İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

EVLİYÂ-İ KİRAM -Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI’NIN “HÂTEMÜ’L-EVLİY” HAKKINDAKİ BEYAN ve İFŞAATLARI (98) Muhammed Ca'fer Ed-Dımeşkî -kuddise

HÂTEM-I VELI

Muhammed Ca'fer Ed-Dımeşkî -kuddise sırruh- (2)


EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI’NIN
“HÂTEMÜ’L-EVLİY” HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (98)

Muhammed Ca'fer Ed-Dımeşkî -kuddise sırruh- (2)

 

Şeyhü’l-Ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin meşrebi üzre yürüyen “Fusûs” şârihlerinin önde gelenlerinden olan Muhammed Ca‘fer ed-Dımeşkî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin “Şerh-i Fusûsu’l-Hikem”inde yer alan; Hâtemü’l-evliyâ ve vâris olduğu “Hâtemü’l-velâye” mertebesi hakkındaki ifşaatlarına kaldığımız yerden devam ediyoruz.

 

Velî’nin En Son Mertebesi,
Peygamber’in İlk Mertebesidir:

Muhammed Ca‘fer ed-Dımeşkî -kuddise sırruh- Hazretleri “Şerh-i Fusûsu’l-Hikem” adlı eserinde; “Hâtemü’l-velâye” mertebesini elinde bulunduran Hâtemü’l-evliyâ’nın, zâhirde Hâtemü’r-rusül olan Muhammed Aleyhisselâm’a tâbî olmakla birlikte, bâtında bütün velâyet mertebelerine tasarruf ettiğini dile getirerek şöyle buyurmuştur:

“Velînin en son mertebesi, peygamberin ilk mertebesi olduğuna göre; İlâhî denizlerin sâhillerinde bulunan peygamberler de alacaklarını ancak ondan (Hâtemü’l-evliyâ’dan) alabilirler ve sözlerinin mânâsını öğrenme husûsunda velâyetlerinden istimdâd ettikleri sahada velîlere muhtaç olurlar. Onların: “Peygamberler bizim yüzdüğümüz denizin sâhilinde dururlar.’ sözünün mânâsı; yâni tâyin edildiği haberinin kabul ve tasdîk görmesine nisbetle, sâhibi tasdîk gören velînin önüne geçemeyip, sonunda yine kendi nasiplerine rücû ederler.

Hâtemü’l-evliyâ, Peygamber’imizden -sallallahu aleyhi ve sellem- başka bir kimsede bulunmayan Şerî‘atla hükmetmesi nedeniyle, O’na inzâl buyurulanın ‘ayn”ının yüklendiği İlâhî hüküm husûsunda, Hâtemü’r-rusül’ün teşrî’den getirdiği şeye tâbî olur. Esâsen bu cümle de: ‘Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- Hâtemü’r-rüsul’dür, başta da sonda da onlara istimdâd eden odur.’ şeklindeki önceki sözün içine dâhildir. O metbû’dur, onlar ise ona tâbî olanlardır. Nitekim İsâ Aleyhisselâm da onun Cenâb’ına halef olarak tâyin edilecek, onun Şerî‘at’ıyla hükmedecektir.” (“Şerh-i Fusûsu’l-Hikem”, İ.Ü. Ktp. AY, nr.: 4907, vr. 109)

 

“Hâtemü’l-Enbiyâ” ile “Hâtemü’l-Evliyâ” Arasındaki
“Tâbî-Metbû” İlişkisini İspatlayan Şer‘î Deliller:

Şeyh Muhammed ed-Dımeşkî -kuddise sırruh- Hazretleri “Şerh-i Fusûsu’l-Hikem”inde, Tasavvuf tarihinde asırlar boyunca büyük tartışmalara neden olan “Hâtemü’l-enbiyâ” ile “Hâtemü’l-evliyâ” arasındaki tâbî-metbû‘ ilişkisini Şer‘î deliller ve ilginç temsillerle akıllara yatkın hâle getirmeye çalışmış; Hâtemü’l-evliyâ olan zâtta Allah katından verilmiş husûsî bir kemâlât bulunduğuna dikkati çekerek, bu durumun Hızır Aleyhisselâm’la Mûsâ Aleyhisselâm arasındaki duruma benzediğine vurgu yapmıştır:

“Onun zikrolunan bu tâbiiyyeti, makâmında ona -sallallahu aleyhi ve sellem- şerîatıyla ilgili olarak herhangi bir noksanlık vermez ve üstelik bizim gittiğimiz yola da ters düşmez. O tümüyle onların hepsinin Seyyid’idir -aleyhis-salâtu ves-selâm- ve onun tâbîiyyet sahası alabildiğine geniştir. Hiç şüphe yok ki o Âdemoğlu’nun Seyyid’idir, İbrâhim Halîlu’llâh Efendimiz’in evlâdı içinde Hacer’in oğludur. Dolayısıyla o -sallallahu aleyhi ve sellem-, Allah Sübhânehû’yu kendisine bildiren bu cihet itibâriyle bir yönden yüksek olduğu gibi; öte yandan, ancak Allah’tan gelebilecek bir kemâlin değeri ona (Hâtemü’l-evliyâ) verildiği için, bu işin de inkârı mümkün olmadığı için, anlatmak istediğimiz bu has cihet itibâriyle bir yönden de geride olur.

Nitekim bizim Şerî‘at’ımızın zâhirinde de bunu ispatlayacak deliller mevcuttur. Bizim bâzı hususlarda tâbîlikle ilgili olan görüşümüzü te’yid eden bu sözlerden ilki, Allah’ın kitabında, Ömer’in Bedir esirleri hakkındaki fazîletiyle ilgili buyruğuyla alâkalıdır ve onun, onlar hakkındaki hükmü nedeniyle üstünlük kazanmasını sağlayan İlâhî bir hükmün beyânına varır.

Ömer bin el-Hattâb -radiyallahu anh- onların katl edilmesini öngörmüş, Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ise ona icâbet etmemiş; ancak sözünü ettiğimiz buyruktaki gibi, Ömer’in re’yi Kur’ân’a muvâfık gelmiş ve Allah-u Teâlâ:

“Hiçbir peygambere yeryüzünde ağır basıp düşmanı yere sermeden esir almak yaraşmaz.” buyurarak katli te’yid etmiştir. (Enfâl: 67)

Ayrıca hurmaların aşılanmasında da, düşük olanların da fazîlet husûsunda (kimi zaman) üstün olabileceği meselesi te’yid görmüştür.

İşte kâmillerin en üstün derecesine yükselmiş olan bir kâmil için de, her şeyde ve her mertebede mutlakâ önde olmak lâzım gelmez. Zîrâ İlâhî fazlın bir muktezâsı olan bu ilim, Mûsâ Aleyhisselâm Efendimiz’in mâiyyetinde Hızır’a da verilmiş ve (bu ilim sâyesinde) ondan daha öne geçmiştir.” (“Şerh-i Fusûsu’l-Hikem”, İ.Ü. Ktp. AY, nr.: 4907, vr. 110-111)

 

Hâtemü’l-Enbiyâ’nın Gördüğü Rüyânın
Hâtemü’l-Evliyâ’ya İntikâli:

Muhammed ed-Dımeşkî -kuddise sırruh- Hazretleri “Şerh-i Fusûsu’l-Hikem” adlı eserinin bir başka noktasında; Hâtemü’l-enbiyâ Aleyhisselâm’a “Nübüvvet”in tuğladan yapılmış bir duvar şeklinde gösterildiği rüyânın boş kalan tuğla nedeniyle onun “Hatemiyyet”ine delil olduğunu belirtmiş; Hâtemü’r-rüsul’ün tam vârisi olan Hâtemü’l-evliyâ’nın da, kendisini o duvarın bâtınî timsâli olan “Velâyet” duvarında aynen yerleşmiş görmesi gerektiğini haber vermiştir:

“Bir zaman Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-e peygamberlik tuğladan örülmüş bir duvar şeklinde temsil buyuruldu. Nitekim Buhârî -radiyallahu anh-in ‘Sahîh’indeki ‘Hâteme’n-nebiyyîn’ bâbında rivâyet ettiğine göre, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

‘Peygamberler arasında benim durumum, kepriçten bir duvar yapan, onu süsleyen, güzelleştiren, ancak bir tuğlalık yerini boş bırakan bir adamın durumu gibidir. İnsanlar o binânın etrâfını dolaşırlar, o açık yeri görünce şaşkınlığa düşer ve: “Keşke şu tuğla da yerinde olsaymış!’ derler. İşte ben o tuğla yerindeyim, ben peygamberlerin sonuncusuyum.”

İşte bu eser ancak, onun -sallallahu aleyhi ve sellem- Şerî‘at’ı hatmetmesi ve peygamberliği tamama erdirmesi ile nihâyet bulmuştur. Hâtemü’l-velâye’ye gelince, Hatemiyyet’le ilgili olan bu rüyâ ondan da uzak değildir. Çünkü zikredilen rüyâ ırsiyyet husûsunda ‘Hatemiyyet’i temsil etmektedir, dolayısıyla da ‘Hatm’, onun (Hâtemü’l-evliyâ’nın) müşâhadesinden de uzak değildir. O da ona -sallallahu aleyhi ve sellem- temsîl olunan şeyi aynıyla görür. Çünkü o, Hatm’in kendisiyle kemâle erdiğini keşfetmedikçe, “Hatmiyyet’in bir velî olarak kendisiyle tahakkuk ettiğini de göremez ve bilemez.” (“Şerh-i Fusûsu’l-Hikem”, İ.Ü. Ktp. AY, nr.: 4907, vr. 111-112)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |