitip mülâkî oldum. Önünde neşredilip açılmış bir 'bayrak' vardı.

Onun 'Hâtem'i;

'Nûr üstüne nûr.'du.(Nûr: 35)" ("Ankâ'-i Muğrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-Evliyâ' ve Şemsü'l-Mağrib", Süleymaniye Ktp. Şehid Ali Paşa, nr.: 1287, vr. 14a-14b)

Şeyhü'l-Ekber -kuddise sırruh- Hazretleri'nin; "Ben onun elini kabul etmekle emrolundum." buyurmasında ne büyük sırlar var! O ki Allah-u Teâlâ'nın sevdiği ve seçtiği bir velîsidir; "Şeyhü'l-ekber" olduğu halde onun elini kabul etti. Burada bir "husûsiyet" olduğu anlaşılıyor, bu da "Allah-u Teâlâ'nın halîfesi" olması hasebiyledir.

Bu sözün mânâsı; "Allah-u Teâlâ bana emretti, bağlandım; siz de bağlanın!" demektir.

O ki "Onun elini kabul etmekle emrolunduğunu" beyan buyurursa, artık siz de gerçeği buradan anlayın ve duyacağınız incelikler karşısında dimağınızı çalıştırmayın! Burada ilim ve akıl çalışmaz; zîrâ bu zât-ı âlîye "Şeyhü'l-ekber" denilmektedir. Bu ilâhî bir ihsandır, bir lütuftur; mahlûka âit değildir. O murad ettiğini yapar!..

Zâten "Siyah Bayraklılar"ın fazîleti de buradan geliyor.

Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerîme'sinde:

"Yarışanlar bulun için yarışsınlar, (imrenenler buna imrensinler!..)" buyuruyor. (Mutaffifîn: 26)

Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri "Hâtemü'l-evliyâ"nın elini kabul etmekle emrolunmasının mânâ ve hikmetini ise "Ankâ'-i Muğrib"de şöyle açıklıyor:

"Hakk Teâlâ en büyük imamı vâr ettiği vakit, evvelkilerin de tâbî olduğu kimse olur.

Nitekim şöyle buyurmuştur:

'Sana biât edenler ancak Allah'a biât etmiş olurlar. Allah'ın eli onların eli üzerindedir.' (Fetih: 10)

Bu makâma büyük seçkin Peygamber'den sonra Hatmü'l-evliyâ'dan başkası erişemez." ("Ankâ'-i Muğrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-Evliyâ' ve Şemsü'l-Mağrib", Şehid Ali Paşa, nr.: 1287, vr. 460)

Bunun da hikmeti; gerek Hâtemü'l-enbiyâ ve gerekse Hâtemü'l-evliyâ, Âdem Aleyhisselâm halkedilmezden evvel halkedilmişlerdir. Onların nurunu o zaman koymuş, Resulullah Aleyhisselâm'a tâbî etmekle de yaklaştırmıştır.

O ki Allah-u Teâlâ'nın sevdiği ve seçtiği velîsidir, buna rağmen: "Ben onun elini kabul etmekle emrolundum!" buyuruyor. Onun "el alması" demek, bütün Ekberiyye tarîkatının el alması demektir ve bu "el alma" emri yalnız Ekberiyye'ye şâmil değildir, umûma şâmildir.

Görüldüğü üzere Hazret, biât Âyet-i kerîme'sini de ileri sürüyor. Bu Âyet-i kerime ilâhî bir emir ve hükümdür; bu hükme riâyet edenler Allah-u Teâlâ'nın emrine riâyet etmiş olur, fakat bu emr-i İlâhî'ye uymayanlar, iblisin karşı geldiği gibi Allah-u Teâlâ'nın emrine karşı gelmiş olur ve bu gibi kimselerin kurtulmaları da o nispette zordur.

Nitekim Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:

"Yolunu bu ülkeye vardırmayan kurtulamaz, amma Allah başka türlü emretmiş ise bir şey de denemez. Allah'ın doğru yolu gösterdiği kimselere kimse şaşmaz!" ("Fütûhü'l-Gayb"; 33. Makâle'den)

Onun "evvelkilerin de tâbî olduğu kimse" olması; malûmunuz olduğu üzere Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz evvelkilerin de tâbî olduğu kimseydi.

Bir Hadîs-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:

"Eğer Mûsâ sağ olsaydı, bana uymaktan başka yol bulamazdı." (Ebu Dâvud)

Bu da böyledir, O öyle murad etmiştir. O en büyük imamı var ettiği zaman ikinci bir imam olamaz; bütün imamları bir imama bağlamak sûretiyle ona biât edilmesini emretmiştir. Onun hikmetini O bilir.

Âl-i İmrân sûre-i şerîf'inin 81. Âyet-i kerîme'sinde beyan buyurulduğu üzere; Allah-u Teâlâ gönderdiği peygamberlerine Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm'dan bahsetmiş, eğer onun zamân-ı saâdetlerine erişirlerse mutlakâ ona îmân edip yardım edeceklerine dâir kesin söz almıştır. Vazîfedâr olduğu için o söz ona da intikal eder, vekîline de şâmildir. Şu bir gerçektir ki, bütün Evliyâullâh bütün güçleriyle yardım ediyorlar da kimse farkında değildir!..

Allah-u Teâlâ Yahyâ Aleyhisselâm'a vahyederek, Son Peygamber'in ümmetinden olan bu büyük zâtı müjdelemiş ve şöyle buyurmuştur:

"İzzet ve celâlime yemin ederim; ben onu öyle bir gönderişle göndereceğim ki, Nebîler ve Resuller dahî ona gıpta edecekler!"

Onun Resulullah Aleyhisselâm'ın değil, O'nun halîfesi olduğu buradan da bellidir.

O'na gıpta etmelerinin sebebi ve hikmeti ise; onu Allah-u Teâlâ gönderdiği, irşâdını O yaydığı ve bu "Nûr"u bütün dünyaya O sirâyet ettirdiği içindir.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |