İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

Allah-u Teâlâ’nın Sevgilileri’nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (2) Velilerin Hâl ve Menzillerini, Müjde ve Haberlerini İnkâra Kalkışanlar

HÂTEM-İ VELİ

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- 2


Allah-u Teâlâ’nın Sevgilileri’nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (2)

 

Velilerin Hâl ve Menzillerini,
Müjde ve Haberlerini İnkâra Kalkışanlar

 

 

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh-Hazretleri “Hatmü’l-evliyâ” kitabının onuncu bölümünde, bir velinin, gönderileceği Allah tarafından kendisine bildirilen başka bir veli hakkındaki sözlerini hafife alıp, inkâr eden kimseler hakkında oldukça mühim açıklamalarda bulunmuştur.
Hazret’in bu beyanlarını önemine binâen arz ediyoruz.

O Allah ile düşünür, diğer Tevhid ehli ise işlerini kendi akılları doğrultusunda düşünür. Bu akıl ise, gönlündeki kibir nedeniyle ona “Allah ile nasıl düşünülür?” sözünü dahi söyletmez. İlimle de büyük bir cehâlete sürüklenerek, velilerin işini kusurlu bulur. Kendi gidişatını reddedinceye kadar, bundan kurtulması gerektiğini dahi düşünmez. O velilerin işini tahkir edip küçümsemesi sebebiyle, kendi içinden Allah’ın işini zor görür. O bir taraftan yaparken diğer taraftan yaptığı şeyi yıkar, hatta yıkıntının altında kendini de öldürür!

İşte bu aşağılık işin bir benzeri de şudur: Biri Rabb’ini tenzih etmekte o kadar ileriye gider ki, neredeyse O’nu yok sayar. Diğer bir rezil ise diğerini reddedeyim derken O’nun sıfatlarını tespiti o kadar ileriye götürür ki, neredeyse O’nu yarattıklarına benzetir. İşte bunların hepsi kalplerini kötü vasıflarından arındıramamış ve onun perdesinden kurtulamadıkları sürece kendilerinden râzı da olunmayan birtakım toplulukların nefislerine zulmetmesinden ileri gelir. Onlar ona aldanırlar ve bu yolun ruhundan birtakım şeyler bularak onları kaideleştirirler.

Etrafını genişletmek isteyen bir tabip ilâçlarını satmak için, insanların karşı çıktığı herhangi bir şeyi yaygınlaştırır, onu insanlara en güzel sözlerle tanıtır; sırf rağbet toplamak için onlara çok büyük bir düşmanlık yapar. Halbuki o tıp ilminden uzaktır. Tıbbın ustası olan biri onu arzedince de, tabiplikle ilgili bilgisi karşısında şaşkınlığa düşer.

İşte bu tabaka da velilerin Rabb’leri tarafından eriştirildiği bu mahalle karşı gönüllerinde büyüklük taslayıp, cehâletlerinden dolayı bunu ortadan kaldırmaya çalışırlar. Allah’ın kendi cûd denizinin içine daldırdığı, kendilerine lütufta bulunduğu, ilâhî muhteşemliklerden yana kalplerinden perdeyi kaldırdığı, tâ ki Rabbânî örtüsünün içinden O’nu görünceye kadar, O’nun katında iken unuttukları her bahsedilen şeye mülkünden kendilerini muttali kıldığı kullarını bilmezler.

Onunla konuşan dedi ki: Açıkladığın şeyi anladım! Peki bahsettiğin gibi, bu işi ortadan kaldırmak isteyen bu kimseler nasıl acze düşerler?

Buyurdu ki: Onları tasdik etmeyi tuhaf karşıladıkları, onu küçümsedikleri ve Allah-u Teâlâ’nın minnetlerinden kendilerini esirgedikleri için. Onlar nefisleriyle ve onun âfetleriyle meşgul olurken, O’nun minnetlerini nasıl bilebilirler? Bu ahvâlleriyle Allah-u Teâlâ’nın yakınına ne zaman vâsıl olabilirler? Onlar Allah’tan yana gaflette ve büyük bir körlük içindedirler. Nefisleri kendilerini işgâl edip ele geçirmiştir. Onlardan kimi herhangi bir isteğine karşılık, nefsi hâkimiyeti altına alıp reddetmekle uğraşır; kimileri de nefislerine aldanarak ondaki şehvetle meşgul olurlar. Tâ ki o toprağın içine kadar onları aldatabilsin, onlar da gaflet içinde bulunsun.

Onunla konuşan dedi ki: Bunun temsili nedir? Bize onunla ilgili bir şey anlat.

Buyurdu ki: Onlardan herhangi biri, hatırına herhangi bir şeyin musallat olmasıyla onu hatırlayıp durur. Nefsi onunla çekişir, o da onu engelleyebilmek için, tâ ki reddedinceye kadar onunla mücadele eder. Onun meşguliyeti işte bunun içindedir. Sonra nefsi, onun hakkında ona herhangi bir şey işittirerek, kendisine meyil hususunda onu aldatır. Bunu ona süslü gösterir, hatta kendisini harama kadar çeker. Artık kulak, göz, el, ayak ve içte onun bu hâli böylece ilerleyip gider. Hatta kendi âzâlarını suçlu bulunca, nefis bunu da kalpten gizler. Nefis bunu gizleyince de kalp bunu anlar, ancak onu da inkâr ettirir ve eline geçirir. Güzel konuşmaya, insanlara vaazda bulunmaya bağlar. Mihrâba yerleştirip ibadetin içine koyarak, kalbini zayıflatır ve o sırada âzâlarını da temize çıkarır. Dolayısıyla onlar melekût’un durumunu mütalâa etmenin, Allah-u Teâlâ’ya yaklaşmanın ve O’nunla konuşmanın sağlayacağı üstünlükle, yakınlık mekânı için kendilerini ne zaman ıslâh edebilirler?

Umumun fısıltısı bu vesveseler ve nefsin hileleridir. Velilerin hâli zikredildiğinde, nefislerinin icraatlarını görmemeleri nedeniyle, kendi ahvâllerine değer verirler. Allah-u Teâlâ’nın nimetini yalanlarlar, minnetini ortadan kaldırmaya çalışırlar, işini câhilâne bulurlar. Bu ise Allah-u Teâlâ’ya karşı büyük bir iftiradan ileri gelir!

Onunla konuşan dedi ki: Bazıları O’nun:

“Hüsrâna uğrayan bir topluluktan başkası Allah’ın mekrinden emin olmaz.” (A’râf: 99)

Buyruğunu delil gösterip; “Bu tabakanın ilk sapması kendinden emin olmasıdır. Bu ise zındıklığı gerektirir.” diyorlar.

Ayrıca Allah-u Teâlâ:

“De ki: Göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybı bilmez.” buyurmuştur. (Neml: 65)

Velâyet, muhabbet, adâvet, şekâvet ve saâdet Allah-u Teâlâ’nın yanında, kendisinden başka hiç kimsenin bilemeyeceği bir gayb’dır. Sen ise Yahya bin Muaz’la bu hususta münâzarada bulunduğunu, hatta onu hayretler içinde bıraktığını söylüyorsun! Şu hâlde bu tabaka kendisini peygamberlerden daha önde görmektedir!

Ona şöyle buyurdu: Allah-u Teâlâ’nın:

“Hüsrâna uğrayan bir topluluktan başkası Allah’ın mekrinden emin olmaz.” (A’râf: 99)

Buyruğunu ele alacak olursak;

Bu Allah-u Teâlâ’nın bir buyruğudur, hakkında ve kabulünde herhangi bir şüphe yoktur. Zira o hiçbir şekilde Allah-u Teâlâ’nın yanındaki durumunun ne olacağını bilemez. Dolayısıyla emin kimse, hüsrâna uğramış bir câhilin ta kendisidir. Bu, tahakkümü altındaki diğer bir kimsenin Allah’a hükmetmeye kalkışması gibidir.

O’nun müjdelediği kimseye gelince; nasıl ki bu diğerininki bir suç ise, onun da müjdeyi reddetmesi bir suçtur. Bu, bu yönden; bu da bu yönden bir suç olur. Biri emin olmadığını bilmeyen kimsenin üzerinde gerçekleşir, biri de emin olduğundan emin olan kimsede gerçekleşir. Enbiyâ Aleyhimüsselâm dahi kendilerinden emin olmamışlardı. Lâkin emin kılındıkları zaman da emin oldular. Peygamberlerden onlarla ilgili bir “Nübüvvet akdi”, velilerden de onlara dair bir “Velâyet akdi” alınmıştır!

Onunla konuşan dedi ki: Velâyet akdi de nedir?

Buyurdu ki: Perdenin kalkmasıdır! Allah’ın, peygamberleri “Nübüvvet mahalli”ne ulaştırmak ve kendilerinden perdeyi kaldırmak için nefislerinden kendilerini çıkarıp aldığı şeydir. Kendilerini “Velâyet mahalli”ne ulaştırmak ve perdeyi kaldırmak için bu sınıf velilerin nefislerinden de onları çıkarıp alır. Onlar o akitte de, bu akitte de emniyete kavuşturuluncaya kadar yine kendilerinden emin olmazlar. Tevhid ehlinden olan diğer halk da “Tevhid akdi” sayesinde, kalpleriyle kendi yanlarındaki şeye muttali olurlar. Bu iki sınıf ise kalpleriyle bizzat O’na doğru çekilirler.

Onlar O’nun katında, ilâhî huzurda bulunan şeye ulaşırlar ve kalpleri burada akitleşir. Zâhidlerden, âbidlerden, muttakîlerden ve ihlâs sahiplerinden meydana gelen umum ise yeryüzünde kendilerine ilkâ olunan şeye ulaşırlar. Onlar arz ehli, bunlar arş ehlidir. İşte bunlar nefsî, bunlar ise kudsî olanlardır. Zira bunlar nefislerinin kulu, onlar ise bizzat Cûd ve Kerem Sâhibi’nin kullarıdır!

Onlar o kimselerdir ki, Meryem oğlu İsa Aleyhisselâm bir hutbesinde onlarla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

“Takvâ sahipleri kul olamaz, kerem sahipleri de hür olamazlar.”

Takvâ sahibi kullar nefisleri ile ibadet ederler. Onlara kapı açılmaz; nefisleriyle yaptıkları mücâhade ile kalırlar. “Takvâ sahipliği” onlar hakkındadır. “Ahrârü’l-küremâ” olan kimseler; yani “Hürriyete erişen keremliler” ise, Melekût’un kendilerine açılmasıyla nefsin esaretinden sıyrılırlar.

Nitekim Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Böylece biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olması için göklerin ve yerin melekût’unu gösteriyorduk.” (En’âm: 75)

İşte bunlar da yakîn ehlidirler.

Onunla konuşan dedi ki: Peki onlar hangi yoldan emniyete kavuşturulurlar?

Buyurdu ki: Sana haber verdiğim yoldan. Peygamberleri, kendilerine onu getirip ruhla kabulü sağlanan “Vahiy” yolundan; velileri de kalplerine onu getirip, sekîne ile kabulü sağlanan “Hakk” yolundan kavuşturur. Onlar Resul -sallallahu aleyhi ve sellem-in şeriatına muhalif olan şeyleri kabul etmezler.

Hiç şüphe yok ki onlar; kalp temizliği, Tevhid ilmi ve “Ma’rifetü’l-a’lâ”; yani “En yüce mârifet” kendilerine verildikten sonra O’nun müjdesini kabule uygun hâle gelirler. Kalpleri mülk mülk vukûfiyet kazanır ve her mülkten kendilerine bir pay ayrılır. Onlar O’nunla mülâkata ve O’na âit olan kudsî meclislere vâsıl olurlar. Kalpleri “Vahdâniyyet”in azametinden çekinip ürperir. Şu hâlde onlar nefislerinin sözüne nasıl uyabilirler?

Allah içlerinde onları yokettiği vakit, onlar kendilerine herhangi bir fayda sağlamadığı ve haklarında bir delil bulunmadığı sürece, herhangi bir fayda, ilim veyâ hikmeti talep etmeye iltifat göstermezler. Riyâset taraftarı olmazlar ve halkın kendisine getireceği herhangi bir şeye de meyletmezler. Tâ ki kendilerini Hâlik’larından perdeleyecek şeylere bir iltifatları bulunmasın. İşte bu şeylerden sonra da âkıbetle ilgili olarak kurtuluşla müjdelenirler.

Eğer onların kalpleri hakkında sadece ilâhî vergi ile ilgili bir hüsn-ü zanda bulunulsa, ilâhî haber kalpleri üzerinde yine bu şekilde tahkik edilebilirdi. Ferâset, ilham, Hakk, hikmet, Celâl rûhu ve kalplerindeki muhteşemlikle nasıl edilemesin ki? Hepsi tahakkuk eder ve onun kalbindeki bu haberi tasdik eder. Sonra da sekîne ona ilâhî haberi ilkâ eder ve artık onu kabul eder. Şimdi onun reddi mümkün müdür?

Bunu ortadan kaldırmak isteyen bu kimseler ise bu şeylerin ancak isimlerini bilirler. Allah’ın kalpler üzerinde yapabileceklerini bilmezler. Şayet onlar bu bahsi geçenlerin isimleri nedir, O’nun kalpler üzerinde yaptıkları nedir bilselerdi, bu isimlerle dahi karar kılabilirlerdi. Onlar hakkında; “Hikmet hikmettir, ferâset ferâsettir, ilham da ilhamdır!” derlerdi. Onların yanında zaten bunun ötesinde herhangi bir şey de yoktur. Yoksa sen, onlarla ilgili meselelerde onların: “Vesvese ile ilham arasında ne fark var? İlham’ın herhangi bir kıssasını, farkını ve tarifini bilen var mı; keşke bir bilsek! Bu nereden, nasıl ve ne zaman olabilir ki?” dediklerini hiç görmedin mi? Bu ancak, ilhâmın ne olduğunu dahi bilmeyen bir aptalın suâllerinden biri değil midir? Onlara göre ilhâmın durumu işte böylesine basittir!

Ömer bin el-Hattab -radiyallahu anh-la ilgili olarak bize ulaşan şey, ilham’ın hâkimiyetinin açık bir ifadesidir. Haber’de de rivâyet edildiği gibi; minberin üzerinde iken, ilhamla birdenbire: “Ey Sâriye bin Husayn; dağa, dağa!..” diye bağırmış ve kendilerine bir aylık mesafede bulunmasına rağmen, ordu onun bu husustaki sözünü işitmiş; hemen dağa çekilmişler ve bu nidâ ile Allah onlara yardım etmiştir.

Muhaddes’in sözü kendisi ile Rabb’i arasındadır. Gayb ile ilgili işlere ulaşmış bulununca, ilâhî nurların şûleleriyle birlikte ilâhî haber kendisine akar. Şayet bu ilâhî rahmetle damgalanıp da akıtılmasaydı; dehşetinden dolayı, hâkimiyetiyle onunla dağları bile eritirdi.

Ferâset’e ulaşmış olduğunda ise, basîret gözüyle yaratılışı uzak olmayan herhangi bir şeyin içine nüfûz ederek, Allah’ın nuruyla tam bir nazar eder.

İşte bunların hepsi Ömer -radiyallahu anh- de mevcuttu. İlham ile, bir aylık mesâfeden; “Ey Sâriye, dağa!..” diye bağırmıştı. Kendisine geldiği vakit, Eşter hakkında da ferâsetini kullanmıştı. Bunu bize Yâkub bin Şeybe, Bişr İbnü’l-Hâris’ten, o Said bin Ömer bin Mürre’den, o da Abdullah bin Seleme’den bildirmiştir.

O şöyle buyurmuştur:

“Kalabalık bir toplulukla birlikte Ömer İbnü’l-Hattab -radiyallahu anh-e vardık. Bize ve en son Mâlik el-Eşter’e baktı. Ona yukarıdan aşağıya doğru iyice baktı, sonra da: ‘Bu onlardan hangisidir?’ dedi.

Biz: ‘Mâlik bin el-Hâris’tir!’ deyince:

‘Allah onu kahretsin! Ben onu şerli bir günde müslümanları uğursuzluğa sürüklerken gördüm.’buyurdu.” (Nevâdirü’l-usûl)

Şu hale göre bu, akıllı kimselere göre dehşeti pek büyük bir utançtır. Aynı zamanda sıdklarının içine de bir hased, bir zulüm karıştırdıklarına delâlet eder. Onların kalplerinin içi dünya sevgisiyle doludur, gönüllerinde herhangi birine karşı kendi kendilerine büyüklük taslarlar. Allah-u Teâlâ’nın minnetlerine karşı çıkıp onları ortadan kaldırmaya çalışırlar.

Zâhirî âlimler de, su üzerinde yürümelerine ve yerin mesâfesini birdenbire katetmelerine rağmen velilerin kerametlerini yok sayarlar. Onlar bu ilâhî haberleri inkâr edip, nefislerinin ilkâsından dolayı buna kalkışarak, bunun yalnız peygamberlerin âyetlerinden (mucizelerinden) ibaret olduğunu iddiâ ederler. Biz bunun peygamberlerin hüccetleri olduğu iddiâsını çürütüp, diğer kimseler için de geçerli olabileceğini ispat etmişizdir. Şu halde onları onlarla birarada tutmaktan uzak gösteren şey nedir! Onlar mucizelerle kerametleri birbirinden ayıramazlar; kerametlerin O’nun kereminden, mucizelerin O’nun kudretinden meydana geldiğini dahi bilmezler. İçlerinde yer alan kötü huylardan ve hatalardan dolayı bu kerametlere pek ümit vermedikleri için de, kerametleri bir türlü kabul ve tasdik etmezler.

Sıdkın sahtekârlığını yapan bu okuyucular; bahsettiğimiz, has veliler olan muhaddeslerin ve mülhimlerin durumunu da inkâr ederler. Nefislerinin ilkâsından ötürü buna da kalkışır, bunun da olmadığını ileri sürerler. Ben onların, onları inkâr etmelerine sebebiyet veren bu hastalıklarına; nefislerinin arzularından dolayı onu görememeleri nedeniyle buna kalkışmaları dışında herhangi bir sebep bulamadım. Onların Mânevî payları O’nun Tevhid’i, sonra sıdka bağlılık hususunda gayret, sonra da yakınlıkla ilgili şeylere ulaşma arzusuyla ilgili, gayret hususundaki sıdktır. Onlar Allah’ın minnetlerini; O’nun tahsis ettiği paylarını, ancak onlarda bulundurduğu muhabbetini ve onları yükseltişini bilmekten yana körlük içindedirler. Bunlarla ilgili herhangi bir şey işittiklerinde ise şaşkınlığa düşer ve hemen onu inkâr ederler.

Sonra onlar, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in haberlerine bir gözatarlar:

“Hiç şüphe yok ki Allah’ın peygamber ve şehit olmayan öyle kulları vardır ki, peygamberler ve şehidler onların yerlerine ve Allah’a olan yakınlıklarına gıpta ederler.” (Ebu Dâvud: 3527; Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, c. 2, s. 336)

“On iki peygamber ümmetimden olmayı temenni ederler.”

“Halka paylaştırılsaydı, cennete ümmetimin sâbıklarından önce, on kişinin biraz fazlasından başkası giremezdi. İbrahim, İsmail, İshak, Yâkub ve İmran kızı Meryem onlardandır.” (Kenzü’l-Ummâl: 20901, 34482)

Bu haberleri gördükleri zaman müsâmahalı davranırlar; birtakım işâretlere rastladıklarında ise, insanların karşı çıkacağı birtakım açıklamalara ulaşırlar. Şimdi bu hasedden başka bir şeyden olabilir mi?

Allah-u Teâlâ indirdiği Âyet-i kerime’de nasıl ki:

“Onlar seni yalanlamıyorlar. Lâkin o zâlimler Allah’ın âyetlerine karşı geliyorlar.” (En’âm: 33)

Buyurmuşsa, onlar da bu hususta onlara âdeta denk olmuşlardır.

Onlar İbrahim Halîlürrahman -salâvatullâhi aleyh-in dini üzere çıkacak bir peygamberin gönderileceğini kendi aralarında söylüyorlardı. Ancak Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- kendilerine gelince de, onunla mücadeleye kalkıştılar.

Onunla konuşan dedi ki: Bu haberlerde peygamberlerden başkalarının, peygamberlerden üstün olduklarına dair bir işaret yok mudur?

Buyurdu ki: Böyle sözlerden Allah’a sığınırım! Onların nübüvvetlerine ve yerlerine kadar ulaşabilenler dışında, hiç kimse peygamberlerin herhangi birinden üstün tutulamaz.

Dedi ki: Peygamberlerin kendilerine gıpta etmelerine kıyasla da, onlara nispetle üstünlükleri yok mudur?

Buyurdu ki: Haber’de de açıklandığı şekliyle, bu onların “Allah’a olan yerleri ve yakınlıkları” ile ilgilidir.

Delil gösterdikleri:

“Hüsrâna uğrayan bir topluluktan başkası Allah’ın mekrinden emin olmaz.” (A’râf: 99)

Buyruğuna gelince;

Bu sözü söyleyen, burada ona delil getirdiği “Mekr”in ne olduğunu acaba biliyor mu? “Mekr”in tefsiri bu sözün sahibinin anladığından çok daha derin ve karmaşıktır.

Nebiler ve Resul’ler gönderildikten sonra da kendilerinden emin olmamışlardır. “Mekr” bize göre umumun düşündüğü şeyle ilgili değildir. Umum onu tahvil korkusu olarak düşünür. Emin kılınıldığı ve Mekr’den emniyetle müjdelenildiği vakit hasıl olan ise bundan başkadır.

Mekr’e gelince; durumu ne kadar büyük olursa olsun, kişinin ondan emin olması câiz olmaz.

“Bu zındıklığı gerektirir.” sözüne gelince;

Keşke bir bilseydik; acaba onun zındıklığın ne olduğuna veya suçlu adını takarak insanlara duyurduğu kimselere dair herhangi bir bilgisi var mı? Her başkasını ayıplamaya yönelip de harekete geçen kişi, karşısındakine “Bu zındıktır!” diyor. Bir başkası da ona: “Bilâkis zındıklık sendedir, çünkü sen nefsine ve hevesine taptığın hâlde Allah’a taptığını ileri sürüyorsun! Üstelik senin nefsin daha da ileri gitmiştir, ona ancak sen yakışırsın!” dese, ona ne diyebilir?

“De ki: Göklerde ve yerde Allah’tan başka kimse gaybı bilemez.” (Neml: 65)

Buyruğuna gelince;

Gayb’ın bilgisi ancak Allah’ın katındadır. Ancak O, kendisini gönderdiği nice kimseyi de gayba muttali kılmıştır! Hani bu husustaki delil? Onlar bu misâlle ancak aptalların ilgisini çekmeyi arzulayabilirler! Ayrıca kendisiyle konuşturduğu ilham ehlinden ve ferâset ehlinden de Allah’ın, gayba muttali kıldığı kaç kişi vardır!

Ebu’d-Derdâ -radiyallahu anh- niçin:

“Mümin-i kâmil’in ferâsetinden sakının! Allah’a yemin ederim ki, Allah onunla onların kalplerinin ve gözlerinin içine Hakk’ı akıtır.” buyurdu?

Selman -radiyallahu anh- Muaz’ın arkadaşı Hârise’ye nereden “Rûhum rûhunu tanıdı!” buyurdu? (Nevâdirü’l-Usûl, c. 1, s. 639)

Üveysü’l-Karnî’nin, Herim bin Hayyân’a; “Allah’ın selâmı senin üzerine olsun, ey Herim İbn-ü Hayyân!” deyip de, “Sen benim Herim bin Hayyân olduğumu nereden biliyorsun?” demesi üzerine “Rûhum senin rûhunu tanıdı!” buyurması nerede kaldı?

İşte bu rûhun bir amelidir ki, onun kalplerin hisseleri, yeri ve en yüce şeye ulaşmasıyla da bir ilgisi yoktur. Şu hale göre bu, bizim bahsettiğimiz kalpler için nasıl mümkün olamaz?

Üveys’in kendisini kesinlikle tanımadığı hâlde onunla bu şekilde konuşması Gayb’dan değil miydi? Şu halde gerek onu, gerekse Eştar’la ilgili olarak: “Ben onu şerli bir günde müslümanları uğursuzluğa sürüklerken gördüm.” diyen; minberin üzerinde iken “Ey Sâriye, dağa!” buyuran Ömer -radiyallahu anh-i de mi ona muttalî kılmamıştı? Bunun misâlleri sayılamayacak kadar çoktur.

Ebu Bekir -radiyallahu anh- da ölümü esnasında yanında bulunan Âişe -radiyallahu anhâ-ya şöyle buyurmuştu:

“Ben hurma bahçesinin yukarısını sana bıraktım. Onu kestirmedim, şüphesiz ki o vârislerin malıdır. Onlar da iki erkek ve iki kız kardeşindir.”

Ona: “Babacığım, benim bir tane kız kardeşim var!” dedim, buyurdu ki:

“Bana gördüklerimin arasında, Hârise’nin kızının karnında bir kız çocuğu bulunduğu ilham olundu.”

Nitekim; “Gerçekten de kız doğurdu.” buyurmuştur. (el-Muvattâ”, s. 314)

O “İki kız kardeşin!” diyerek, gördüklerinin içindeki ilham ile hükmetmemiş midir? Onun karnında bir çocuk bulunduğunu ve üstelik onun kız olduğunu sözüyle de tespit etmiştir. Şimdi bu Hadis yolundan veya ilham yolundan kendisine muttali olunabilen bir gayb değil midir?

Şu halde bunu iddiâ edene denilmelidir ki: Gayb’ın türleri vardır. Şunun hangi gayb olduğunu biliyor musun?

“De ki: Göklerde ve yerde Allah’tan başka kimse gaybı bilmez.” (Neml: 65)

Başka bir Âyet’te ise şöyle buyurulmuştur:

“Gaybı bilen ancak O’dur. Gayb’ına kimseyi muttali kılmaz. Ancak beğenip seçtiği elçi bunun dışındadır. Çünkü O, bunun önünden ve arkasından gözetleyiciler koyar.” (Cin: 26-27)

O, resullerden başkasına gaybı izhar etmediğini haber vermektedir. Halbuki Allah’ın, gönderilme ile ilgisi bulunmayan nebilerin içinde de vahiy yolundan gaybı izhar ettiği kimseler vardı. Şu halde buradaki gayb, O’nun katında bulunup da, neredeyse kendisinden dahi gizlediği bir gayb’tır. Bu ise “Saat”; yani “Kıyâmet”tir. Ayrıca O’nun, hem meleklerin yanında izhâr ettiği bir gayb, hem de muhaddes’lerin ve velilerin yanında izhâr ettiği bir gayb daha vardır.

Bu şeyleri birbirinden ayırt edebiliyor musun? Yoksa sen hâlâ boş ve asılsız bir iddiâ ve inkârın içinde misin? Gayb’ın ismini duymuşsun, Kur’an’ın sunduğu bir Âyet’i de, ikide bir ona delil gösterip duruyorsun!

Ey sefil!.. Seni velilere hürmetten yüz çevirten nedir? Sen nefsinin kulu olmuş, hevâ ve hevesini üstün tutmuş, hevesinin perdesinden sıyrılamamış bir adamsın. Lâkin senin hevesin, seni ondan da çevirmiştir. Sen ki, nefsin ve vesveselerinle işbirliği içindesin, âdetâ bir esirsin. Şu halde velilerin menzillerine ve sözlerine müdahale etmekten sakın! Zira sen onların ilimleriyle hiçbir şekilde ilgili değilsin!

“Velâyet, hidâyet, adâvet, şekâvet ve saâdet Allah’tan başkasının bilemeyeceği bir gaybtır.” sözüne gelince;

Halbuki Allah-u Teâlâ kullarından çoğu ile ilgili olarak bunu bildirmemiş midir? Nitekim Allah, Resul’ünün -sallallahu aleyhi ve sellem- diliyle, meselâ Ebu Bekir ve Ömer -radiyallahu anhümâ-nın her ikisinin de cennetlik olmalarına şâhidlik etmek suretiyle, kullarından birçoğunun şekâvetlerini ve saâdetlerini bildirmemiş midir?

İşte velâyet de Allah-u Teâlâ tarafından kulları için gerçekleşmiş bulununca, O’nun müjdesi onlar için de gerçekleşir. Lâkin bu sözün sahibi bunu bilmekten de uzaktır. O, velî o kimsedir ki, sıdkı ile kendisini veli yapmıştır sanır. Halbuki bu bir ahmaklıktır!

O, sanki Allah-u Teâlâ’nın:

“Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen O’dur. Melekleri de sizin için duâ ederler.” (Ahzâb: 43)

“Allah iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan kurtarıp Nur’a çıkarır.” (Bakara : 257)

Buyruğu ile kendisine öğüt verilmemiş gibidir.

Ve yine denilmelidir ki: Allah İsa Aleyhisselâm işiyle ilgili olarak, Meryem’i de gayba muttalî kılmamış mıydı?

Nitekim:

Bana bir insan eli değmemişken, iffetsiz de olmadığım halde benim nasıl çocuğum olabilir?” (Meryem: 20 - Âl-i İmrân: 47)

Diyerek şaşırdığı vakit, ona:

“Böyledir, zirâ Rabb’in buyurdu.” (Meryem: 21)

Denilmiş; o da hemen susmuş ve tatmin olmuştu.

Buyuranların en yücesi olan Allah, indirdiği Âyet-i kerime’de onu senâ ederek şöyle buyurmuştur:

“Rabb’inin sözlerini ve kitaplarını tasdik etmişti. O bize gönülden itaat edenlerdendi.” (Tahrim: 12)

Üstelik o, müjdelendiği şeye dair herhangi bir delil de istememişti.

Allah, indirdiği bir Âyet-i kerime’de de onu anarken;

“Sıddîka kadın” diye isimlendirmiştir. (Mâide: 75)

Nitekim o, bulduğu rızık hakkında da:

“O Allah katındandır.” (Âl-i İmrân: 37) dememiş midir?

Halbuki bu zamanda o, dünyada iken bilinemeyecek bir şeyi bulmamış mıdır? Kışın içinde yaz meyvesi bulmuştu. Bunu şeytanın insanların yanından çalıp, kendisine getirmiş olması da mümkündü. Bunu şeytandan umması gerektiği; onun, bunun bir benzeriyle kendisini kandırmak da isteyebileceği hiç kalbine doğmuş muydu? Nitekim buna karşı itminan duyup, “O Allah katındandır.” dememiş miydi?

Şayet, “Meryem Aleyhisselâm’a bu hitabın bir benzeriyle, Gayb’tan bir melek hitap etmişti.” derse, ona yine şöyle demek gerekir:

O melek görmedi, sadece bir nidâ duydu. Peki öyleyse bu nidânın melekten olduğunu, onun yanında hangi şey tahakkuk ettirdi? Kendisine herhangi bir söz ilkâ edildiğinde, kulun kalbinin üzerindekinin görünmeyen bir meleğin sözü mü, yoksa Allah-u Teâlâ’nın kelâmı mı olduğu daha uzak bir ihtimâl olarak değerlendirilir?

Halbuki o Dâvud Aleyhisselâm’ın, oğluna: “Ey oğul! En tatlı şey, en soğuk şey ve en yumuşak şey nedir?” diyerek söyledikleri ile ilgilidir:

“En tatlı şey, Azîz ve Celîl Allah’ın, okunduğunda velilerini faydalandırdığı Kelâm’ıdır. En soğuk şey ise, Allah-u Teâlâ’nın, onların arasını Allah’ta birleştiren Ruh’udur. En yumuşak şeye gelince; Allah-u Teâlâ’nın, velilerini kendisiyle müjdelediği Hikmet’idir.” (Hasan bin Ali -rahmetullahi aleyh-den.)

Allah rahmet eylesin; bunu bana babam, İsmail bin Sabîh el-Yuşkerî’den, o Sabîh bin Vâfid el-Ensârî’den, o Saîd bin Tureyf’den, o İkrime’den, o da İbn-i Abbas -radiyallahu anhümâ-dan bildirmişti.

Ve ona yine şöyle denilmelidir:

Şu hâlde kurtuluş ve necât ile müjdelenmiş bir muhaddes hakkında ne dersin? O; “Rabb’im! Benim için bu haberi bende tahakkuk ettirecek bir delil kıl ki, benimle ilgili olarak duyulan (şüphe ve itirazı) ortadan kaldırsın.” der. O da: “Yerin mesafesini senin için bir delil kıldım. Ki sen, üç adımda Beytü’l-Haram’a erişebilirsin. Denizi sana yeryüzü gibi kıldım, onda da nasıl yürürsen yürü. Ayrıca senin için toprağı ve taşı da elinde altın kılacağım!” buyurarak, bunları yapar. Şimdi bu delillerin zuhurundan sonra, ona bu müjdeye karşı bir itminan erişir mi, erişmez mi?

Hiç şüphe yok ki “Hayır!” diyen Allah ile inatlaşıp çekişir ve kötülük dairesi onu çepeçevre kuşatır. “Elbette!” diyen ise, onunla ilgili sözünü ve zulmânî delillerini siler süpürür!

İşte bunu Allah’ın nimetini ve takdirini çekemeyen, dünyayı seven ve sevdiğini gizleyen, zâhidliğini teşhir eden ve kendini beğenenlerden başkası inkâr etmez. Üstelik nefsinin hileleri onun bu tür şeylerini örter de, artık o onun nefsinden olduğunu da göremez. Bu sözü ile de Hakk’ı haykırdığını sanır, göğsünün içindeki öfkesi iyiden iyiye alevlenir. B u öfkenin kıskançlık ve hasedden kaynaklandığını ve onun buna kendi gayretiyle vâsıl olmadığını da bilmez. O Allah-u Teâlâ’nın minnetler ve dileme yolundan kendisine vâsıl kıldığı herhangi bir kimseye karşı öfke duyar ve ağız dahi açtırmaz ki, onu tekzib etmeye ve zındıklıkla itham etmeye muvaffak olabilsin.

Tıpkı Allah’ın;

“Ey Mûsâ! Fazlımdan kendilerine herhangi bir şey vermem nedeniyle sakın insanları kıskanma! Hiç şüphe yok ki hased eden nimetime düşmanlık etmiş, benim işime öfkelenmiş, benim yaptığıma karşı gelmiştir.”

Buyurması gibi; bu sefil de bâtında Allah-u Teâlâ’nın taksimine karşı öfkelenmiş, yaptığına karşı gelmiş ve O’nun nimetine karşı düşman kesilmiştir. Üstelik bir de Hakk’ı haykırıp, bâtılı yokettiğini zannetmektedir.

Ona şöyle de denilebilir:

Ömer bin el-Hattab -radiyallahu anh- hakkında ne dersin? O, devrinde büyük bir sarsıntı olunca şöyle buyurmuştu:

“Bu da nedir? Ne kadar da çabuk fenâ şeyler işlediniz! Şayet âdet hâline getirirseniz, Allah’a yemin ederim ki (bunu) izhar edenleri aranızdan çıkartırım!”

Ömer -radiyallahu anh- bu sarsıntı nedeniyle, kendisini dışta tutup onlara çıkışması gerektiğini hangi şeyle bilmişti? O bu işi ancak bizim bahsettiğimiz şey sayesinde bilmemiş miydi? Şayet böyle olmasaydı, fenâ işlerden ve yaptığı çıkışmadan kendini uzak tutup, “Eğer âdet hâline getirirseniz, (bunu) izhar edenleri aranızdan çıkartırım!” demesi nasıl câiz olurdu?

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |