İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

HÂTEM-İ VELİ HAKKINDA RESULULLAH -SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM- EFENDİMİZ’İN HADİS-İ ŞERİF’LERİ VE ONA VÂRİS OLAN VEKİLLERİNİN İFŞAATLARI (53)

HÂTEM-İ VELİ

ABDULLAH-I BOSNAVÎ -kuddise sırruh- (2)


HÂTEM-İ VELİ HAKKINDA
RESULULLAH -SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM- EFENDİMİZ’İN HADİS-İ ŞERİF’LERİ VE ONA VÂRİS OLAN VEKİLLERİNİN İFŞAATLARI (53)

 

ABDULLAH-I BOSNAVÎ -kuddise sırruh- (2)

 

Osmanlı mutasavvıflarının önde gelenlerinden olan ve Şeyhü’l-ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin “Fusûsu’l-Hikem”ine yazdığı şerhte, “Hâtemü’l-velâye”nin zuhûru hakkında son derece mühim izah ve te’viller ortaya koyan; velîlerin “Şârihü’l-Fusûs”u Şeyh Abdullah-ı Bosnavî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin (ö. 1644), her biri ayrı bir cevher olan güzîde ifşaatlarına kaldığımız yerden devâm ediyoruz.

 

Hakîkat-ı Muhammediyye’den, "Hâtemü’n-Nübüvve"nin ve "Hâtemü’l-Velâye"nin Açığa Çıkarılışı:

Abdullah-ı Bosnavî -kuddise sırruh- Hazretleri "Şerhü’l-Fusûs li’l-Bosnevî" isimli eserinde "Hâtemü’l-velâye" ile ilgili en gizli sırlardan birini ifşâ ederek; gerek "Hâtemü’n-nübüvve"nin, gerekse "Hâtemü’l-velâye"nin, tek bir hakîkat ve tek bir asıl olan "Hakîkat-ı Muhammediyye"den vâredildiğini; bu kaynağın bir nübüvvet ve bir velâyet mertebesine dönüştürülerek, onu taşımaya güç yetirebilecek olan iki şahsa yerleştirildiğini haber vermiştir:

"Bil ki Hakîkat-ı Muhammediyye, zâhir yönü ‘Nübüvvet’ ve bâtın yönü ‘Velâyet’ olmak üzere iki cihettir. O zâhiriyyeti yönünden, O’nun tecellîsinin nübüvvet mertebesinin içine sığdırılmasıyla, en kâmil mazhara vâcip kılınmış bir nübüvvet olan ‘Hâtemü’n-nübüvve’; bâtıniyyeti yönünden de yine aynı şekilde, O’nun zâtî tecellîsinin bir velâyet mertebesinin içine sığdırılmasıyla, en şümullü mazhara vâcip kılınmış bir velâyet olan ‘Hâtemü’l-velâye’dir.

İşte bu iki Hâtem’in her ikisinin de mevcûdiyeti devâm edegelmiştir ve tıpkı ‘Hâtemü’n-nübüvve’ hakkında; Adem henüz su ile toprak arasında iken ben peygamber idim.” (Ahmed bin Hanbel, c. 4, s.127-128)

Buyurulduğu gibi; nübüvvet mertebesi hakkında da, velâyet mertebesi hakkında da, ikisi de tek bir hakîkati tasvir etmektedir.

“O dem’den de, ancak gönderildikleri zaman nebî olabilen diğer peygamberlerden de önce nebî idi. İşte Hâtemü’l-velâye mertebesinin diliyle; Adem su ile toprak arasında iken ben velî idim.’ denilmesi de tıpkı bunun gibidir. O da, Adem su ile toprak arasında iken velî idi. Diğer velîler ise, kendisiyle vasıflanmakta ve tahakkuk etmekte oldukları ilâhî ahlâktan ibâret olan, bu beşerî unsurî neş’et hakkındaki velâyet şartlarını tahsil ettikten sonra; daha doğrusu ilâhî vasıflarla vasıflanıp da, Rabbânî ahlâk ile ahlâklandıktan sonra velî oldular.

Dolayısıyla Hâtemü’l-velâye, Allah’ın ‘Velî’ ve ‘Hamîd’ diye isimlendirilmiş olmasından istifâde eden âdemliği ile ilgili unsûrî neş’etinden önce zâten velî idi." ("Şerhü’l-Fusûs li’l-Bosnevî"; Nâfiz Paşa, no: 536, 494-495. yp.)

 

İlâhî ve Kevnî Mertebeleri Kuşatan "Hâtemü’l-Velâye" Mertebesi:

Hazret "Hâtemü’l-velâye" mertebesinin, resul ve nebîlerin makam ve mertebelerinden yalnız velâyet cihetinden öne geçtiğini; bununla birlikte, bu mertebenin mutlak bir biçimde, bütün ilâhî ve kevnî mertebeleri de ihâta ettiğini haber vermektedir:

"Mutlak toplayıcı ilâhî velâyet’e tâyin edilen Hâtemü’l-evliyâ için, kendisinin her şeyde ve her mertebede önde olması gerekli değildir. Mutlak bir sûrette bütün ilâhî ve kevnî mertebeleri kuşatması (bakımından, bu) herhangi bir noksanlık da değildir. O, velîlerden olan bütün nebîlerin ve resullerin ilimlerine, Hâtemü’r-rüsûl’ün şeriatına bağlı bir kaynak olur." ("Şerhü’l-Fusûs li’l-Bosnevî"; Nâfiz Paşa, no: 536, 474 yp.)

 

Bütün Velâyetlerden Yüksek Olan "Muhammedî Mutlak Velâyet"in Kâmil Vârisi:

Abdullah-ı Bosnavî -kuddise sırruh- Hazretleri "Şerhü’l-Fusûs li’l-Bosnevî"de; Hâtemü’l-evliyâ’nın velâyetinin, mutlak anlamda bütün resul, nebî ve velîlerin velâyetlerinden yüksek olmasının sebebini şöyle beyân etmişlerdir:

"Hâtemü’l-evliyâ, Hâtemü’r-rüsul Aleyhisselâm’ın bâtını ve velâyeti olan, kendi mir’âtındaki mutlak Muhammedî velâyet’ten alması itibâriyle yüksek olur. Çünkü o -aleyhisselâm-, kendisine verilen ilimlerle ve zâhir şeriatı hakkındaki mutlak velâyetiyle zuhur etmemişti. Zirâ nübüvvet ve velâyet vasfı onu (bundan) menetmiştir. Çünkü risâlet ve nübüvvet’in muktezâsı halk ve kesret; velâyet’in muktezâsı ise Hakk ve vahdet’tir. Allah onun husûsî birtakım ilimlere göre, Cedd’inin -sallallahu aleyhi ve sellem- bâtın ve velâyetiyle zuhûrunu murâd edince; O’nun velâyetinde müteayyin olan, O’nun -sallallahu aleyhi ve sellem- hasenâtından bir hasene ve hakîkatinin mazharlarından bir mazhar olan, vârislerinin en kâmili Hâtemü’l-evliyâ sûretiyle izhâr eder.

Şu hâle göre Hâtemü’l-evliyâ, mişkâtının Hâtemü’r-rüsul’ün bâtını olması sâyesinde yüksek olur." ("Şerhü’l-Fusûs li’l-Bosnevî"; Nâfiz Paşa, no: 536, 469-470. yp.)

 

"Hatmü’l-Velâye"nin Aslı Olan "Küllî Rûh"un Mâhiyeti:

Bosnalı Abdullah Efendi "Şerhü’l-Fusûs li’l-Bosnevî"nin başka bir noktasında; Hâtemü’n-nübüvve’nin ve Hâtemü’l-velâye’nin aslı olan "Küllî rûh"un, yaratılışı her şeyden önce olan "Nûr"dan ve ilk açığa çıkarılan şey olan "Hakîkat-ı Muhammediyye"den başka bir şey olmadığını; bu noktada Allah’tan vâsıtasız olarak istimdâd eden Hâtemü’l-evliyâ’nın da, diğer ruhlarla Allah arasında vâsıta olmak için yaratıldığını ifşâ ederek, mühim bir sırrı daha ortaya koymuştur:

"Hâtemü’n-nübüvve nübüvvetlerin hepsinin kuşatıcısı olduğu gibi; her velâyeti ihâtâ eden ‘Küllî ruh’ da Hatmü’n-nübüvve’nin bâtını olan Hatmü’l-velâye’nin rûhu olduğu için, Hatmü’n-nübüvve’nin ve Hatmü’l-velâye’nin rûhu bambaşkadır. Çünkü Hâtemü’l-evliyâ, velâyetlere keşifler, tecellîler, ilimler, sırlar, hâller ve makamlardan yana verilenlerin hepsini biraraya getiren ‘Hatm’in toplanıp birleştiği velâyet-i Muhammediyye’yi tümüyle toplayıp birleştiren bir sûrettir; zîrâ onun hakîkati her şeyden önce açığa çıkartılan ‘Hakîkatü’l-hakâyık’, yâni "Hakikatlerin hakikati"dir. O gaybî fetihlerin anahtarıdır. Ruhların kendisiyle kâim olduğu nûrdan bir maddedir. O’nun hayâtı, diğer ilâhî mertebelerin içine bir gönderici ve sirâyet ettirici kılınan kendi hakîkatindendir. Rûhu ruhlar arasındaki herhangi bir ruhtan değil, vâsıtasız olarak Allah’tan istimdâd eder; ilâhî vergilerle ilgili olarak, bütün ruhlar da onun mişkâtından istimdâd eder. Ulûhiyyet mertebesine ve toplanış hazîresine nisbet edilerek meydana getirildiği için, ilâhî isimlerin hazîrelerinden biri olmuştur.

‘Size gelen her nîmet Allah’tandır.’ (Nahl: 53)

Hâtemü’l-evliyâ işte bu mertebenin küllî mazharı ve Muhammedî velâyet’in mişkâtıdır. O bunu unsurî cesedinin terkibi zamânında akıl etmemiştir. Daha doğrusu Hâtemü’l-velâye, bunu unsurî cesedinin terkip ve zulmânî beşerî aslının vâroluş zamânında, kendiliğinden düşünmemiştir. Şu hâle göre o, herhangi bir vâsıta olmaksızın Allah’tan istimdâd eden, bütün ruhların da kendisinden istimdâd ettiği bir maddedir." ("Şerhü’l-Fusûs li’l-Bosnevî"; Nâfiz Paşa, no: 536, 544-545. yp.)

 

Allah’ın, Her Şeyi Velâyet’inden Yarattığı Kâmil Halîfesi:

Abdullah-ı Bosnavî -kuddise sırruh- Hazretleri küllî ilâhî tecellî’nin Hâtemü’l-velâye"nin hakîkatına yerleştirildiğini ve her şeyin kendisinden yaratıldığı "Hâdî" ism-i şerîf’inin de bu velâyete tevdî edildiğini ifâde ederek, gerçekten çok mühim bir sırrı ortaya koymuş; aslî vâroluş maddesi olan bu velâyeti vâsıtasız olarak Allah’tan aldığı için, onun Resulullah’ın halîfesi değil, doğrudan doğruya Allah’ın halîfesi olduğunu beyan buyurmuştur:

"Bil ki Hâtemü’l-evliyâ, şer’î ahkâmına en güzel ve en kâmil bir yön üzere tâbî olması cihetinden ve Hatmiyyet mertebesindeki en kâmil vârisi olması yönünden; zâhirde Hâtemü’r-rüsul’ün hasenâtından bir hasene olur. Şu kadar var ki, ezelî hakikatin taayyünlerinden bir taayyün ve küllî tecellîlerden bir tecellî olduğu için, toplanıp birleşmenin kâmil mazhariyyetiyle Muhammedî Hatmî ilâhî sûretin bâtındaki taayyünü olması hasebiyle de, onun bâtındaki hasenelerinden bir hasene olur. Hâtemü’r-rüsul de bâtın velâyetinin hasenesi olan; her şeyin kendisinden yaratıldığı ‘Hâdî’ isminin verildiği velâyete ve Zât-ı ehadiyyet’e mazhar olmadan, risâlet makâmında bir şeriatla zuhûr edince böyle olmuştu.

O’nun velâyeti bâtında Hâtemü’l-velâye’ye en şümullü, en tam şekilde mazhar olan, zâhirdeki en kâmil vârisinde zuhûr eder. Bu itibarla böylece o da, Hâtemü’r-rüsul’ün hasenâtından bir hasene olur. Ancak, vâsıtasız olarak Allah-u Teâlâ’dan alması nedeniyledir ki; o Resulullah’ın halîfesi değil, bizzat Allah’ın halîfesidir." ("Şerhü’l-Fusûs li’l-Bosnevî"; Nâfiz Paşa, no: 536, 500. yp.)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |