İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (95) Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- (8)

HÂTEM-I VELI

Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- (8)


Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (95)

 

Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- (8)

 

"Rahmeten lil-âlemîn"

Mâlûm-u fâzilâneleriniz olduğu üzere Resulullah Aleyhisselâm Sebeb-i Mevcûdat'tır, Allah-u Teâlâ onu yarattı, onun nurundan âlemleri donattı.

Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ini:

"Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiyâ: 107)

Âyet-i kerime'sine muhatap yapmış, "Rahmeten lil-âlemîn" kılmış, onu âlemlere rahmet olarak göndermiştir. Onun nuru âlemleri ihâta etmiştir. O "Rahmeten lil-âlemîn"dir.

Hâtem-i veli'ye de "Rahmeten lil-âlemîn"in velâyetinin intikal etmesi hasebiyle, ona ne ki verdiyse ona da vermiştir. "İki bedende bir ruh"un öz mânâsı budur. Ezelden iki kandil halkettiği için o da "Rahmeten lil-âlemîn" olmuş oluyor. Fakat o gürülmüyor. "Rahmeten lil-âlemin"in nuru intikal edince, velâyeti intikal edince, intikal ile beraber hepsi intikal ediyor. "Rahmeten lil-âlemîn"in yaydığı rahmeti, vekili olduğu için o da yayıyor, yani Allah-u Teâlâ yaydırıyor.

İrşad nurlarının dünyaya değil, bütün âlemlere yayılmasının sebebi; o "Rahmeten lil-âlemîn", bu da "Rahmeten lil-âlemîn"in vekili. Bunun içindir ki Resulullah Aleyhisselâm'a verilen ismin aynısı ona da verilir. Çünkü onun vekilidir, onun hâtemidir. Allah-u Teâlâ'nın Hâtem-i nebi'ye verdiğinin aynısı ona intikal ettiği için aynı ismi o da taşıyor. Niçin? Hâtem olduğu için.

Allah-u Teâlâ Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'i "Nur saçan kandil" mânâsına gelen "Sirâc-ı münîr" yaptığı gibi, Hâtem-i veli'de de tecellî etmiş, ona da Resulullah Aleyhisselâm'a verdiği nuru vermiş, verdiği için bütün âlemleri o nur ihata etmiştir.

Bunun delilini mi istiyorsunuz?

Nitekim Muhyiddin-i İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri bir işaret veriyor ve "Fütûhâtü'l-Mekkiyye" isimli eserinde şöyle buyuruyor:

"İnsanların çoğu aynı zamanda onun, mutlak bir biçimde 'Hâtemü'n-nübüvve' olduğunu da bilmez." (Fütûhâtü'l-Mekkiyye an Esrâri Memleketi'l-Mâlikiyye ve'l-Mülkiyye; c. 3, s. 87-88)

Onun bütün vazifesi icraatı artık o ikinci kandildedir. Zira Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine ihsan ettiği emanet olduğu gibi buraya intikal etmiştir. Dolayısıyla velâyet de, nübüvvet de, risalet de o kandile geçmiştir.

Dâvud el-Kayserî -kuddise sırruh- Hazretleri ise eserinde nübüvvet ve velâyet mevzularını ele alırken, Hâtemü'l-evliyâ'nın Hâtemü'l-enbiyâ Aleyhisselâm'la bitiştiği ve onun velâyetiyle tahakkuk ettiği noktaya işaret ederek şöyle buyurmuştur:

"Hâtemü'l-evliyâ, hakikatte Hâtemü'l-enbiyâ'dan başka bir şey değildir." (el-Matlâu Husûsu'l-Kilem)

Çünkü aynı vazife. O da aynı vazife ile muvazziftir.

Bir Âyet-i kerime var. Allah-u Teâlâ buyurur ki:

"Ey Resul! Rabb'inden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O'nun elçiliğini yapmamış olursun." (Mâide: 67)

Ona ne ki lütfettiyse o intikalle beraber hepsi intikal etti.

Dikkat ederseniz Zeyneddîn el-Hâfî -kuddise sırruh- Hazretleri arzettiğimiz beyanlarında, gayenin kemâline ererek Tevhîd'in nihayetine erişen Hâtemü'l-enbiyâ ve Hâtemü'l-evliyâ'nın beşerî akılla idrâk edilemeyeceğini ortaya koymakta ve;

"Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol tâyin ettik"

Âyet-i kerime'sinin bu iki Hâtemiyet'e işaret ettiğini ifşâ etmektedir.

Şeriat Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in İslâm dinini tebliğ vazifesidir. Yol ise; şeriatı yayarken, vazifesinden ötürü velâyetini kullanmadı, velâyeti şimdi dünyaya yayılıyor.

Hülâsa olarak arzetmek gerekirse; risaletini kullanıp velâyetini bıraktığı için, bu velâyet dünyaya şimdi yayılıyor. Yol şimdi açılmış oldu.

Bu durum Resulullah Aleyhisselâm'ın velâyetini kullanmadığından ötürüdür. "O velâyet intikal etiği için, o yolu o açacak!" demek istiyor.

Nübüvvetini ve risâletini kullandı, velâyetini kullanmadı. Velâyetini kullanma günü bugünmüş.

O zaman o lâzımdı onu gönderdi, bu zamanda bu lâzımdı bunu gönderdi.

Onu da O gönderdi, onu da O gönderdi. Evvel onu gönderdi, sonra onu gönderdi. Onu da Âdem Aleyhisselâm'dan evvel yarattı, onu da Âdem Aleyhisselâm'dan evvel yarattı. Onu da Hatem yaptı, onu da Hatem yaptı. İkisi de nur, ikisi de kandil, ikisi de hâtem...

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri, Allah-u Teâlâ'nın onun irşadını yayacağını beyan buyuruyor ve yaydı.

Nitekim İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri:

"Kararmış olan âlem onun zuhur nuruyla aydınlanır. Onun hidayet ve irşad nurları bütün âleme yayılır." buyurmuşlardır. ("Mektûbât"; 260. Mektûb)

Hiçbir kimsenin irşadı dünyaya sirayet etmemişti. Fakat bu irşâd dünyaya sirayet etti. Hem zâhirî hem bâtınî birleşince bu şekilde dünyaya sirayet etmiş oldu. Allah-u Teâlâ öyle murad etmiş.

Eğer bu devir olmasaydı bu ilim inmezdi. Bu devire karşı Allah-u Teâlâ bu ilmi indirdi. Bundan sonra bizimle Hazret-i Mehdi arasında bir boşluk kalacak. Nasipdar olan bu kitaplara o zaman çok sarılacak. Nasipdar olmayan büsbütün laçka olacak. O zaman da Hazret-i Mehdi gelecek.

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri ne buyuruyor:

"Âhir zamanda Mehdi yokken, henüz yaklaştırılıp seçilmemişken; aradaki boşlukta, Hâtem'ül-velâye'den başka adaleti (hakkaniyeti) ayakta tutacak kimse olmaz." ("Hatmü'l-velâye"; Fâtih no.: 5322, 168b yaprağı)

Onun için diyoruz ki; devir bozulmasaydı göndermezdi. Gönderdi, adâletini ayakta tutmak için. "Ondan başka adaleti ayakta tutacak yok" buyuruyor. Türkiye'de değil dünya da Allah-u Teâlâ'nın adaletini ondan başka ayakta tutacak yok buyuruyor. Siz hiçbir şeyin farkında değilsiniz. Dalmışsınız bir kuyunun içine, hiç!

Onun için böyle taktir etmiş, böyle zuhur edecek.

Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"Biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık." (En'âm: 112)

Bunu şöyle izâh edelim:

Resulullah Aleyhisselâm olduğu gibi diğer peygamberler de bu ibtilâ âleminde birçok azılı ve belâlı düşmanlarla karşılaşmışlar sıkı imtihanlardan geçmişlerdi. Ki onların eziyetlerine sabredip de, karşılığında her biri bir derece sahibi olsunlar.

Burada bir sır var. "Biz musallat ettik!" mãnãsına geliyor. Bu sevgi ve ahengi veren Allah-u Teâlâ olduğu gibi, bu düşmanlık ve nefreti veren de O'dur.

İnsan şaytanları zarar verme bakımından, gözle görülmeyen cin şeytanlarından daha çok tehlikelidirler. Zira cin şeytanları Allah-u Teâlâ'ya sığınıldığı zaman kişiden uzaklaşırlar, fakat insan şeytanları musallat olduğu zaman bütün güçleri ile Hakk'tan hakikatten koparmak ve uzaklaştırmak için çalışırlar.

Nuru indiriyor, karşısında nar var. Nur ile nar çarpışıyor. Bunlar gizli işler. Onun için nasıl ki her peygamberin düşmanını halk etmişse, nurun da düşmanları vardır. Herkes niyetine göre mücadele edecek, taktir ne ise o olacak. Nice peygamber vardır ki ümmetleri çok azdır. Hatta hiç ümmeti olmayan peygamber bile vardır. Cenâb-ı Hakk lütuf, ihsan buyurmuş bu nur dünyaya yayılıyor.

Allah-u Teâlâ bir Âyet kerime'sinde buyurur ki:

"Rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah büyük lütuf ve kerem sahibidir." (Âl-i imrân: 74)

Ezelden bu kandilleri halketmiş, koymuş, öyle murad etmiş. Mahlûka âit hiçbir şey yok.

Allah-u Teâlâ Yahya Aleyhisselâm'a, son Peygamber'in ümmetinden olan bu büyük zâtı müjdeleyerek nebilerin ve resullerin dahi gıpta edeceği bir kemâlatla göndereceğini vahyetmiş ve beyanlarının bir noktasında şöyle buyurmuştur:

"İzzet ve Celâl'ime yemin ederim; ben onu öyle bir gönderişle göndereceğim ki, Nebi'ler ve Resul'ler dahi ona gıpta edecekler!"

Gıpta etmelerinin sebebi ve hikmeti; onu Allah-u Teâlâ gönderdiği için, irşadını O yaydığı için, bu nuru bütün dünyaya O sirayet ettirdiği içindir.

Zira Allah-u Teâlâ diğer nebileri ve resulleri yakınlarına, yahut kendi kavimlerine, kendi muhitlerine, kendi mıntıkalarına gönderdi.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'i ise umuma gönderdi. Bu ise Rahmeten lil-âlemîn olan Hâtem-i nebi'nin vekili olduğu için, onun irşadını hem dünyaya sirayet ettirdi, hem âlemlere sirayet ettirdi.

Onun vazifesi olduğu gibi nakledildiği için, umumî bir irşad var.

Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fütûhü'l-Gayb" adlı eserinde buyurur ki:

"O resul ve nebilerin vekilidir, peygamberler bunu vekil etmişlerdir." (33. Makale)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |