İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

Allah-u Teâlâ’nın Sevgilileri’nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (41) İmâm Ebû Hamîd el-Gazâlî -kuddise sırruh- (1) Vahyin Peygamberlere İnişini Gören

HÂTEM-I VELI

İmâm Ebû Hamîd el-Gazâlî -kuddise sırruh- (1)


Allah-u Teâlâ’nın Sevgilileri’nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (41)

 

İmâm Ebû Hamîd el-Gazâlî -kuddise sırruh- (1)

 

Vahyin Peygamberlere İnişini Gören
ve Bütün İncelikleriyle İdrâk Eden Velî:

İmâm-ı Gazâlî -kuddise sırruh- Hazretleri "İhyâ'u 'Ulûmi'd-dîn" adlı eserinin "Birinci Kitâb"ının "İkinci Bâb"ında "Âhiret İlimlerinin Kısımları"nı anlatırken, vahyin inişinin müşahede edildiği ve bütün incelikleriyle idrâk edildiği has ve seçkin bir makamdan bahsederek, "Hâtemü'l-velâye" mertebesinin vasıflarına açıkça işâret etmiştir:

"Bu 'mükâşefe ilmi'; sıddîkların ve mukarreblerin (Allah'a yakın olanların) ilmidir. Bu ilim, kalp temizlendiği, bütün kötü sıfatlardan soyunup nûra döndüğü zaman elde edilen bir ilimdir.

O nûrlu halden birçok hususlar inkişâf eder, bu sâyede birçok şeyleri görür. Kişi daha önce o şeylerin isimlerini işittiğinden, icmâlen mânâlarını tahmin eder. Fakat kalbi nûr hâline geldiğinde, bütün bu mânâları idrâk eder, kendisine geniş ufuklar açılır. Hattâ Allah-u Teâlâ'nın Zât-ı Ulûhiyyet'ini, sıfatlarını, fiillerini, dünya ve âhireti yaratmasının hikmetini, âhireti dünyaya tercih edişinin hikmet ve sebeplerini eksiksiz bir şekilde anlamış olur. Aynı zamanda nübüvvetin, peygamberin, vahyin, şeytanın, melâike lâfzının ve şeytanlar sözünün mânâsını da bi'l-hakkın bilir. Yine meleğin peygamberlere nasıl göründüğünü, vahyin peygamberlere ne şekilde indiğini ve bunların keyfiyyetini bütün inceliklerine kadar anlar. Yer ve gök âlemlerinin sırrına vâkıf olur. Kalbin hallerini ve kalpteki şeytan ve melekler arasında geçen mücâdeleyi bütün açıklığı ile görür. Melekten gelen ilham ile, şeytanın vesvesesini ayırt edecek hassayı elde eder. Âhiretin, cennetin, cehennemin, kabir azâbının, sırat köprüsünün, mîzânın ve hesap gününde olacakların keyfiyyetini de apaçık bir şekilde bilir;

'Oku kitabını!.. Bugün hesap görücü olarak sen nefsine yetersin!' (İsrâ: 14) ve:

'Bu dünya hayâtı, bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Asıl hayat âhiret yurdundaki hayattır. Keşke bilselerdi!..' (Ankebût: 64)

Âyet-i kerîme'lerinin mânâsını hakkıyla anlar.

Ayrıca Allah-u Teâlâ ile karşılaşmanın, O'nun Cemâl-i bâ-kemâl'ine bakmanın ve O'na mânen yakınlaşmanın ne demek olduğunu da anlar. En yüce cemâatin arkadaşlığı ile hâsıl olacak saâdetin, melekler ve peygamberlerle berâber olmanın mânâsını da idrâk etmiş olur." ("İhyâ'u 'Ulûmi'd-Dîn", 1. Kitab, 2. Bâb. "Âhiret İlimlerinin Kısımları" mevzûsundan naklen)

Evliyâullâh'tan her birinin "Hâtemü'l-velâye" hakkında ayrı ayrı beyânı olduğu gibi, "Hâtemü'l-velî" hakkındaki bu noktaya da İmâm-ı Gazâlî -kuddise sırruh- Hazretleri parmak basmışlar ve:

"Bu 'mükâşefe ilmi'; sıddîkların ve mukarreblerin (Allah'a yakın olanların) ilmidir." buyurmuşlardır.

Bu, yalnız onlara mahsus bir ilimdir.

"Bu ilim, kalp temizlendiği, bütün kötü sıfatlardan soyunup nûra döndüğü zaman elde edilen bir ilimdir."

Daha doğrusu verilen, ihsân edilen, ikrâm edilen bir ilimdir.

Bu söz, görerek ve bilerek söylenen bir sözdür. Allah-u Teâlâ onu birçok sırlara muttalî kılmış…

"Sıddîklar"ın vasfı nedir?

Allah-u Teâlâ onu bütün yarattıkları ile kendisi arasında muhayyer bıraksa, o Allah-u Teâlâ'yı tercîh eder. İkincisi; bir canı değil, bin canı da olsa, canlarını O'na kavuşmak için O'nun yolunda fedâ etmek ister.

"Mukarrebler"in vasfı nedir?

Allah-u Teâlâ'nın, içinde olduğunu görebiliyorsa; kendisinin bir perdeden, bir maskeden ibâret olduğunu görebiliyorsa, o şekilde Allah-u Teâlâ ile ünsiyet edip mülâkât yapabildiği zaman o "mukarreb" olur.

Bu ancak onlara mahsustur, başkalarına şâmil değildir ve bu sırrın hakîkatini de onlardan başka bilen olmaz.

Hakikatin özü:

Hazret-i Allah ile olmaya, Allah'tan gayrısını dünya bile olsa, zerre kadar görmemeye "Firâr-ı ilâ'llâh" denir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerîme'sinde:

"Allah'a kaçınız!.." buyuruyor. (Zâriyât: 50)

Bütün dünya elbise olsa, onu da ziynetiyle, her şeyiyle sana verip giydirmek isteseler, ondan aslandan kaçar gibi kaçıp Allah-u Teâlâ'ya sığınırsın; çünkü "Firâr-ı ilâ'llâh"tasın!.. Gönlün bir zerre miktârı dahî olsa orada kalırsa, orada değilsin. İşin özü budur.

Bu ölçü "Yaratan" ile "yaratılanlar"ın bir mihengidir, kişinin derecesi burada belli olur. Bu husus lâf işi değildir!.. Buraya hiçbir düşünce giremez, hiçbir kimse de giremez!..

"Sıddîklar" üç kısımdır:

1. "Sıddîk-ı Ekber" Bu makam, Hazret-i Ebu Bekir Sıddîk -radiyallahu anh- Efendimiz'e âittir.

2. Allah-u Teâlâ'nın has kulları olan "Mukarreb sıddîklar",

3. Sözünde sadık olan "Sıddîk"lar.

"Sıddîklar" ve "Mukarrebler" bu hâle nasıl ulaşırlar?

Ulvî olan ruh, bu karanlık cesetle birleşince yedi perde ile aslî hâlinden perdelenmiştir. Bu perdelerden her birine "Nefsin dereceleri" veya "makamları" denir. Bunlar; "Emmâre", "Levvâme", "Mülhime", "Mutmainne", "Râziye", "Mardiyye" ve "Sâfiye"dir.

Bu yedi perde yedi elbisedir; kişi seyr-i sülûk yolunda ilerledikçe bu elbiseler bir bir kaldırılabilirse, "Sâfiye makâmı"na çıktığı zaman Hakk'a varmış olur ve:

"Yere-göğe sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım." (Keşfü'l-Hafâ: 2256)

Kudsî Hadîs-i şerîf'inin tecelliyâtına erer. İlmin sonu Hakk'a varmaktır, tecelliyât-ı İlâhî'nin sonu yoktur.

Meselâ denize düşen bir insan, canını kurtarmak için üzerindeki elbiseyi attığı gibi; hakikat deryâsına düşen bir insan da imanını kurtarmak ve Hakk'a kavuşmak için beden elbisesini atmaya çalışır. "Sâfiye"ye çıktığı zaman kalp üzerindeki perdeler atılmış, bir tek ten elbisesi kalmış olur. Ondan sonra ibâdet ve taat sâyesinde ten elbisesi ne kadar incelirse, içindekinin o kadar tecelliyâtına mazhar olmaya başlar.

Bu lütuf deryâsına alınanlardan ten elbisesi, vücud içindekine öylesine yapışır ki;

"İçinizde!.. Görmüyor musunuz?" (Zâriyât: 21)

Âyet-i kerîme'sinin tecelliyâtına mazhar olur ve içindeki Hazret-i Allah'ı görür. Gerek kendisinin, gerekse kâinâtın bir perdeden ibâret olduğunu da görür.

"Ehl-i Hakk" Hakk ehlini tanır, halk ise tanımaz; yâni onu ancak "Hakk ehli" anlar, "halk ehli" anlamaz. Meselâ bin küsür sene evvelki zâtlar görüp tanıdığı gibi, dünyada da o hâle yakın bir hâle erenler, onun Hakk ile olduğunu sezer ve bilirler.

Bu gibi zevât-ı kirâm geçmişte olduğu gibi, bu zamanda da yok değil; hayatta bulunanlardan o hâle erenler de tanırlar, geçmişte bilenler olduğu gibi şimdi de bilenler var, yâni dünya boş değil!..

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |