İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

EVLİYÂ-İ KİRAM -Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI’NIN “HÂTEMÜ’L-EVLİY” HAKKINDAKİ BEYAN ve İFŞAATLARI (91) Hüseyin bin Abdullah el-Abbâsî -

HÂTEM-I VELI

Hüseyin bin Abdullah el-Abbâsî -kuddise sırruh- (3)


EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI’NIN
“HÂTEMÜ’L-EVLİY” HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (91)

Hüseyin bin Abdullah el-Abbâsî -kuddise sırruh- (3)

 

Şeyhü'l-ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Fusûsu'l-Hikem"i üzerine yazılmış en güzel şerhlerden biri olan, Hüseyin bin Abdullah el-Abbâsî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "el-Husûs bi-Edâti'n-Nusûs fî Şerhi'l-Fusûs" adlı şerhindeki "Hâtemü'l-velâye" ile ilgili eşsiz beyanlarını nakletmeye devâm ediyoruz.

 

Hâtemü'l-Evliyâ'nın Bir Cihetten Düşük,
Bir Cihetten Yüksek Olmasının Delilleri:

Hüseyin bin Abdullah el-Abbâsî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fusûsu'l-Hikem" üzerine yazdığı "el-Husûs bi-Edâti'n-Nusûs fî Şerhi'l-Fusûs" adlı şerhinde, Hâtemü'l-evliyâ olan zâtın peygamberlerden makam itibâriyle bir cihetten düşük, bir cihetten yüksek olduğunu Şer'î delillerle ispat ederek şöyle buyurmuştur:

"Hâtemü'l-evliyâ ilâhî hükümde Hâtemü'r-rusül'ün teşrî'den getirdiği şeye tâbî olur; şekilleri def' eder ve velâyet makâmının en yücesini tahkîk eder. Hâlin şerhini keşfeden der ki: 'Bu ona, yâni Hâtemü'l-velâye'ye makâmında noksanlık vermez ve bizim gittiğimiz yola aykırı da düşmez.' Zîrâ o, ilâhî hükümde tâbî, mânâda ise metbû' olan (kendisine tâbî olunan) kimsedir. Hiç şüphesiz ki o, nübüvveti zuhur ettiren, velâyet feleğinin zuhur ettiği aslın en yükseğinde dolaşan kimse olduğu gibi, bir yönden de aşağıda kalır.

Bunun içindir ki nübüvvet feleğinin Sâhib'i, Veliyyü'l-Hamîd olan Allah'tan hikâye ederek:

'Ben gizli bir hazîne idim.' buyurmuştur.(Keşfü'l-Hafâ)

Onu söyleyen, her yüceliğin kendisiyle zuhûr ettiği ve zıtlıkla hükmeden, 'Bâtın'la gizlenmesine karşılık ma'rifetle 'Zâhir' olandır. Nitekim o (Hâtemü'l-evliyâ) da, bir yönden daha üstün ve yüce olur. Çünkü bâtın, zuhur eden velâyetin meydana getirdiği 'O'nun ve O'ndan' hükmünün aslı ve her iki üstünlüğün, düşüklüğün, dönen her iki feleğin ve kutbu olduğu 'Zât'ın hakkındadır.

Nitekim bizim şerî'atımızın zâhirinde de bunu destekleyecek şeyler vardır; Mûsâ'nın Hızır'dan üstün olduğu hakkında te'kid gören bir icmâ' bulunmakla birlikte, Ledün ilminden Allah'ın kendisine verdiği şey sâyesinde, Hızır'ın derecesinin Mûsâ'nınkinden daha yüksek olması gibi. Ve bu, âlimlerin yanında sâbit olup, onun daha üstün olmasına kadar varır. Şu hâlde sen ilmin bu ziyâdeliğini sakın örtmeye kalkışma; zîrâ bu Allah'ın, kullarından ancak bir kısmına has kıldığı bir ihsândır!..

Kâmil olanın, Allah'ın ilmi hakkında her şeyi ihâtâ etmesi ve kuşatması gerekmez. Bunun içindir ki Şeyh (Muhyiddîn İbnü'l- Arâbî), mümkünlüklerin asıllarına göre, kimilerinin kimilerine nisbetle zâtî noksanlığı bulunduğu yoluna giderek şöyle der: 'Ömer'in Bedir esirleri hakkındaki hükmü nedeniyle, üstünlükte Ömer, Ebû Bekir'in -radiyallâhu anhümâ- daha üzerindedir.'

Nitekim Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

'Hiçbir peygambere yeryüzünde ağır basıp düşmanı yere sermeden esir almak yakışmaz. Siz geçici olan dünya malını istiyorsunuz, oysa Allah âhireti kazanmanızı istiyor. Allah Azîz'dir, yegâne hikmet sâhibidir. Eğer daha önce Allah'tan verilmiş bir hüküm olmasaydı, aldığınız fidyeden ötürü size mutlaka büyük bir azap dokunurdu.' (Enfâl: 67-68)

Hurmanın aşılanması hususunda, aşıyı terketmelerinde de aynı durum sözkonusudur. Bu senede o terkedilmiş, hurma telef olmuş ve boşa çıkmıştı. 'Yâ Resulellâh! Hurma telef oldu!' dediklerinde: 'Siz dünyanızla ilgili işi benden daha iyi bilirsiniz.' buyurdu.

Onların ilimleri ile ilgili bu ikrâr bizzat ona âittir. Dolayısıyla kâmil olanın, her şeyde ve her mertebede önde olması gerekmez." ("el-Husûs bi-Edâti'n-Nusûs fî Şerhi'l-Fusûs", İ.Ü. Ktp., AY, nr.: 4480, vr. 54b-55a)

 

Hâtemü'l-Evliyâ'yı Öne Geçiren,
"Allah'tan Alma" Husûsiyetidir!..

Hüseyin bin Abdullah el-Abbâsî -kuddise sırruh- Hazretleri "el-Husûs bi-Edâti'n-Nusûs fî Şerhi'l-Fusûs" adlı eserinde, devamla bu delillere yöneltilebilecek muhtemel itirâzları ortadan kaldırarak, ortaya koyduğu esasları tamâmen sağlamlaştırmış; zihinlerde kuşku uyandırabilecek her türlü şüpheyi izâle ederek gönülleri teskin etmeye çalışmıştır:

"Denildi ki: Şeyh, kâmil için her mertebede üstünlük lâzım gelmediğini Allah'ı bilme mertebesi hakkında değil, kâinât hâdiseleriyle alâkalı olarak ispat etti. Şu hâlde onun, her ikisini de Allah'ı bilme mertebesi hakkında öne sürdüğü, onun Hâtemü'r-rusül'den bir cihetten yüsek, başka bir cihetten düşük oluşu hakkında kendisine destek sağladığı delil ne fayda sağlar?

Dedi ki: Bir defa o, yükseklik ve düşüklüğün dışında bir öne geçiş olduğu gibi, aynı zamanda (bu sır) Kudsî ruh'tan az destek gören kişiden de saklı tutulmuştur. Hiç şüphe yok ki bu, velâyet makâmı bakımından bir makamda ancak, nübüvvet makâmının has kılınış yönüne göre gerçekleşir. İki Hatm'in durumunun hangisi olduğuna dâir, zihindeki durum itibâriyle de aynı şey geçerlidir. Şu kadar var ki, aslında o 'Bir'in dışında olan bir şey değildir ve kabul edilmesi gereken de zaten bu adeddir. O hem Velî'dir, hem Nebî'dir, hem de Resul'dür. 'Delil'in faydası da ancak bununla ortaya çıkıp îtibar bulur ve kıyas yolu üzerinde bulunur.

Bir de şu vardır ki, Ömer'in üstünlüğü hakkındaki ilk delil, kıyas bakımından Hızır'ın Mûsâ Aleyhisselâm'dan üstünlüğüne benzer. Onun üstünlüğünün aslı da, ona tahsis edilen bu 'Allah'tan alma' husûsiyetidir. Zîrâ bu, Allah'a yaklaştırılmış ve bir peygamberden başka olarak bu yakınlaştırıcı ilimden kaynaklanan, onun nev'inden, ziyâde bir ilimle gelmiştir. Fakat yine de bu ona (peygambere) noksanlık vermez ve kemâlinden bir şey de eksiltmez. Sana keşfettirmek istediğim şeyi iyi anla ve Şeyh'in tertemiz sözleriyle birleştirip buna göre kıyasla!.." ("el-Husûs bi-Edâti'n-Nusûs fî Şerhi'l-Fusûs", İ.Ü. Ktp., AY, nr.: 4480, vr. 55b-56a)

 

Velîlerin Mâneviyât Göğünde
"Hâtemü'l-Velâye" Güneşini Müşâhade Etmeleri:

Şeyh Hüseyin bin Abdullah el-Abbâsî -kuddise sırruh- Hazretleri "el-Husûs bi-Edâti'n-Nusûs fî Şerhi'l-Fusûs" adlı eserinin son satırlarında, Hâtemü'l-evliyâ'nın kendisini iki tuğla sûretinde görmesiyle ilgili sırra işâret ederek, eserine gizlediği en büyük hazîneyi ifşâ etmiştir:

"Hâtemü'l-evliyâ Hâtemü'r-rusül'ün şerî'atına tâbî olur. İşte bu 'iki tuğla' lâfzına nisbetle, duvarı tamamlayan ondaki bu 'iki tuğla' da Hâtemü'l-evliyâ olur. Hâtemü'l-evliyâ Hâtemü'r-rusül aynasında kendisini metbû (tâbi olunan) olarak görmüş olunca Hakk'ın sırrını da görür. Zîrâ duvar, zâhiri bakımından 'Nübüvvet ilmi', yâni 'Şer'î nübüvvet' üzerine; bâtını bakımından da 'Velâyet ilmi', yâni 'Zât'la ilgili has bir ilim' üzerine döşenmiştir. Hâtemü'l-evliyâ'nın kendisini onda iki tuğla şeklinde görmüş olmasını gerektiren sebep, zâhirde Hâtemü'r-rusül'ün şerî'atına tâbî olmasıdır. O ise gümüş tuğla yeridir. Büyüklerin önde gelenlerinin seyrinin hacmi, Zât'ın keşfine tahsis edilen meydanda öne geçtikleri saflara göredir.

Peygamberler arasında işi bağlayan temellerin ikisinden biri gümüşten, diğeri ise altındandır. Bundan sonra sırrın ziyâdelik kazanması söyleneni karıştırır. Halbuki o zâhirdir ve İlâhî ahkâm hakkında onun, kendisine tâbî olduğu şeydir.

Ey benim gösterdiğimi keşfedip anlayabilen kişi! Gümüş onun saf cevheridir, sana öğretilen ilmi sakın görmezden gelme, bâtınların karanlığıyla perdelenip bunu sakın reddetme! Bâtınlar karanlıklardan sıyrılınca ayna ortaya çıkar, onda görüntü zuhûr edince onların nazar ettiği güneş, izi tâkip edilen kemâlle gece karanlığındaki ay gibi gözükmeye başlar. İşte bu, 'Fusûs Şerhi'ndeki onunla (Hâtemü'l-evliyâ ile) ilgili bir hazînedir. Allah doğruyu söyleyen ve yola hidâyet edendir!

Allah'ın salâtı ve çokça teslimiyetler, Efendimiz Muhammed'e ve âlinin ve ashâbının üzerine olsun. Âmîn…" ("el-Husûs bi-Edâti'n-Nusûs fî Şerhi'l-Fusûs", İ.Ü. Ktp., AY, nr.: 4480, vr. 56b)

Hüseyin bin Abdullah el-Abbâsî -kuddise sırruh- Hazretleri "el-Husûs bi-Edâti'n-Nusûs fî Şerhi'l-Fusûs" adlı risâlesini bu sözleriyle sona erdirmiştir.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |