İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

EVLİYÂ-İ KİRAM -Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI’NIN “HÂTEMÜ’L-EVLİY” HAKKINDAKİ BEYAN ve İFŞAATLARI (74)

HÂTEM-İ VELİ

Mu'înüddîn Ahmed el-Buhârî (3) -kuddise sırruh-


EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI’NIN
“HÂTEMÜ’L-EVLİY” HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (74)

 

Mu'înüddîn Ahmed el-Buhârî (3) -kuddise sırruh-

İlk dönem "Fusûs" şârihlerinden olan Mu'înüddîn Ahmed el-Buhârî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Meşâriku'n-Nusûs el-Bâhis 'an Ğavâmizi'l-Fusûs" ismini taşıyan şerhinden; kendisine has güzel bir üslûp ve Ekberiyye meşrebine mahsus hususi bir tecelliyâtla, "Hâtemü'l-evliyâ" olan zâtın makamına ve vasıflarına ışık tutan güzide beyanlarını nakletmeye devam ediyoruz.

 

Hâtemü'l-Evliyâ'nın Şer'î Hükme Bağlılığının Mâhiyeti:

Mu'înddîn el-Buhârî -kuddise sırruh- Hazretleri "Meşâriku'n-Nusûs el-Bâhis 'an Ğavâmizi'l-Fusûs" ismini taşıyan şerhinde, Hâtemü'l-evliyâ olan zâtın tâbi olduğu peygamberin şeriatına ancak, kendisine tâbi olunan "Hâtemü'l-velâyeti'l-hâssa" mertebesini elde etmek için bağlı bulunduğuna işaret ederek şöyle buyurmuştur:

"Hâtemü'l-velâyeti'l-hâssa, Muhammedî kemâlin insânî inşâsı ile alâkalı olduğu için, zâhir yönüyle şerî'atın zâhirî emirlerine tâbîdir ve aynı zamanda onun gözcülerinin de nihâyete erdiricisidir. O işte buna riâyeti gerçekleştirir. Şu kadar var ki, o bâtın yönüyle de ilâhî emri, vâsıtasız olarak doğrudan doğruya; 'Onda tâbîliği meydana getiren şey, zâhir sûretiyle tâbî olduğu şeyi, sırr'da (bâtında) Allah'tan almasıdır. Çünkü o ilâhî emri olduğu hâl üzere görür.' sözüyle işâret edilen, Resûl'ün ve meleğin aldığı kaynaktan alır. Daha doğrusu bir velî, zâhir sûretiyle kendisinde tâbîliği meydana getiren şeyi sır yolunda Allah'tan aldığı gibi, şerî'atının hükümleri hakkında da yine Peygamber Aleyhisselâm'a tâbîdir. Çünkü velî tâbî olduğu ilâhî emri görüp, kendi özünde ve Allah katında bulunduğu hâl üzere bilir. Dolayısıyla o da mevcûdiyeti husûsunda kendisine gerekli kılınanı, kendi özüne âmil olanla bilir. Zîrâ o diğerine, kendisine tâbî olunması gerekçesiyle tâbî olur. Dolayısıyla onun da onu aynı şekilde görmesi uzak olmaz." ("Meşâriku'n-Nusûs el-Bâhis 'an Ğavâmizi'l-Fusûs"; Es'ad Efendi, nr.: 1539, vr. 35a.)

 

O'nun Ahlâkı ile Ahlâklanıp,
Tâbîliğin Kemâline Eren Velî:

Diğer bir beyanında ise Hazret, Hâtemü'l-evliyâ' olan zâtın Allah sevgisine ulaştıran tek ve en büyük vâsıta olan Hâtemü'l-enbiyâ' Aleyhisselâm'ın ahlâkı ile ahlâklanıp, bu sayede ona tâbîliğin kemâline erişeceğine dikkati çekmiştir:

"O (Hâtemü'l-evliyâ) öyle bir kaynaktan alır ki, Resûl'e vahiy getiren melek de aynı yerden alır. İşâret ettiğim şeyi idrâk edebildiysen, senin için faydalı bir bilgi meydana gelmiş demektir. O ise Allah'ı sevmekle ilgili olarak;

'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tâbî olun ki, Allah da sizi sevsin!' (Âl-i İmrân: 31) buyruğu ile gerekli kılınan, Resûl'e tâbîliğin kemâlidir.

O'na tâbîlikte kemâli bulan kimse onun ahlâkı ile ahlâklanmış demektir. Artık o diğer velîlerden daha üstün ve daha yücedir." ("Meşâriku'n-Nusûs el-Bâhis 'an Ğavâmizi'l-Fusûs"; Es'ad Efendi, nr.: 1539, vr. 35a-35b.)

 

Bütün Nûrlardan Önce Yaratılan
"Muhammedî Hakîkat" ve Ona Mazhar Olan İki Zât:

Mu'înüddîn el-Buhârî -kuddise sırruh- Hazretleri "Meşâriku'n-Nusûs"un başka bir noktasında; Hâtemü'l-enbiyâ' Aleyhisselâm'a ve Hâtemü'l-evliyâ' olan zâta tahsis edilen "Muhammedî hakikat"in peygamberlerin ve velîlerin yaratılışından önce vâredilişinin sırrını, kendisine has kâmil üslûbu ile şöyle izâh etmiştir:

"Âdem zamanından son Peygamber'e varıncaya kadar onlardan hiçbiri yoktu ki, (nûrunu) Hâteme'n-nebiyyîn'in kandilinden almış olmasın. Zîra yaratılışla ilgili olan varlığı her ne kadar geriye bırakılsa da, o yaratılışla ilgili olan varlığından önce kendi hakîkatiyle zâten mevcuttu.

Nitekim;

'Âdem su ile toprak arasında iken ben peygamberdim.' buyurması ona delâlet eder.

Onun dışındaki peygamberler ancak gönderildikleri zaman bi'l-fiil peygamber olabilmiştir. Nitekim ulvî âlemlerin tümünde mazhariyyeti sâbit gözükmeyen, Âdem'in de bu suret üzere yaratıldığı hakîkatin sûreti husûsunda, Muhammedî hakîkat diğer kişilerden öncedir. Sen onu, ilâhî toplayıcı ehadî hakîkate göre peygamberler için, her peygamberin ruhlarına gönderilen ruh olan, ruhlar âlemindeki nûr olarak da tanımlayabilirsin. Bütün peygamberlerin ve velîlerin ruhları ve onlara dercedilen nûrlar, bütün nûrlardan öne geçmiş olan Muhammedî Nûr'un içine dâhildir.

İşte bu nedenledir ki o;

'Allah'ın ilk yarattığı şey benim nûrumdur.' buyurmuştur.

Onu rûhî, nûrî bir mertebenin içine de bi'l-fiil yansıtmıştır. Sen unsûrî bir sûret bulduğun vakit, bu inşâ hakkında ruhların mazharlarına ruhun gönderilmesi sırrı zuhûr etmiş; kimisi ona îmân etmiş, kimi de onu inkâr etmişti.

'Ruhlar saf saftır. Orada uyuşanlar birbirini tanır, orada uyuşmayanlar birbiriyle ihtilâfa düşer." buyruğu buna işâret eder.

İşte 'Âdem su ile toprak arasında iken ben peygamberdim.' buyruğu ile ilgili olarak, rûhî mertebedeki nübüvvetten yapılan haberleşmeler de buna benzer.

Tıpkı bunun gibi, Hâtemü'l-evliyâ' da Âdem su ile toprak arasında iken velî idi. Diğer velîler ise ilâhî ahlâktan olan velâyet şartlarını tahsîl ettikten, Allah'ın 'Velî' ve 'Hamîd' isimlerini mevcut kılıp, onunla vasıflanmaya hak kazandıktan sonra ancak velî olmuşlardır." ("Meşâriku'n-Nusûs el-Bâhis 'an Ğavâmizi'l-Fusûs"; Es'ad Efendi, nr.: 1539, vr. 35b.)

 

Peygamberlerin ve Velîlerin Çok İstediği,
Ancak Muhâlefet Edemediği Büyük Lütuf:

Eserinin başka bir noktasında ise diğer velîlerin değinmediği çok mühim ve farklı bir noktaya işâret ederek; hakîkatleri diğer peygamber ve velîlerden önce yaratılan Hâtemü'l-enbiyâ ve Hâtemü'l-evliyâ'nın, bu lütufla diğer peygamber ve velîlerden öne geçirildiğini; dolayısıyla kendilerine âit hiçbir çaba olmaksızın kavuştukları bu lütfa ve takdir edilen bu işe hiçbir peygamber ve velînin muhâlefet edemeyeceğini beyan etmiş, onların kavuştuğu bu lütfa başka peygamberlerin ve velîlerin de kavuşmasını çok temenni ettiğini belirterek, bu makâma epeyce gıpta ettiğini gösteren ilginç sözler sarfetmiştir:

"Bil ki, Hâtemü'l-evliyâ Muhammed Aleyhisselâm'ın has velâyetini hatmeden, Muhammedî sûretlerden bir sûret olan kimsedir. Unsurî varlığından önce velî olduğunu bilmede, Hâtemü'r-rüsul hükmü de onun hükmündeydi. İnsânî kemâlle ilgili küllî Muhammedî hakîkat, nübüvvet mertebesinde onun tecellî ettiği en kâmil mazhara vâcip kılındığı gibi, velâyet mertebesinde de onun tecellî ettiği en kâmil mazhara vâcip kılınmıştır. Bu iki Hatm'in velâyet mertebesinde tek bir hakîkati tasvir etmesi uzak olmaz. Daha doğrusu; 'Ben velîler arasında ancak velâyetim ve Hatmiyyet'imle âlim oldum.' diyebilmek ancak ikisi için mümkündür. Bu, unsûrî vârlıktan önce meydana gelince, diğer velîler (onun) en kâmil vâris oluşuna muhâlefet de edemez. Zîrâ onlar ancak O'nun ahlâkıyla ahlâklandıktan, sıfatlarıyla vasıflandıktan sonra velî olmuşlardır.

Keşke bu tıpkı Hâtem gibi, bizâtihî onlar için de geçerli olsaydı! 'Zâtiyyet' yalnız onlar (Hâtemü'l-enbiyâ' ve Hâtemü'l-evliyâ') için geçerli olmasaydı, onu kazanmak belki onlar için de mümkün olabilirdi.

'Allah'ın 'Velî' ve 'Hamîd' isimlerini mevcut kılmak' sözü, bu sıfatların insânî velâyetin Hatm'ine göre tek bir kimseye yönlendirilmesiyle ilgilidir. Zîrâ 'Velî' ve 'Hamîd'le isimlenmek de bu Hâtem'in özünde ve başka bir şeyle değil; Hakk'ın varlığıyla, Zât'ıyla, sıfatlarıyla ve isimleriyle meydana gelen velâyetinde gerçekleşir." ("Meşâriku'n-Nusûs el-Bâhis 'an Ğavâmizi'l-Fusûs"; Es'ad Efendi, nr.: 1539, vr. 35b-36a.)


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |