İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (110) Müeyyedüddîn Mahmûd el-Cendî -kuddise sırruh- (3)

HÂTEM-I VELI

Müeyyedüddîn Mahmûd el-Cendî -kuddise sırruh- (3)


Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (110)

 

Müeyyedüddîn Mahmûd el-Cendî -kuddise sırruh- (3)

 

Nisan 2015
Hakikat Aylık İslâm Dergisi

 

En Kâmil Vâris:

 

Şeyh Müeyyedüddîn el-Cendî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Şerhü'l-Fusûs"undaki başka bir ifâdesine göre Hâtemü'l-evliyâ; Hâtemü'l-enbiyâ Aleyhisselâm'ın mertebesine, zâtına, hâline, ahlâkına ve yaptıklarının hepsine tâbî olan en kâmil vâristir ve bu verâset ona ne eksik, ne de fazla olmaksızın, doğrudan doğruya ondan intikâl etmiştir:

"Hâtemü'l-velâye'nin Allah'ı bilme cihetinden en kâmil kimse oluşu sahih olunca, bu hususta diğer velilerin ve onlardan başkalarının tâbi olduğu bir kimse olması da sahih olur. Hurma aşılamayı bilmenin yokluğu Hâtemü'r-resul'ün hatemiyyet kemâlinde bir noksanlık meydana getirmediği gibi; bu has üstünlük de, onun ona tâbi oluşu hakkında herhangi bir aykırılık meydana getirmez, onun her yönden tâbî olunan bir kimse olmasını da gerektirmez.

Bu Hâtemü'l-veli, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in mertebesine, zâtına, hâline, ahlâkına ve yaptıklarının hepsine tâbi olan vâristir. Bu iki Hâtem'in kendi aralarındaki münâsebet ve mütâbakatları hakkındaki meşrûiyyet, bahsettiğimiz şeylerin tümünde de meydana gelir. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in Allah'ı bilme ve bütün meşru amellerde verâsetinin kemâli de; ona ne bir eksik, ne bir fazla olmaksızın, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-in öğretmiş olmasından ileri gelir." ("Kitâbu Şerhü'l-Fusûs li'ş-Şeyh Müeyyedüddîn el-Cendî;" Şehid Ali Paşa, no.: 1240, 136b yaprağı.)

Allah-u Teâlâ asırlar önce bu zevât-ı kirâm'a esrârını duyurmuş. Allah-u Teâlâ'nın nasıl tecellî edeceğini, nasıl bir intikal olacağını görmüşler, yazmışlar ve bildirmişler. Bu sırlar gösterilmedikçe bilinecek bir şey değildir.

Yani tek kelime ile onun ahlâkı ile ahlâklanacak, tabiatı ile tabiatlanacak. Onun ahlâkı da Hazret-i kur'an olduğuna göre, o yolda yürüten Sahibim'e sonsuz şükürler olsun.

En kâmil kimse oluşu nedir bilir misiniz? Biz kâinatta Hazret-i Allah'ı görürüz. Bütün bu varlıklar var ya, en büyük varlık Arşurahman, amma "Ol!" demekle husule gelmiş, hepsi bu kadar. Var olan Hazret-i Allah'tır. "Ol!" diyor oluyor, "Öl!" diyor ölüyor.

Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"Biz bir şeyin olmasını dilediğimiz zaman, sözümüz ona ancak 'Ol!' dememizden ibarettir. O da derhal oluverir." (Nahl: 40)

Varlıkların kıymeti "Kün feyekün"den ibarettir. Her şey O'nunla kâimdir. Çünkü Arşurahman bir cisimdir, yürütülmeye mahkûmdur. O'nunla kaim olduğu için O yürütüyor, O idare ediyor. Biz Allah-u Teâlâ'yı böyle tanıyoruz.

Bunu bulduğunuz zaman Hakk'ı bulmuş olursunuz. Bilme demek bu demektir. O'ndan başka mevcut olmadığını bilmek, bulmak ve görmek. Bu iş sözle değildir. O'nun bildirmesiyle ve O'nun buldurmasıyla bunu bilmek mümkündür, başka türlü bilinmesi mümkün değildir. Çünkü insan aklı mahlûktur, âcizdir.

Buna ne derler bilir misiniz? "Sen çık aradan kalsın Yaradan." Bunun ismi budur.

Ben hiçbir şey bilmem. Benim öyle bir durumum var ki, tıpkı çocuk gibiyimdir. Bir yere bıraksan: "Burası neresi?" derim, çıkaramam. O durumda hiçbir bilgi vermemiş. Çünkü kendisi yönetmeyi murad ettiği için, yönelme kabiliyeti vermemiş. Hep O yönetecek, hep O idare edecek.

Hiçbir bilgi vermemiş, ancak bana bildirdiğini biliyorum. Hiçbir bilgim ilgim yok. Şu kadar var ki O'nun duyurduğunu çok iyi biliyorum.

Bâli-i Sofyavî -kuddise sırruh- Hazretleri "Şerh-i Fusûsu'l-Hikem li'l-Bâlî" isimli eserinde; Hâtemü'r-rüsul olan Muhammed Aleyhisselâm'ın ve Hâtemü'l-evliyâ olan zâtın ilim ve mertebesine hiç kimsenin erişemeyeceğini; Hâtemü'l-evliyâ'nın bu noktada, Hâtemü'l-enbiyâ'nın velâyetine mazhar olması nedeniyle nebi ve resullere dahi tasarrufta bulunduğunu beyan ederek şöyle buyurmuştur:

"Bil ki, ilim âleminde, peygamberler ve veliler için Hatmü'r-rüsul ve Hatmü'l-evliyâ'nın eliyle hâsıl olan ilim gibi kulların eline geçen ve yalnız Hâtemü'r-rüsul ve Hâtemü'l-evliyâ için hâsıl olan ilim gibi, ellerine geçmeyen birtakım ilâhî vergi ve ihsanlar vardır."

"Kendisine sükût verilen kimsenin ilmi, acz verilen kimsenin ilminden daha yüksek bir mertebedir. Sükut nasıl sözden üstün olmaz? Zira sükûtu ona bildiren bu ilâhî vergi, acziyete yol dahi vermez. Dolayısıyla da o, Allah'ı diğer sınıftan daha üstün ve yüce bir şekilde bilir. İşte bu ilim, Hâtemü'r-rüsul ve Hâtemü'l-evliyâ'dan başkasına âit değildir.

Zâtiyyet vergilerinin ilmi olan ve bizzat Allah tarafından herhangi bir kimseye verilebilen sükût, ancak resul'lüğü yönünden Hâtemü'r-rüsul'de ve veliliği yönünden Hâtemü'l-evliyâ'da zuhur etmiştir. Hâtemü'l-evliyâ ile burada murâd edilen; Hâtemü'l-velâyeti'l-Muhammediyye'dir."

"Bu ilmi nübüvvetleri ve risâletleri yönünden Nebi ve Resul'lerden herhangi biri, ancak Hâtemü'r-resul'den görebilir. Velilerden herhangi biri de ancak Hâtemü'l-veli'nin kandilinden müşâhade edebilir. Hatta resuller aynı zamanda velilerden de olduklarından, bu ilmi görüp de almak istedikleri vakit, ancak Hâtemü'l-evliyâ mertebesinden ve kandilinden görüp alabilirler. Şu halde kitap ile gönderilen peygamberler dahi, bu ilmi yalnız Hâtemü'l-evliyâ'nın kandilinden görürler. Risâlet ve nübüvvet; yani O'na âit olan şer'i nübüvvet ve risâlet sona ermiştir. İlâhî hakikatlerden haber vermek mânâsına gelen risâlet ve nübüvvet (böyle) değildir, onların her ikisi de kesilmez. (Fakat) beşerî sıfatlarla ilgisi bulunduğu, her ikisi de velâyetin zâhirî olduğu ve zâhirdeki, bâtınla ilgili olan kimsenin gördüğünü ancak bâtın mişkâtından görebildiği için, (diğer) ikisi kesilmiştir. Zira velâyet ebediyyen son bulmaz." ("Şerh-i Fusûsu'l-Hikem li'l-Bâlî es-Sofyevî"; s. 41-52)

Bu zât-ı muhteremler aynı noktayı görmüşler, aynı sözü tekrar tekrar söylüyorlar ve bunun böyle olduğunu meydana koyuyorlar. Burada mahlûkun hükmü yoktur. Zira kişinin ilmi ve aklı burada işlemez, yetmez daha doğrusu.

Nasıl ki Resulullah Aleyhisselâm'ı anlamaya ve bilmeye, akıl ve ilim yetmiyorsa Hâtem-i veli de öyledir, ilim ve akıl yetmez. Çünkü Allah-u Teâlâ'nın ne koyduğunu yalnız O bilir.

Bu doğrudan doğruya ilâhî bir lütuftur, nuru akıtmasıdır. O'nun ihsanına hiç kimsenin erişemeyeceğine delâlet eder.

Tasarrufu Allah-u Teâlâ yapıyor, onu robot olarak gösteriyor. "Bu yapıyor!" diyor, O yapıyor.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |