İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

HÂTEM-İ VELİ HAKKINDA RESULULLAH -SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM- EFENDİMİZ’İN HADİS-İ ŞERİF’LERİ VE ONA VÂRİS OLAN VEKİLLERİNİN İFŞAATLARI (39)

HÂTEM-İ VELİ

CÜNEYD-İ BAĞDÂDÎ -kuddise sırruh-


HÂTEM-İ VELİ HAKKINDA
RESULULLAH -SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM- EFENDİMİZ’İN HADİS-İ ŞERİF’LERİ VE ONA VÂRİS OLAN VEKİLLERİNİN İFŞAATLARI (39)

 

CÜNEYD-İ BAĞDÂDÎ -kuddise sırruh-

 

Bağdat’ta dünyaya gelen Cüneyd -kuddise sırruh- Hazretleri, küçük yaşta tahsile başladı. Şer’i ilimleri iyice öğrendikten sonra kendini zühd, ibadet ve tasavvufa verdi. Dayısı Serî es-Sakatî -kuddise sırruh- ve Ebu Hamza -kuddise sırruh- gibi zâtların sohbetlerinde bulundu. Başta dayısı olmak üzere çevresinde büyük mutasavvıfların bulunması, onun küçük yaşta tasavvufa yönelmesine sebep olmuştur.

Hâl ve ilmi o kadar mükemmel bir şekilde kendisinde birleştirmişti ki; onu gören hâlinin ilminden üstün, sohbetini dinleyen ilminin hâlinden üstün olduğu kanaatine varırdı. Edipler onun sözlerinden, filozoflar fikirlerinden, kelâmcılar ilminden faydalanmak için etrafında toplanırlardı. Kendisine “Seyyidü’t-Tâife” ünvanı verilmişti. İpek ticaretiyle meşgul olurdu, dükkanında perde ile ayırdığı bir köşede ibadetine devam ederdi.

Tanınmış birçok mutasavvıflar onun müridi ve halifesi olmuştur.

Cüneyd-i Bağdadî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin görüşleri hem kendi mektupları hem de kaynak eserler yoluyla günümüze kadar ulaşmıştır.

Düşüncelerini ifade etmek için söylediği sözleri son derece kapalıdır. Bazı duygu ve fikirlerini remiz ve işaretlerle anlatmayı tercih etmiştir. Muhyiddin İbn’ül Ârabî -kuddise sırruh- Hazretleri bile onun bazı sözlerini anlamadığını söylemektedir. Bunun da sebebi yaşadığı derin halleri ifade etmekte kelimelerin yetersiz kalmasıdır.

“Elmunkızu Mine’d-dalâl” adlı eserinde belirttiğine göre İmâm-ı Gâzâlî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin tasavvufa yönelmesine sebep olan Hazret, ölüm döşeğinde iken oturarak namazını kılmış, virdiyle meşgul olurken ruhunu teslim etmiştir.

Cenaze namazında altmış bin kişinin bulunduğu rivayet edilir.

Tevhid’in En Son Mertebesi:

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri ile aynı devirde yaşayan velilerden olan Cüneyd el-Bağdâdî -kuddise sırruh- Hazretleri Hâtem-i veli’nin ferdiyet mertebesindeki tecelliyâtına işaret ederek; onun bu makamda nefsinden, hissinden ve irâdesinden tamamen fânî olup Tevhid denizinde boğulacağını ifade etmiştir:

“Bil ki; halk arasında tevhid, dört mertebe üzere bulunmuştur:

1- Birinci mertebe avamın tevhididir.

2- İkinci mertebe ilm-i zâhirin hakikatine ermiş (zâhir ilimde iyi yetişmiş) kimselerin tevhidi.

3-4- Üçüncü ve dördüncü mertebe de mârifet ehli olan havassın tevhididir.

Avamın tevhidi, başka rabler, putlar, zıdlar, şekiller ve Allah’a benzerler görmemek suretiyle Allah’ın birliğini ikrardır. Fakat bu tevhidde Allah’tan başkasından korkmak ve umma vardır. Bu tevhid de iyidir, zira Allah’ın vahdâniyyeti ikrar edilir ve dini emirlere itaat edilir.

İlmi zâhirde iyi yetişmiş kimselerin tevhidi: Başka rabler, putlar, ortaklar, benzerler v.s. görmemek suretiyle vahdâniyyeti ikrar, bunun yanında zâhiri emri tutmak, nehiyden kaçmaktır. Fakat bu fiillere imtisal, onların arzu ve korku, emel ve tama gözelerinden çıkmaktadır (bundan dolayı yaparlar). Fiillerdeki tahkik hakikati, ikrarı tasdik hakikatindendir (yani tevhidi ikrar ettikleri için bu fiilleri yapmaktadırlar).

Havass tevhidinin ilk mertebesi: Hiçbir benzer görmemek suretiyle vahdâniyyeti ikrar, bunun yanında zâhir ve batındaki emre imtisal, Allah’tan başka hiçbir şey arzu etmemek ve O’ndan başkasından korkmamak. Bu ikrarları ve amelleri, Cenâb-ı Hakk’ı yanlarında görmek ve emirlerine uymayı gerekli bilmekten ileri gelir.

Havass tevhidinin ikinci mertebesi ise şudur: Bu mertebede olan seçkin kul, Allah’ın önünde ferdiyetsiz bir varlık, bir hayaldir. Allah ile kendisi arasında ikinci birşey yoktur. Onun üzerinde Allah’ın tedbir tasarrufları, Allah’ın kudretinin hükümlerine göre cereyan eder (Allah onu istediği gibi idare eder). O, tevhid denizlerinin derinliklerine batmış, yok olmuştur. Ne nefsinden haber vardır, ne Hakk’ın dâvetinden, ne de ona uymaktan. Allah’a yaklaşmanın hakikatinde O’nun gerçek vahdâniyyetine ermiş, hissi, hareketleri gitmiştir. Allah ondan ne isterse onu onda yapar. Bundaki ilim şudur (yani bunun ilmi izahı şudur): Kulun sonu evveline (ilk varlığına) döner. Olmazdan (dünyaya gelmezden) önceki hayatına döner, öyle olur. Bunun delili de Allah Zülcelâl’in şu sözüdür:

“Hani Rabb’in Âdem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkarıp almıştı ve onları kendi nefislerine karşı şâhit tutmuştu. ‘Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?’ demişti. Onlar da: ‘Evet Rabb’imizsin, buna şâhidiz.’ dediler.” (A’râf: 172)

Bu zamanda var olan kimdir? Var olmazdan önce nasıl var olabilir? Saf, hoş ve mukaddes ruhlardan başkası mı cevap verdi Allah’ın sorusuna? Bunlar, Allah’a, yine Allah’ın nüfuzlu kudreti, ve kâmil iradesiyle cevap vermiş değiller miydi? İşte şimdi de o olmazdan önceki varlıkları gibi oldu. İşte bu, Vâhid’i tevhid eden muvahhidin tevhidinin en son mertebesidir. Onun kendi ferdiyeti gider.” (Resâilü’l-Cüneyd)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |