İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (89) Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- (2)

HÂTEM-I VELI

Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- (2)


Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (89)

 

Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- (2)

 

Öyle Murad Etmiş, O Rûhâniyeti O Koymuş:

Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri Hâtem-i veli'nin elini kabul etmekle emrolunmasının mânâ ve hikmetini ise şöyle açıklıyor:

"Hakk Teâlâ en büyük imamı vârettiği vakit, evvelkilerin de tâbi olduğu kimse olur.

Nitekim şöyle buyurmuştur:

'Sana biat edenler ancak Allah'a biat etmiş olurlar. Allah'ın eli onların eli üzerindedir.' (Fetih: 10)

Bu makâma büyük seçkin Peygamber'den sonra, Hatmü'l-evliyâ'dan başkası erişemez." ("Ankâ-i Muğrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-Evliyâ", Şehid Ali Paşa, no: 1287, vr. 46b)

Bunun da hikmeti; gerek Hatem-i enbiyâ ve gerekse Hâtem-i evliyâ Âdem Aleyhisselâm halkedilmezden evvel halkedilmişlerdir. Onların nurunu o zaman koymuş, Resulullah Aleyhisselâm'a tâbi etmekle de yaklaştırmıştır.

O ki Allah-u Teâlâ'nın sevdiği ve seçtiği bir velisidir.

Buna rağmen:

"Ben onun elini kabul etmekle emrolundum." buyuruyor.

Onun el alması demek, bütün Ekberiye tarikatının el alması demektir, bu el alma umuma şâmildir.

Görüldüğü üzere Hazret, biat Âyet-i kerime'sini ileri sürüyor. Bu Âyet-i kerime ilâhî bir emir ve hükümdür. Bu hükme riâyet edenler Allah-u Teâlâ'nın emrine riâyet etmiş olur. Fakat bu emr-i ilâhîye uymayanlar, İblis'in karşı geldiği gibi, Allah-u Teâlâ'nın emrine karşı gelmiş olur ve bu gibi kimselerin kurtulmaları da o nispette zordur.

Başka bir noktasında da şöyle buyuruyor:

"Bil ki Hâtem, velâyet bayrağının taşıyıcısı ve makamın ve gayenin nihayeti olur." (Ankâ-i Muğrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-Evliyâ, vr. 51b)

Öyle murad etmiş, o rûhâniyeti O koymuş. Hıfz-u himâyesinde ve tasarruf-u ilâhî'sinde yürütüyor.

Nitekim İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri "Mektûbat" adlı eserinde buyurur ki:

"Onun iradesi kendi elinde değildir." (260. Mektup)

Yani hüküm O'nundur, irade de O'nundur. O ise robot gibidir, onu murad ettikleri gibi yürütüyorlar.

İnsan kumbaraya benzer. O'nun takdir etmediği bir şeyi kendisine çekemediği gibi, takdir ettiği bir şeyi de kendisinden uzaklaştıramaz.

 

Has İlim İlmullah'tır:

Onun ilmi has bir ilmullahtır.

Nitekim Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fusûsu'l-Hikem" isimli eserinde Hâtem-i veli'nin ilmi hakkında şöyle buyurmuşlardır:

"Bu ilim, ilm-i billâh'ın âlâsıdır. Bu ilim, ancak peygamberlerin ve velilerin sonuncusuna verilmiştir." ("Fusûsu'l-Hikem ve't-Talîkat aleyhi"; s. 62)

Şunu çok iyi bilin ki bu ilim Allah-u Teâlâ'nın ihsan ettiği, ikram ettiği bir ilimdir. Doğrudan doğruya O bildirdiği, O duyurduğu için de "İlm-i billâh"ın âlâsı, "Has ilmullâh" oluyor. Doğrudan doğruya Allah'tan gelen bir ilimdir. Has ilim olduğu için feyz ve bereketi, tesiri çok oluyor. Hiçbir katkı yok. Niçin? "Doğrudan doğruya Cebrâil Aleyhisselâm'ın aldığı yerden" alınıp da nakşediliyor.

Bu ilmin "İlmullah" olduğunu şöyle anlayacaksınız:

Okuyun; aynı mevzuyu başka zaman okuyun, anlayışınız başka olur. Başka bir zaman daha okuyun, anlayışınız yine başka olur. Mânen ruh terakki ettikçe gözdeki can değişir. İlmullah olduğunu buradan bulursunuz!

Onun için bu size büyük lütuftur, ihsandır, ikramdır. Benim demiyorum; benimle hiçbir ilgisi yok. Bu doğrudan doğruya bir ilmullah'tır. Bu ilimden hepimiz istifade edelim...

Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri ise "Fusûsu'l-Hikem" isimli eserinde;

"O Cebrâil Aleyhisselâm'ın aldığı yerden alır." buyuruyorlar.

İlm-i billâh'ın âlâsı olduğunu söylemesi, onun ilminin Allah-u Teâlâ'dan geldiğini gösterdiği gibi; "O Cebrâil Aleyhisselâm'ın aldığı yerden alır." buyurması ise, doğrudan doğruya Allah tarafından gönderildiğine, O'nun hükmünde ve idaresinde hareket ettiğine delildir.

İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri "285. Mektub"unda şöyle buyurmaktadır:

"Zılliyet (gölge) makamlarının ilimleri, mârifet derecelerinin asliyeti kendisine verilmiştir." buyuruyor.

"Sana Rabb'in, sen râzı oluncaya kadar verecek." (Duhâ: 5)

Bu ilimde nefsin hiçbir katkısı yoktur.

Bâlî-i Sofyavî -kuddise sırruh- Hazretleri Hâtemü'l-enbiyâ'nın vahiy meleği vâsıtasıyla elde ettiği ilmi Hâtemü'l-evliyâ'nın vâsıtasız olarak Hakk'tan alacağını; fakat bunu sıradan bir kimsenin değil, ancak ilâhî keşfe mazhar olan bir velinin çözebileceğini haber vererek şöyle buyurmuştur:

"Hâtemü'l-evliyâ (ilmini) öyle bir kaynaktan alır ki, Hakk'ın vahyini alma hususunda, Resul'e vasıta olan melek de onu aynı kaynaktan alır. Bu kaynak ise Hakk'tan başkası değildir." ("Şerh-i Fusûsu'l-Hikem li'l-Bâlî es-Sofyevî", s. 57)

Cebrâil Aleyhisselâm'ın aldığı yerden alması demek; yani o bir peygamber değil, Resulullah Aleyhisselâm'dan sonra peygamber gelmeyecek, fakat peygamberlik vazifesi ile gönderilecek. "Hâtem" olduğu için hayatta bu bir kişiye nasip olmuş, bir daha başka bir kişiye nasip olmayacak. Çünkü Ulü'l-azm peygamberlerin vazifesini yapmak için gönderilecek.

İsmail Hakkı Bursevî -kuddise sırruh- Hazretleri, her asırda mevcut bulunan İnsan-ı kâmil'in, Hâtem-i velâyet'ten üflenen nefes ile nefes alıp verdiğini beyan ederek şöyle buyurmuşlardır:

"Her asırda mevcud olan insan-ı kâmil, Peygamber makamına oturmuştur ve Hâtem-i velâyet'in üflediği nefesidir. Halk onu ister kabul etsin, ister etmesin. Zira Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-e tam teslimiyet olmayınca, veliye nasıl olur?" (Kenz-i Mahfî, 10. Bahis)

Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri bu husustaki tasdikini "Fusûsu'l-Hikem" adlı eserinde:

"O, zâhirde tâbi olduğu hükmü, bâtında Allah'tan alır." sözü ile ifade etmiştir. (s. 45)

Doğrudan doğruya Allah-u Teâlâ tarafından gönderilmiş ve desteklenmiş olduğundan ötürü Allah-u Teâlâ bu karanlığı bu nur ile dağıtmıştır. Buradan da anlaşılıyor ki; Hakk'tan alıyor, halktan almıyor.

Abdülgânî Nablûsî -kuddise sırruh- Hazretleri de şöyle buyurmaktadır:

"Onun ilmi kâmillerin ruhları arasındaki bir ruhtan değil, ancak vasıtasız olarak, bir olan Allah-u Teâlâ'nın katından gelir." (Cevâhirü'n-Nusûs, s. 42)

Yani o bunların hepsinden ayrıdır. Doğrudan doğruya Allah-u Teâlâ onunla irtibat kurmuş; O ona veriyor, o dilediğine oradan veriyor.

Muhammed Ca'fer ed-Dımeşkî -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyuruyorlar:

"İlâhî fazlın bir muktezâsı olan bu ilim, Mûsâ Aleyhisselâm Efendimiz'in mâiyyetinde Hızır'a da verilmiş ve (bu ilim sâyesinde) ondan daha öne geçmiştir." (Şerh-i Fusûsu'l-Hikem)

Yine şerhinin bir noktasında;

"O, (bahsedilen bu ilmi) sırrda (bâtında) Allah'tan elde eder." buyuruyor. (Şerh-i Fusûsu'l-Hikem)

Niçin? O doldurduğu için. Nitekim;

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri;

"Allah, Hızır'ı kullandığı gibi, onu da kendi himayesinde kullanır." buyuruyor. (Nevâdir'ül Usûl. c.2 s. 482)

Sadreddin-i Konevî -kuddise sırruh- Hazretleri "Kitâbü'l-Fukûk" isimli eserinde Hâtemü'l-evliyâ ile Hâtemü'l-enbiyâ arasındaki Şer'î bağlılığın mâhiyetini beyan etmek üzere şöyle buyurmuşlardır:

"Hâtemü'l-evliyâ, Hâtemü'r-rusül'ün şeriatına tâbi olduğu için şeriatı zâhirde ondan alır. Bâtında ise vahiy meleğinin Hâtemü'r-rusül'e onu aksettirdiği yerden, aynı kaynaktan alarak, şeriat hususunda Hâtemü'r-rusül ile denkleşir." ("Kitâbü'l-Fukûk fî Müstenedâti Hikemü'l-Fusûs"; vr. 31)

Bütün Evliyâullah Hazerâtı bu ilmin "İlmullah" olduğunu ve bizatihi Hazret-i Allah'tan geldiğini haber veriyorlar.

Nev'î Yahyâ Efendi -kuddise sırruh- Hazretleri ise bu hususta şöyle buyurmaktadır:

"Hâtem-i velâyet Şerî'at ahkâmını öyle bir kaynaktan alır ki, Resul -sallallahu aleyhi ve sellem-e vahyin gelmesine vâsıta olan melek de (onu) aynı kaynaktan alır. Ve o kaynak, bâtındaki İlmullâh'tır." (Keşfü'l-Hicâb min Vechi'l-Kitâb)

Onun ilminin kaynağı budur. Bizâtihi Hazret-i Allah'tır.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |