İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

Allah-u Teâlâ’nın Sevgilileri’nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (19) Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- (8) Muhyiddîn İbnü’l Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri

HÂTEM-I VELI

Şeyhü’l-Ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- (8)


Allah-u Teâlâ’nın Sevgilileri’nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (19)

 

Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî
-kuddise sırruh- (8)

Muhyiddîn İbnü’l Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri “Ankâ’-i Muğrib Fi Ma’rifeti Hatmü’l-Evliyâ’” kitabında Hâtemü’l-evliyâ olan zâtın ve ihvânının yaşayacağı devrin Mustafa -sallallahu aleyhi ve sellem-in asrına benzeyen bir devir olacağını, bu karanlık devrin imamı olan bu zâtın yetmiş sahâbenin ecrine denk olan işler yapacağını beyân buyurmuş; insanların ve dalâlete düşürücü şeytanların iyice azgınlaşacağı bu devirde onun, ihvânı ile birlikte imân ve istikâmetini korumaya gayret edeceğini haber vererek, ümmet-i Muhammed’e büyük bir nasîhat ve vasiyette bulunmuştur:

“Ey kardeşim!

Mustafa’nın asrıyla birleşen devir sana gizli kalmasın!.. İnsanın Sübhân olan Rabb’i ile berâberliğini devam ettirmesinin ve onu görüp gözetmesinin mevcûdiyeti zevâle ermez. Nitekim Hakk onu gösterir, Şerî’at ona işâret eder ve onunla ilgili olarak, yıkım ve ölüm ibâresi içinde bir de duyum gelir. Bu ise öncüleri olan kişinin onlardan (ilk devirdekilerden) yetmiş kişinin ecriyle amel edeceği için, yapacağı amelle onları öne geçireceği ve üstünleştireceği anlarla ilgilidir.” (“Ankâ’-i Muğrib fî Ma’rifeti Hatmü’l Evliyâ ve Şemsü’l-Mağrib”, s. 22, bas.: Mısır, 1954)

Hadîs-i şerîf’te “elli” buyuruluyor; görüldüğü üzere burada da “yetmiş” buyuruluyor. Onun târifi mümkün değildir ve İlâhî lütuftan başka hiçbir şey de değildir. İlâhî lütuflara akıl ermez!.. Yaratıcı O’dur, neler yerleştireceğini O bilir.

Niçin onları “yetmiş derece” geçecek? İşte bu nokta azîmdir... Bu; zamanın kararması, bu karanlık âlemde Nûr-i ilâhî’nin yayılması ve yayılmada azîm gösterilmesinden ötürü oluyor. Allah-u Teâlâ bu seyyiât zamanında kime o azmi verdiyse, o bu azîmle Ashâb’ı da yetmiş derece geçmiş oluyor. İşte bu çok büyük bir mükâfâttır, bu yalnız Allah-u Teâlâ’nın lütfundan ötürüdür. O, O’nun tecalliyatı ile yürüyor, yâni Hakk’tan gelen azîm onu yürütüyor. Allah-u Teâlâ ona öyle bir azîm ve irâde vermiş ki; onu O desteklediği için, o azâmet ile her güç iş ona kolay geliyor. Allah-u Teâlâ onu “Nûr”u yaymak için, küfrü ortadan kaldırmak için gönderdi!..

O öyle bir zamanda gönderildi ki; nice türemelerin türediği, Allah’lık davasında bulunan firavunların yine ürediği, putların dikildiği, ilâhlık dâvasına yöneldiği, herkesin kendi bayrağını açtığı bir anda gönderildi... İşte böyle bir zamanda Zuhâl yıldızı karanlığı delip geçtiği gibi; bu “Siyah Bayraklılar” da bi-İzni’llâh-i Teâlâ bu zulümâtı deldiler ve dağıttılar, “Nûr-i ilâhî”yi yaydılar. Allah-u Teâlâ indirdiği ilimle bunların hepsini yok etti, hiçbir şeyleri kalmadı, sadece isimleri kaldı!..

Resulullah Aleyhisselâm’ın yolu ve Ashâb’ın yolu ile, bu yol ve ihvânın yolu birleşir, ötesi hükümsüzdür. Allah-u Teâlâ fakîri böyle bir zamanda göndermiş, böyle bir devirde vazîfelendirmiş. Bu hep O’nun lûtf-u ihsânıdır.

Dikkat edilirse Hazret bu beyanlarında, Hâtemü’l-velî’nin yetmiş sahâbenin ecrine denk olan işler yapacağını haber vermekle birlikte; onun ve ihvânının yaşayacağı devrin Mustafa -sallallahu aleyhi ve sellem-in asrına benzeyen bir devir olacağını söylemektedir.

Nitekim Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî -kuddise sırruh- Hazretleri de Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in geleceğini haber verdiği, velâyette onunla aynı mertebede bulunan zâtı târif etmekte ve bütün ehl-i İslâm’ı onlara tâbi olup imân etmeye davet etmektedir.

Buyurur ki:

“Açtılar kenz-i füyûzu, olunuz hil’at-pûş,

Mustafâ geldi yine, cümleniz îmân ediniz!..”

[Feyizlerin kaynağını açtılar, hil’atlarınızı giyiniz,

Mustafâ yine geldi, hepiniz îmân ediniz!..]

(A. Avni Konuk, “Fusûsu’l-Hikem Şerhi”, c. 1, s. 215)

Demek ki “Mustafa”yı yine gönderdi... Gönderen kim? O... O evvel geldi, o sonra geldi. Ona lûtfetmiş, ona da lûtfetmiş. Onu evvel göndermiş, bu lûtuflarla göndermiş; onu ise sonra göndermiş, yine bu lûtuflarla göndermiş. O da “Hâtem”, o da “Hâtem”... Küllî’sini ona lütfetmiş, amma ayrıca ona da lûtfetmiş; o da O’nun dilediği kimseye rahmet oldu. O gelmedi amma, onun vekîli O’nunla geldi. Başkası için bu söz söylenmemiştir. İşte bu bir “intikâl” sırrıdır, her şeyiyle “o” geldi!..

“Hâtem”lik akar su gibidir; oraya da akar, aynı sudur, hiç fark yoktur. Şu kadar var ki “Hâtemü’n-nebî” menbâ’dır. Menbâ o olduğu, su aynı su olduğu için; o değil amma yine “o” geldi, o vazife ile geldi, o feyizle geldi. Onun asâleten vekâletini taşıdığı için, ona ne verdiyse aynısını ona da verdi, o su ile beraber hepsini ona akıttı!..

“Mustafa yine geldi.” O gelmedi amma, ona verdiğini vekîl’ine de verdi, onun gelmesi ile beraber hepsi de geldi. Ona verdiğini aynen ona da vermiş; o vazîfesini bitirmiş, onun vazîfesini de o yapıyor! Her şeyin önderliği kendisine âit olan Sebeb-i Mevcûdât -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir yükünü atmış oluyor. Yâni “Şimdiye kadar ben taşıdım, bundan sonra sen taşı!” mânâsına geliyor. Bunların hepsi Allah-u Teâlâ’nın hükmüdür, İlâhî birer lütuftur. Yapılan her şey Allah-u Teâlâ’nın hükmüyle ve izniyle husule geliyor. O hükmetmedikçe hiçbir şey olmaz, hüküm O’na âittir.

Mevlânâ kuddise sırruh- Hazretleri’nin; “Mustafa yine geldi!..” buyurması doğrudan doğruya bir kerâmettir. Nereden biliyordu bu ilmin bu şekilde dünyaya yayılacağını? O, Allah-u Teâlâ’nın bildirmesiyle bunu söyledi.

Diğer velilerin bu husustaki sözleri de birer kerâmettir. Meselâ Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri de Allah-u Teâlâ’nın onun irşadını yayacağını bin küsür sene öncesinden haber vermişti. Bu da doğrudan doğruya bir kerâmettir. Nereden biliyordu Allah-u Teâlâ’nın onun irşâdını yayacağını? Demek ki Allah-u Teâlâ onlara bunu duyurmuştu. Bu apâşikâr bir kerâmettir! Nitekim bugün bu ilim bütün dünyaya sirâyet etti. Bunu Allah’tan başka kim yapabilir? Bütün bunların hepsi O’nun dilemesi ve göndermesi ile olur. O kimi ne ile gönderdi ise o vazifeyi yapar, hepsi de O’nun emri ve hükmü ile hareket eder. Zira yaratmak da, emretmek de Allah’a mahsustur, O bütün âlemleri dilediği gibi yönetmektedir.

Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Biz rahmetimizi kime dilersek ona isâbet ettiririz!” (Yûsuf: 56)

Abdülkâdir el-Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri “Sırru’l-Esrâr” isimli eserinin yirmi ikinci kısmında buyurur ki:

“Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in dilinden söylenen;

‘Ben ve bana tâbî olanlar basîret üzerindeyiz!’ (Yusuf: 108)

Âyet-i kerîme’sindeki ‘Bana tâbî olan’ cümlesinde bir işâret vardır. Peygamber Aleyhisselâm’a tam vâris olan kâmil Mürşid’i anlatır. Demek olur ki; ‘Benden sonra irşad; her yönden, benim bâtınî basîretime sâhip olan kimse tarafından yapılacaktır. Burada ‘Tam velâyet’ hâline sâhip olan zât murâd edilmektedir.

‘Velî olan mürşid...’ (Kehf:17)

Âyet-i kerîme’si de aynı şeye işâret eder.” (“Sırru’l-Esrâr”, s. 114-115, trc.: A. Akçiçek)

Buradaki “Velî”den murâd, Allah-u Teâlâ’nın Zât-ı Akdes’ine has kullarıdır, sevdiği seçtiği kullardır. Onları sevdiği için, kendi lütuf desteği ile desteklediği için bu hâl husûle gelir...

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |