İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

HÂTEM-İ VELİ HAKKINDA RESULULLAH -SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM- EFENDİMİZ’İN HADİS-İ ŞERİF’LERİ VE ONA VÂRİS OLAN VEKİLLERİNİN İFŞAATLARI (35)

HÂTEM-İ VELİ

Ebû Abdullah Muhammed bin Ali el-Hakîm et-Tirmizî


HÂTEM-İ VELİ HAKKINDA
RESULULLAH -SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM- EFENDİMİZ’İN HADİS-İ ŞERİF’LERİ VE ONA VÂRİS OLAN VEKİLLERİNİN İFŞAATLARI (35)

 

Ebû Abdullah Muhammed bin Ali el-Hakîm et-Tirmizî
-Kuddise Sırruh-

 

Âhir zamanda gönderileceği, gerek Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in Hadis-i şerif’leri, gerekse O’nun vârisleri olan Evliyâ-i kirâm Hazerâtı’nın beyanları ile sâbit olan Hâtemü’l-evliyâ hakkında müstakil bir eser yazmak herkese müyesser olmamıştır. Bu zât-ı muhteremi beşeriyet âlemine duyurmak maksadıyla yazılan ilk ve en mühim eser olan “Hatmü’l-evliyâ” kitabı’nın müellifi, Şeyh Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri kadar tafsilâtlı olarak, hiçbir velî bu hususa eğilip üzerinde de durmamıştır.

Daha önceki sayılarımızda da ifâde edildiği gibi; Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri Hâtemü’l-evliyâ olan zâta ve vasıflarına, “Hatmü’l-evliyâ” kitabından önce yazmış olduğu diğer kitap ve risâlelerinde de değinmişti. Bu beyanlar, “Hatmü’l-evliyâ” kitabı’nda kapalı kalan bâzı noktaların, bir nevî şerh ve izâhı mâhiyetindedir.

Nitekim o “Nevâdirü’l-Usûl” isimli eserinde; velâyet’in en yüksek derecesini elinde bulunduran bu zâtın bugün ayan beyan müşâhade edilen bâzı alâmetlerini aynen zikretmiş ve kendisinden sonra pek çok tartışmalara sebep olan, onun yakınlık cihetinden peygamberlerden öne geçme meselesini şer’î bir delille ispat ederek şöyle buyurmuştur:

“Hepsi Enbiyâ Aleyhimüsselâm’dan olmalarına rağmen, kalpler ve dereceler hususunda peygamberler arasında bir farklılık vardır. Her biri velilerden oldukları halde, velilerin aralarında da böyle bir farklılık mevcuttur.

İşte bu kimsenin vasfı, Resulullah Aleyhisselâm’ın Allah-u Teâlâ’dan hikâye ettiği gibidir.

Şöyle buyurmuştur:

‘Velilerimden kendisine en çok gıpta edilen kişi, benim katımda derecesi ulu ve yüksek peygamberlerin derecelerinden bile daha yakın olan gizli bir kimse; Üveysü’l-Karnî’ye ve onun benzerlerine denk olan hafîfü’l-haz bir mü’mindir.

İşte bu onun zâhirî sıfatıdır, bâtını ise târife sığmaz.’

Velilerden bir kimse, en yüksek dereceye sâhip olur. Bu, Allah’ın kendi adına, velî olarak kullandığı bir kuldur. O Rabb’inin himâyesi içinde hareket eder; O’nunla konuşur, O’nunla bakar, O’nunla tutar, O’nunla anlar. O, yeryüzünde onun şöhretini yaymış; kendisini halkın imamı, velilerin bayrağının sâhibi, yer ehlinin emini, gök ehlinin nazar yeri, gönüllerin reyhânı, Allah’ın has’ı, O’nun nazargâhı ve kendi sırlarının kaynağı yapmıştır.

O yeryüzünde Allah’ın; halkı kendisiyle terbiye ettiği ilâhî bir kırbaçtır. Ölmüş olan kalpleri onun ru’yetiyle diriltir ve halkı (onunla) kendi yoluna çevirir. Hukûk-u ilâhî’sini onunla ayakta tutar. O hidâyet anahtarı, yeryüzünün nûru, velilerin defterinin emânetçisi ve onların rehberidir. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- in huzurunda Rabb’ini anmakla meşgul olur. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bu yerde onunla iftihar eder, Allah da bu makamda onun ismini yüceltir. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bizzat onunla yetinip karar kılar.

Allah onun kalbini dünyâya kapılmaktan alıkoyar. O’na ‘Hikmetü’l-ulyâ’ sını, yani ‘En yüce hikmet’ ini bağışlar. O’nu kendi Tevhîd’ine sevkedip yönelterek, nefsini görmekten ve hevânın gölgesinden yolunu uzak eder. Velilerin defterini ona emânet eder, onların makamlarını kendisine tanıtır ve menzillerine muttali kılar.

O neciplerin seyyidi, hikmet sâhiplerinin sâlihi, mânevî tabiplerin imamıdır. Sözü kalpleri esir eder, görünümü nefislere şifâ verir, yönelmesi hevâ ve hevesleri yok eder, yakınlığı kötü huyları temizler. O bir çiçek misâli baharda açar, meyveleri ise güzün toplanır. Kendisine sığınılan bir sığınaktır. Elde edilmek istenen şeylerin kaynağıdır. Hakk ile bâtılın arasını ayırır. O sıddîk’tır, fâruk’tur, velî’dir, ârif’tir, muhaddes’tir.

O Allah’ın yeryüzündeki ‘Tek’ idir.” (Nevâdirü’l-Usûl fî Ma’rifeti Ehâdîsü’r-Resul” c.1, s.619-620)

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri, Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler kütüphânesi’nde mahfûz bulunan “İlmü’l-evliyâ” adlı kitabı’nda, Hâtemü’l-evliyâ’ya verilen bu “Hikmetü’l-Ulyâ” nın ve has velâyet sınıfının mâhiyetini beyân etmek üzere şöyle buyurmuşlardır:

“Celâli büyük, şânı ulu, kibriyâsı yüce, isimleri mukaddes olan Allah, noksanlıktan münezzeh olan kelimeleri ve övgüsüyle şöyle buyurmuştur:

‘Onlara Kitab’ı ve Hikmet’i öğretecek.’ (Âl-i imran: 164)

Kitap Kur’ân’ın zâhiri, hikmet ise bâtınıdır. Bu ise, kendisine ‘Hikmet’in hikmeti’ de denilen ‘Hikmetü’l-Ulyâ’ dır. Onlar ‘Hikmetü’l-Ulyâ’ kendilerine verildiği vakit, nefislerinin gözü ile görmüş oldukları şeyi, artık kalplerinin gözü ile görürler.

Allah-u Teâlâ işte bununla ilgili olarak şöyle buyuruyor:

‘De ki: İşte benim yolum budur, basîret üzere Allah’a dâvet ediyorum.’ (Yusuf: 108)

Yâni görerek O’na dâvet ediyorum.

İşte o da onları dâvet eder ve onlara Allah-u Teâlâ’ya ulaştıran yolu gösterir.

Devamla şöyle buyuruldu:

‘Ben de, bana tâbi olanlar da!’ (Yusuf: 108)

Bu basîret ancak Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- e tâbi olan için geçerlidir. O’nun tâbileri de o kimselerdir ki, O’nun yolu üzerinde kalpleriyle Allah’a seyrederler. O’nun tâbîleri işte onlardır.”

“Onlar Resul’ün halifeleridir. Onlar O’nun ehl-i beyt’idir, diğer veliler ise yönelmeleri ile O’nun hidâyetine ermeye ehildir.

Allah Azze ve Celle işte onunla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

‘Allah dilediği kimseyi kendine seçer, kendisine yönelen kimseye de hidâyet eder.’ (Şûrâ: 13)”

“Ayrıca onlar, ilâhî hücceti ayakta tutarlar.

Onlar o kimselerdir ki, Ali bin Ebî Tâlib -radiyallâhu anh- onları tavsif ederek şöyle buyurmuştur:

“Yeryüzü Allah’ın hüccetini ayakta tutan kimseden hâlî kalmaz. Bunların sayıları çok az, fakat Allah’ın yanındaki yakınlıkları çoktur. Ruhları en yüce yere bağlıdır. İşte bunlar kulları içinde Allah’ın halifeleri, beldeleri içinde O’nun emînleridir.’

Onlar Aziz ve Celil olan Allah’ın Kitap’ta zikrettiği hidâyet imamlarıdır.

Buyurur ki:

‘Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk’a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler.’ (A’raf: 181)

Onlar, kendilerine itaat etmeleri halka vâcip kılınan emir sâhipleridir.

Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

‘Allah’a itaat edin, Resul’üne itaat edin. Sizden olan emir sâhiplerine de!’

Allah Azze ve Celle’nin kendisine itaati, üstünlüğü nedeniyle Resûl’üne itaatin içinde kılması da bundandır.

Allah Tebâreke ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‘Peygamber’e itaat eden, muhakkak ki Allah’a itaat etmiş olur.’ (Nisâ: 80)

İşte bu, bu ümmete, O’nun diğerlerinden mükerrem kılındığını bildirmek içindir. Onun derecesi diğer Resul’lerin derecesinden daha yüksektir. Zirâ bu, O’nun bütün herkese ‘Hatmü’n-nübüvve’ ile gönderdiği kuludur. Ona hem nübüvvet vermiş, hem de onu kendisiyle hatmetmiştir. Nefsi, hevâsı ve hevâsının kendisine yol bulabilecek bir gölgesi yoktur.

İşte Allah onu da ona yükseltmiş; kendisine bir kerâmet vererek, O’nun ümmetinin içindeki halifelerden kılmıştır. Dolayısıyla onları da hevânın gölgesinden ve nefislerinin kendisini hatıra getirmesiyle ilgili alâkalardan tefrik etmiştir.

O, onu diğer Resul’lerden üstün yaparak, kendisine itaati Resul’e itaatin içinde kıldı. Diğer veliler üzerindeki üstünlükleri nedeniyle, bu halifelere itaati ümmete vâcip kılması da tıpkı bunun gibidir.

Onlar has veliler ve Allah’ın yeryüzündeki erleri olan öyle kimselerdir ki, peygamberler ve şehidler kıyâmet gününde onların yerlerine ve Allah-u Teâlâ’ya olan yakınlıklarına gıpta edeceklerdir. Allah bilendir.” (“Kitâbu İlmü’l-Evliyâ”; Haraççıoğlu, no: 806, 45b - 46a yaprağı)

Hazret “Nevâdirü’l-Usûl” ün yetmişikinci aslında onun Haşyet ve Muhabbet, Üns ve Heybet mertebeleri arasında dengelenip, mânevî seyrini “İnfirâd billâh” mertebesinde tamamlayacağını ve üzerinde taşıyacağı pek çok vasfı da, “Hatmü’l-evliyâ” dakine benzer cümlelerle şu şekilde tasvir etmiştir:

“Bunu elde etmeye hak kazanan, Allah’a yaklaştırılan sâbıklardan olan yakîn ehli’nin birtakım dereceleri vardır. Onun ilki, ona Allah-u Teâlâ’yı küçük veyâ büyük, bütün çirkin ve kötü şeylerden tenzih ettiren ‘Haşyet’tir. Haşyet; yakınlıktan ve Allah’ı bilmekten ileri gelir. O kendisine lâzım gelen Azâmet korkusunu öğrenince artık ikâbdan korkmaz. Kalp için korku gerekli olunca, muhabbetle kendisini sarar. Korku ile kötü ve çirkin şeylerden arınmış; haşyet ve muhabbetle de O’nunla ilgili işler hakkında genişe çıkmış olur. Şâyet korku ile birlikte bırakılırsa daralır ve O’nunla ilgili işlerin çoğundan âciz düşer. Muhabbetle birlikte bırakılırsa, başına buyruklaşır ve hudûdu aşar. Dolayısıyla O, içine korku, dışına muhabbet koyarak ona lütfetmiş olur ki, kalbi onunla istikâmet bulsun.

Sonra da onu başka bir mertebeye yükseltir. Bu ise ‘Heybet’ ve ‘Üns’ tür. Heybet O’nun celâlinden, üns O’nun cemâlindendir. O’nun celâline nazar ettiğinde korkar ve daralır. Şâyet böyle bırakılırsa, tıpkı ruhsuz bir cesed gibi, O’nun bütün işlerinde âciz olur. Cemâl’ine nazar ettiğinde ise, onun her damarı sevinç, sürûr ve zevkle dolar, kalbi ilâhî nimetlerle dolup taşar. Şâyet böyle bıraklırsa, hudûdu aşmaya ve ifrata düşmeye çalışır. Dolayısıyla O, tâ ki kalbi kendisiyle istikâmet buluncaya kadar, Heybet’i ona bir şiâr, Üns’ü de kendisine bir elbise kılarak ona lütfetmiş olur. O artık zâhiri Allah-u Teâlâ ile ünsiyet eden, bâtını Allah-u Teâlâ’dan korkan ve ürperen bir kuldur.

Sonra da onu daha başka bir mertebeye yükseltir. Bu ise ‘İnfirâd billâh’ mertebesidir. En büyük yakınlık işte onun yakınlığıdır. O onu kendisine yaklaştırır, kendi huzûruna yerleştirir, arındırıp temizler. Ona kendi vahdâniyyet’ine ulaşan yolu açar, o artık onun ferdâniyyet’ine nazar eder. Allah-u Teâlâ onu kendisiyle diriltir ve kendi adına kullanır. O, O’nunla konuşur, O’nunla düşünür, O’nunla bilir, O’nunla hareket eder. ‘Heybet’ ve ‘Üns’ makâmı sayesinde eminlerin makâmına ulaşması da mümkünleşir.

İşte o velilerin ve ariflerin efendisi, yer ehlinin emniyeti, gök ehlinin nazar yeri, Allah-u Teâlâ’nın has kulu ve O’nun nazargâhı olur. O Allah’ın halk içindeki ilâhi kırbacıdır. Kullarını onunla terbiye eder, ölü kalbleri onunla diriltir, yer ehlini onunla rahmete erdirir, yenileyip tazeler, rızıklandırır ve onlardan belayı onunla kaldırır. O hidayet anahtarı, yeryüzünün nur kaynağı, hastaların şifâsı, mânevî hekimlerin imamıdır. Sözü kalpleri esir eder, tek bir nazarı nefislere şifa verir, yönelişi hevâ ve hevesleri kahreder. O bir çiçek misâli baharda açar, meyveleri ise güzün toplanır. Kendisine sığınılan bir sığınaktır. Elde edilmek istenen şeylerin kaynağıdır. Hakk ile bâtılın arasını ayırır. İşte o ârif velî, mukarreb sıddık ve seçilmiş olan Fâruk’tur.

Nasıl ki İbrâhim Aleyhisselâm; “Allah’ım! Sen gökyüzünde teksin, ben de yeryüzünde tekim.” buyurmuşsa, o da Allah’ın yeryüzündeki ‘Tek’ idir.

Nitekim Peygamber Aleyhisselâm;

“Bu ümmetin içinde kalpleri İbrâhim Aleyhisselâm’ın kalbi üzerinde bulunan erler vardır.” buyurmuştur.” (“Nevâdirü’l-Usûl” c.1, s.479-480.)

Eserin yüzyirmisekizinci aslında ise Resulullah Aleyhisselâm’dan sonra ashâbının önde gelenlerinin dini bid’at ve fitnelerden temizleyip aslını koruduklarını misâllerle anlattıktan sonra, bahsettiği bu velînin de dini ve onun ehlini buna benzer fitnelerden koruyacağını haber vererek şöyle buyurmuştur:

“O öyle bir kimsedir ki, bunun benzeri şeyleri (dinden) uzaklaştırıp defeder. Ondan temizleyip, kovup uzaklaştırması sâyesinde de artık onu giderir. O’nunla düşündüğü, O’nunla konuştuğu için O’nunla defeder. İşte o Allah’ın halk üzerindeki hücceti, O’nun sürüsünün çobanı ve kullarının mânevî tabibidir. O’nu engellemeye kalkışan kimse farkına bile varmadan helâk olur.” (“Nevâdirü’l-Usûl fî Ma’rifeti Ehâdîsü’r-Resul”, c.2, s.225)

“İkiyüzaltmışikinci Asıl”da ise onun bunu Hakk’ın idare ve himayesi altındaki bir kalple yaptığını beyan buyurmuştur:

“...Bundan sonra Allah velilerinin sonuncusunun mülkü gelir. O Allah’ın himâyesinin hâkimiyeti içinde, kendisine Allah’ın yerleşmesiyle hâsıl olmuş bir kalptir. Onu zâhirdeki ilâhî hudut aşıldığu vakit; ifsâdı, tahribi ve herhangi bir kimsenin değiştirmeye kalkışma etkisini önlemek için kullanır.

Çünkü bu, Allah’ın halktan gizlediği bâtındaki hudûdudur. Zâhirdekilere göre ise hudut bundan daha başkadır.

İşte O’nun hâkimiyetinin dolup taştığı ve yerleştiği kalp budur. Allah, tıpkı gemiyi sökme ve küçük çocuğu öldürme hususunda Hızır’ı kullandığı gibi, onu da kendi himâyesinde kullanır. Bu Allah’ın zâhirde, halkın yanında gizli olan hudûdu idi. Bu nedenle Musâ Aleyhisselâm dahi ona karşı gelmişti.” (“Nevâdirü’l-Usûl”, c.2, s.482)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |