İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

EVLİYÂ-İ KİRAM -Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI'NIN "HÂTEMÜ'L-EVLİYÂ" HAKKINDAKİ BEYAN ve İFŞAATLARI (143) Mahmûd bin Ali ed-Dâmûnî -kuddise

HÂTEM-I VELI

Mahmûd bin Ali ed-Dâmûnî -kuddise sırruh- (4)


EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI'NIN
"HÂTEMÜ'L-EVLİYÂ" HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (143)

Mahmûd bin Ali ed-Dâmûnî -kuddise sırruh- (4)

 

"Fusûsu'l-Hikem" kitabına yazdığı "Kitâbu Cevâhirü'l-Kıdem alâ Fusûsu'l-Hikem" adlı şerhte "Hâtemü'l-velâye" hakkında eşsiz sırlar ve ifşaatlara yer veren Muhammed Mahmûd bin Ali ed-Dâmûnî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin; sözkonusu eserinde yer alan bu husustaki beyan ve ifşaatlarına kaldığımız yerden devam ediyoruz.

 

Zâhiri Temsil Eden "Hâtemü'r-Rusül" ile
Bâtını Temsil Eden "Hâtemü'l-Velâye"
Arasındaki "Tâbîlik-Metbû'luk" İlişkisinin Mâhiyeti:

Şeyh Mahmûd ed-Dâmûnî -kuddise sırruh- Hazretleri "Cevâhirü'l-Kıdem alâ Fusûsu'l-Hikem" adını taşıyan şerhinde; Hâtemü'r-rusül ile Hâtemü'l-evliyâ arasındaki tâbîlik-metbû'luk ilişkisinin mâhiyetini bildirmek ve bu tâbîlik ve metbû'luğun her iki Hâtem arasında nasıl bir takdim-tehire sebebiyet verdiğini beyan etmek üzere şöyle buyurmuşlardır:

"Şerîat'ın sâhibi, en yüksek makâmın da sâhibi olduğu için, resullerin, nebîlerin ve velîlerin Hâtemü'l-evliyâ'sı, teşrî'de (Şerîat hususunda) Hâtemü'r-rusül'e tâbîdir. Bununla birlikte bu, zikrolunan 'Hâtemü'l-velâye' makâmında ona noksanlık vermez. Bana göre onun makâmı, ona tâbîlikle değil, asâlet yoluyla bu yüksek ilim hâsıl kılındığı için, bir haberci olmak nevinden Hâtem olmayan kişiye nisbetle şöhret bulmuştur. O bir metbû (tâbî olunan kişi) olduğu zaman, zikrolunanın da Hâtemü'l-evliyâ olması nedeniyle bizim gittiğimiz yola aykırı bir durum teşkil etmez. Velâyet'i nihâyete erdiren Hâtem, farklı bir yönden, zikrolunan bu ilim husûsunda başkasından yüksek olduğu gibi; tâbi olan kimsenin daha aşağıda olması mânâsıyla da düşük olur. Nitekim bizim Şerîat'ımızın zâhirinde, Hâtemü'l-velâye'nin bir cihetten başkasından düşük, diğer bir cihetten ise başkasından yüksek olduğu yönündeki bizim bu görüşümüzü teyid eden birtakım şeyler zuhur etmiştir. Bu da, Ömer İbnü'l-Hattâb -radiyallahu anh-in Bedir esirlerinin hükmü hakkındaki fazileti (üstünlüğü) husûsunda vârid olan şeydir. Peygamber Aleyhisselâm ve Ebu Bekir onların öldürülmeleri yerine fidye ile İslâm'a yardıma iktidâ etmelerini tercih ettikleri zaman, Ömer -radiyallahu anh- onlar hakkında ya Müslüman olmalarını, ya da boyunlarının vurulmasını tavsiye etmişti; Ömer -radiyallahu anh-in görüşü muvafık düştü, Allah-u Teâlâ Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-ine vahyedip:

'Hiçbir peygambere yeryüzünde ağır basıp düşmanı yere sermeden esir almak yaraşmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, oysa Allah âhireti kazanmanızı ister.

Allah Azîz'dir, yegâne Hikmet sâhibidir.

Eğer daha önceden Allah'tan verilmiş bir hüküm olmasaydı, aldığınız fidyeden ötürü size mutlaka büyük bir azap dokunurdu.' (Enfâl: 67)

Buyurmak sûretiyle Ömer -radiyallahu anh-in seçtiği reyi tasdik etti.

Hattâ Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

'Eğer şu an azap inseydi, aramızda Ömer'den başkası kurtulamazdı.' (Buhârî)

Hurma ağaçlarının aşılanması hususunda meydana gelen şey de böyledir. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- faydasız gördüğü için onu terketmelerini söylemişti, olar da onu terkettiler. Ancak o yıl hurma olmadı. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-e bunun sebebi sorulduğunda:

'Siz dünyanızla ilgili işleri benden daha iyi bilirsiniz!' buyurdu. (Müslim, Fedâ'il: 130, 140)

İşte İnsân-ı kâmil için de, kemâl vasıflarından yana her şeyde, mertebelerden her mertebede ve hâllerden her hâlde başkasına karşı üstünlük ve öne geçiş lâzım gelmez. Bu yolun, her hâl üzere dâima kemâl vasıflarıyla vasıflandırılan erleri, ancak 'İlm-i billâh'; yâni 'Allah'ı bilme' hususunda başkalarından öne geçmeye bakarlar. Bir de şu var ki, onların Allah'ı bilme rütbesindeki hâlleri de diğerlerinden daha başkadır. Onlar fazîletleri ve üstünlükleri hazinelerinden talep ederler; onların katlarında muteber tuttukları kemâl de bu hâllerden başkası değildir." ("Kitâbu Cevâhirü'l-Kıdem alâ Fusûsu'l-Hikem", Süleymâniye Ktp. Reşîd Efendi, nr.: 407, vr. 67b-68a)

 

Nübüvvet ve Velâyet;
Duvarı Tamamlayan Altın ve Gümüş Son İki Tuğla:

Muhammed Mahmûd ed-Dâmûnî -kuddise sırruh- Hazretleri "Cevâhirü'l-Kıdem alâ Fusûsu'l-Hikem"in bir başka noktasında, Hâtemü'r-rusül olan Muhammed Aleyhisselâm'ın kendisini nübüvvet duvarını tamamlayan son tuğla olarak görmesinin mânâsı üzerine eğilerek, onun ancak Zât-ı İlâhî ile mülâkî olması bakımından bir "tâbî" olduğuna dikkati çekmiş; kendisini, aynı duvarı altın ve gümüş iki tuğla ile tamamlamış hâlde gören Hâtemü'l-evliyâ'nın ise, tüm velâyetlerin Hâtem'i olması nedeniyle altın tuğla mahallinde bulunduğunu ifâde ederek, bu "altın" ve "gümüş" tuğla benzetmesinin Hikmet'in zâhir ve bâtına galip gelişini temsil ettiğine işâret etmiştir:

"Bir defasında Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-e peygamberlik, tuğlalardan yapılmış bir yapının duvarı şeklinde temsil olundu.

Nitekim duvar onunla -sallallahu aleyhi ve sellem- tekmil olup tamamlanmıştı. O, kendisini tamamladığı bu binâdan ve bu mekânın en yücesindeki tek bir tuğladan başkasını görmedi. Zikrolunan o duvar, onun etrâfını dönüp tamamladığı, bütün işler hakkında, hiçbir şeye ihtiyaç bırakmayan duvardır.

O öyle bir duvardır ki, Peygamber Aleyhisselâm şu buyruğu ile ona işâret etmiştir:

'Bana cennetin yeryüzünde de misli gösterildi.'

Bu duvar, Nübüvvet duvarından kinayedir ki, Peygamber Aleyhisselâm onun imamı olmuştur.

Ayrıca o, iki gayb mânâsını ve cismânî sûretler içinde rûhâniyyetlerin zuhurunu temsil etmesi bakımından Mescid'in de duvarıdır. İşte Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- risâleti yönünden değil, nübüvveti ve velâyeti bakımından, nübüvvet duvarının kendisiyle tamamlandığı, nübüvvetler ehli üzerindeki en yüksek makamın ve seyyidliğin kendisiyle tamamına eriştiği bu bir tuğladan başkasını görememiştir. Onun tuğlası, şüphesiz bütün tuğlalardan daha yüksek ve yüce idi; onların meziyetlerinin ve mânevî kemâllerinin 'duvar' olması yönünden, vasıfların ve kemâllerin ona ertelenmesiyle tamamlamıştı. O -sallallahu aleyhi ve sellem- bu bir tuğla ile, bütün Enbiyâ'nın ve Rusülü'l-kirâm'ın metbû'u (tâbî olduğu kişi) olduğu için, 'tâbîlik' hükmü nedeniyle öne geçmişti.

O, Cebrâil Aleyhisselâm vâsıtasıyla kendisine vahyedildiği vakit, makam itibariyle değil, Hazret'in yüce Zât'ına mülâkî olmak sûretiyle bir tâbî idi.

Tıpkı Allah-u Teâlâ'nın buyurduğu gibi:

'De ki: Ben ancak bana vahyolunana tâbî olurum!' (A'râf: 203)

Yani ilhamla değil, kelâmla vahyolunana tâbî ve herhangi bir makâmın Hazret'iyle değil, Yüce Hazret-i Zât'la mülâkî olurdu. Nitekim 'gümüş tuğla' tâbiri, Hikmet'in zâhire gâlip geldiğine işâret eder. Buna mukâbil olarak, 'altın tuğla' da Hikmet'in bâtına galebesine işâret eder.

Hâtemü'l-evliyâ'ya gelince; risâlet velâyeti, nübüvvet velâyeti ya da iman velâyeti, risâleti yönünden Resul veli, iman velâyeti yönünden Nebi veli olan, Kâinâtın Seyyid'inin bu kişideki velâyetinin içine dahildir. Zira o, hem risâlet, hem nübüvvet hem de iman velâyetinin Hâtem'idir, hangi kısımla ilgili olursa olsun (mutlak anlamda) o Hâtemü'l-velâye'dir, dolayısıyla o da bu rüyâdan hâlî olmaz." ("Kitâbu Cevâhirü'l-Kıdem alâ Fusûsu'l-Hikem", Süleymâniye Ktp. Reşîd Efendi, nr.: 407, vr. 68a-68b)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |