İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

EVLİYÂ-İ KİRAM -Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI’NIN “HÂTEMÜ’L-EVLİY” HAKKINDAKİ BEYAN ve İFŞAATLARI (82) Elvân-ı Şîrâzî -kuddise sırruh- (2)

HÂTEM-I VELI

Elvân-ı Şîrâzî -kuddise sırruh- (2)


EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI’NIN
“HÂTEMÜ’L-EVLİY” HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (82)

Elvân-ı Şîrâzî -kuddise sırruh- (2)

 

Şeyh Elvân-ı Şîrâzî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Terceme'-i Gülşen-i Râz"ında yer alan ve "Hâtemü'n-nübüvve" ile "Hâtemü'l-velâye"nin zuhurunu ve bu iki "Hâtem"in peygamberler ve velîler arasındaki durumunu açıklayan esrârengiz ifşaatlarına kaldığımız yerden devam ediyoruz.

 

"Hatemiyyet Kandili"nden
Dağılan Muhammedî Nûr:

Elvân-ı Şîrâzî -kuddise sırruh- Hazretleri "Terceme'-i Gülşen-i Râz" adlı eserinde, henüz cismî varlıkları yaratılmadan önce, nübüvvet ve risâlet nûrlarının peygamberlere Hâtemü'l-enbiyâ'dan, velâyet nurlarının da velîlere Hâtemü'l-evliyâ'dan verildiğini ve bu nurların nihâyetinde dönüp dolaşıp yine asıl sâhiplerinde zuhûr ettiğini nazmetmek üzere; "Bu temsîl Nübüvvet mir'âtınuñ (aynasının) beyânındadur ve dâhî bu Hadîs'üñ ma'nâsı mütezemmin (yerleşik)dür kim: 'Küntü nebiyyen ve Âdeme beyne'l-mâ'i ve't-tîn' ('Âdem su ile toprak arasında iken ben peygamberdim.') ve dâhî: 'Ve Âdeme ve min dûnihî tahte livâyî. Lâ fahr, el-fakru fahrî' ('Âdem benim bayrağım altındadır, bunu övünmek için söylemiyorum. Ben fakirliğimle övünürüm!')" cümlesini zikrettikten sonra şöyle buyurmuştur:

Irâk düşse geceden şemsin(1) nûrı

Hemân zâhir olur subhuñ(2) zuhûrı.

 

Güneş seyr idüb irse istivâya

Olur öyle varıcak ol araya.

 

Eger devr itse yine çarh-ı a'zâm(3)

Olur 'asr-ı evvel(4) ândan-soñra ahşam.

 

Resûl'üñ nûrıdur hurşîd-i enver(5)

Kim, ânuñ mazharıdur her peyamber.

 

Gahî ol nûrı Mûsâ'dan göründi

Gahî Âdem'le 'Îsâ'dan göründi.

 

Cihân târîhin okursan ser-â-ser(6)

Bilinür saña cümle mertebeler.

 

Buna kâyil-dürür(7) mecmû'-ı 'âlem(8)

Ki, güneşden görinür gölge her dem.

 

Bu gölgâler merâtibdür kamusı(9)

Kimisi 'Îsâ'dur kimisi Mûsî.

 

Ne gölgâ kim güneşden öñ görine

Merâtib olur ol Mi'râc-ı Dîn'e.(10)

 

Olıcak seyr şems-i Mustafâ'ya

Hemân geldügi gibi ol istivâya.

 

Ki, her bir zıllı zulmetden mu'ayyen(11)

Görinen Mustafâ'dur hûr-ı rûşen.(12)

 

Çu hatt-ı istivâda rast(13) durdı

Yoğ-idi gölgâ, her yanında dürrdi.(14)

 

Çu kıldı Hakk sırâtında ikâmet

Dutardı 'Fe'stekim'(15) emriyle kâmet.

 

Yaratmamışdı ânda sâye(16) Hâlık

Bu sâye kim ola ânda karânık.

 

Ol aydınlıkdur, ânda yok siyâhî

Zehî nûr-ı Hüdâ, zıll-ı İlâhî.(17)

 

Ol eyle nûrdur kim yok karası

Ânuñ-çün maşrık-u mağrib(18) arası.

 

Âña kıble olupdur ol sebebden

Ki, zâtı garkdur nûr-ı Çalab'dan.(19)

 

Eliyle kıldı şeytânı müsülmân

Ânuñ-çün sâyesin Hakk kıldı pinhân(20)

 

Merâtibde(21) degül ânuñ durağı

Merâtib üzeredür ânuñ ayağı.

 

Ganî'dür halkuñ ol ser-mâyesinden

Ki, halk olmışdur ânuñ sâyesinden.

 

Kamu hâk(22) ehlinüñ nakdi-vü sûdı(23)

Ne nakdi-sûdı, belki hep vücûdı.

 

Ânuñ zıllından oldı cümle mevcûd

Zehî kân-ı sa'âdet, ma'den-i cûd.(24)

 

Vilâyet kim cihâna sâye saldı

Bu şevki hep ânuñ Nûr'ında dürdi.

 

Cihânı nûr-ile tutdı ser-â-ser

Âña şark-ile garb(25) oldı berâber.

 

Meger bir Nûr-dürür ol musavver(26)

Kim, ânuñ sâyesidür hem peyamber.

 

Peyamberler kim öñ geçdi cihândan

Resûl'üñ gölgesidür ol zamândan.

 

Kopar 'âlemler ânuñ ümmetinden

Kim; anlar, şerh iderler her metinden.

 

Olur ânlarda her maksûd hâsıl

Düşerler her nebîlere mukâbil.

 

Zehî(27) şems, zehî sâye, zehî şevk

Zehî Nûr, zehî ışk, zehî zevk.

 

Nübüvvetde Nebî çün oldı ekmel

Ânuñ her bir velîsi oldı efdâl.

 

Velîler var Muhammed ümmetinde

Ki, oturur peyamberler katında.

 

Nübüvvet var, vilâyet Mustafâ'da

Bu iki cem' olupdur bir-arâda.

 

Kamudan evvel Nebî idi mukaddem(28),

Ki, âb-u kil(29) arasındaydı Âdem.

 

Nübüvvetdür Nebî'de bahr-i zâhir(30)

Ki, çıkar ândan envâ' cevâhir(31)

 

Nübüvvet bahri çün kim cûş urdı(32)

Peyamberler bu cûşa gûş urdı.(33)

 

Bu deryâdan çoğ ırmağlar dağıldı

Peyamberlerde her biri yığıldı.

 

Akıtdı her biri ândan bi kârın

Sordı ânuñ-ile keşt-i zârın.(34)

 

Bular ırmak Nebî, deryâya beñzer

Nebî güneşdür, ânlar aya beñzer.

 

Bûlaruñ Şer'i-vü dîni, tarîk'i(35)

Hakk'uñ yolına gider her farîki(36)

 

Resûl'üñ fer'inüñ hep cüzleridür(37)

Bu Hurşîd'üñ olar yıldızlarıdur.

 

Nübüvvet Mustafâ'nuñ oldı mutlak

Bûlar ânuñ fürû'ıdur 'ale'l-Hakk.(38)

 

Peyamberler cemî'(39) Mustafâ'dan

Kerem umarlar ol Kân-ı safâdan.(40)

 

Peyamberler ki, vardur Mustafâ'suz

Hüdâd'dan nesne almazlar, budur söz.

 

Bûlara Mustafâ olur vesîle

Keremler eyler ânuñ kamusıyla.

 

Vilâyet-i Mustafâ'da kim vâr idi

Derûnında ânuñ bir cevher idi.

 

Çu, rûşen itdi Hakk bu şeb-i çırâğı(41)

Velîler yakdı ândan hep çerâğı.(42)

 

Velîlerde ulu iki velîdür

Kim, Allâh'uñ bûlar ulı kulıdur.

 

Ânuñ biri Nebî'yle hemdem(43) olur

Vilâyet'de Nebî'ye mahrem olur.

 

Derûnında Nebî'nüñ mazhar oldı

Deñizinde ânuñ bir gevher(44) oldı.

 

Resûl'üñ bâtını âyînesidür(45)

Kıyas itgil kim ânuñ ol nesidür?

 

Resûl'üñdür velîligine Hâtim

Şerî'at içre 'âmil-dürür 'âlim.

 

Bunuñ gibi velî bir dâhî olmaz

Ânuñ gibi bu milke kimse gelmez.

 

Velî olmaz cihânda bundan ulu

Verilmez bundan özgâye bu ulu."

 

("Terceme'-i Gülşen-i Râz", İBB Yazmalar Ktp., Osman Ergin Yzm., nr.: 863, vr. 31a-32b)

 

(1) şems: güneş. (2) subh: sabah. (3) çarh-ı a'zam: büyük küre, dünyâ. (4) 'asr-ı evvel: gündüz. (5) hurşîd-i enver: parlak güneş. (6) ser-â-ser: baştanbaşa. (7) kâyil: söyler. (8) mecmû'-ı 'âlem: bütün âlem. (9) kamu: hepsi. (10) Mi'râc-ı Dîn: Dînin merdiveni. (11) mu'ayyen: meydana çıkmış. (12) hûr-ı rûşen: nurların sâhibi. (13) rast: doğru. (14) dürr: aydınlık, ışıltı. (15) 'Fe'stekim': "Fe'stekim kemâ ümirte" = "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" (Hûd: 112) Âyet-i kerîme'sine işârettir. (16) sâye: kendisine ait olan şey. (17) zıll-ı İlâhî: İlâhî gölge. (18) maşrık-u mağrib: doğu ve batı. (19) "garkdur nûr-ı Çalab'dan": Sevgili'nin nûruna boğulmuştur. (20) pinhân: gizli-saklı. (21) merâtib: mertebeler. (22) hâk: toprak. (23) nakdi-vü sûdı: kârı ve kazancı. (24) "Zehî kân-ı sa'âdet, ma'den-i cûd": Sa'âdet kaynağının, lütuf mâdeninin ta kendisi. (25) şark ile garb: doğu ile batı. (26) musavver: tasvir edilen. (27) zehî: ta kendisi. (28) mukaddem: önce. (29) âb-u kil: su ve toprak. (30) bahr-i zâhir: apaçık bir deniz. (31) envâ' cevâhir: türlü cevherler. (32) "cûş urdı": kaynayıp taştı. (33) "gûş urdı": kulak verdi. (34) keşt-i zâr: gördüğü manzara. (35) tarîk: yol. (36) farîk: ayna. (37) "fer'inüñ cüz'leri": şûbesinden parçalar. (38) 'ale'l-Hakk: Hakk üzere. (39) cemî': hepsi. (40) Kân-ı safâ: Safâ kaynağı. (41) şebb-i çırâğ: talebenin yiğit olanı. (42) çerâğ: kandil. (43) hemdem: arkadaş, yoldaş. (44) gevher: cevher. (45) âyîne: ayna.


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |