İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

EVLİYÂ-İ KİRAM -Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI'NIN "HÂTEMÜ'L-EVLİYÂ" HAKKINDAKİ BEYAN ve İFŞAATLARI (157) Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî

HÂTEM-I VELI

Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- (5)


EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI'NIN
"HÂTEMÜ'L-EVLİYÂ" HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (157)

Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî
-kuddise sırruh- (5)

 

"ANKÂ-İ MUĞRİB FÎ MA'RİFETİ HATMÜ'L-EVLİYÂ ve ŞEMSÜ'L-MAĞRİB" KİTABI

[10] Rûh-ı Emîn'in,
Sabahın Aydınlık Işığıyla İnmesinin Buna Nispeti:

Gecenin orduları sabahla hezimete uğradığı, hayâl meyâl fark edilenin ön plâna çıkmasıyla onu hükümsüz kıldığı; göz kapağında ve kulakta cisim hâsıl olduğu, kâinat onun esâretinden sıyrıldığı ve onun meydana getirdiği örtü ortadan kalktığı zaman; gözün gelecekte onu müşâhadesi onu nihâyete erdirir.

Tebriz ehlinden bir şahıs, buna göre "Büyük bir devlet" diye sözü edilen kimseyle ilgili olarak, bana onun hangi cihette olduğunu sormuştu. Onu ancak; güneşin batıdan doğuşu, onun rûhânî maksadı ve yolu, tevbe kapısının kapanışı, zillet ve isyânın yayılması, Dâbbe'nin öne sürülüşü, Mesîh'in nüzûlü, akıp giden bir ordunun sevkedilişi, [10b] büyük savaş, büyük şehrin (Kostantiniyye/İstanbul) keskin silâhlarla değil, sünnetin gerektirdiği şekilde tekbir ve tehlîl ile fethi, "Hatm-i velâye", yeşeren bahçe, nübüvvet sırrı, gözkamaştırıcı hüccetçi, kendi yerinden çıkıp aşağı bir yere ulaşan kimse, kendisinin doğunun en kâmili oluşunun onunla açığa çıkması, yenilmez bir adamın çıkması ve onun dirilere ve ölülere savaş açması... gibi kıyâmetin şartları, emâreleri, hakîkatleri ve işâretleriyle ilgili sırları birbirinden çok düşük seviyede ayırt edebilen biri inkâr edebilir.

O bana: "Sizden bu sırların, bu insanın inşâsında, bu kâinâtın sırlarına nereden ulaştığını bana beyân etmenizi diliyorum! Ben istiyorum ki, sizi şeytanî bir tuzağa karşı bana bir gözcü kılsın. Bana doğruyu öğretmenle de, öğrendiklerim sâyesinde sana tâbî olayım!" demişti. Ben de ona dedim ki: 'Nerede senin yol arkadaşın ve azığın? Senin balığın yola çıkıp denizi sana tercih etmedi mi?" Şöyle dedi: "Eğer o balık denizi bana tercih etmeseydi, ben bir sebep ve vesîle bulamazdım. Genç arkadaşım ve yoldaşım olmasaydı yiyeceğimi yanımda taşıyamazdım." Ben de ona şöyle dedim: "Arkadaşın senin makâmına sahip olur da sen te'hir mi edersin? Bu hâlin meydana geldiğinde artık sen kabre defnedilmiş olursun." Yine ona dedim ki: "Balığı unutursan, onu izleyerek izinin üzerine dönersen, işte o zaman hakîkatinden de haberdâr olursun!" Bu sözüm üzerine bana dedi ki: "Bunların hepsi olsun. Ancak, ilmini bu dünya âleminden alan boşuna yorulmuştur." Ben de kendisine dedim ki: "İlim ve merhamet sâhibi olduğumu Rabb'im sana haber vermedi mi? Öyleyse ben de sana diyorum ki; sen kan ve cesed sâhibi bir adamdan ibâretsin. Ben hakîkatin ta kendisiyim, sen ise hâlâ noksanlık içindesin! Sen memleketinde hükümdar, şehâdet âleminin zindanında ise mahkûmsun. Hâlbuki ben, Melekût âleminde Dâvûdî kabiliyete sâhip bir sanatkârım." Bunun üzerine bana: "Ben sana teveccüh edip [11] geldim, sen de bana kurtuluş ve hidâyetin ilmini öğret!" dedi. Ben ise ona: "Sen benimle birlikte olmaya tahammül edemezsin! Zîrâ iyi olarak kabul etmediğin şeylere nasıl sabredebilirsin ki?" dedim. Bunun üzerine bana: "İnşaallah beni sabırlı bulacaksın!" dedi, ben ise ona: "Eğer bana tâbî olmak istiyorsan, [11a] artık bana, ben sana haber vermediğim sürece hiçbir şey sorma!" dedim ve: "Seçkinliğinizin nurlarını Hakk ziyâde eylesin, kaybettiğiniz husûsiyetleri üzerinize geri versin!" diye cevap verdim.

Sizin için bir yükselme vâsıtası olması, bana karşı inkârınızın hafiflemesi ve kendi tarafınızdan gelecek itirazlara güzel bakabilmeniz için hikâyemi size biraz daha fazla târif etmek isterim. Bu korunmuş sırlara dair İlâhî nurların mülâhazasından meydana gelen sorunuz, her zaman ifşâsı mümkün olmayan takdîr edilmiş bir nefes, beyânı da ifşâ edilmemesi gereken şeylerdir. Nerede kaldı ki bu âlemi inkâr şeklinde anlaşılsın. Çünkü bununla ilgili haberi ve bunu inkâr eden ancak büyük bir şeytandır!

Bu hakîkate dâir bâzı şeylere henüz erişebilmiş değildim, bilseydim talep de edemezdim. Bunun sebebi; sülûk ettiğim yol ve makâmla, ferdiyyet makâmı ve kesreti def' ederek birliği dile getirmemdir ki, bununla beşeri âlemlerde yükselme olmaz, aslına kavuşulmadıkça kabulü de mümkün olamaz. Dünya hâdiselerine gücüm yetmeyince, sözlerimle ona yaklaşıp söz edemeyince; ben yüzümü Hakk Teâlâ'ya çevirdim, O da beni muhâfaza eyledi. Artık ben ne olduğunu anlayamadığım bir şeyin aynını müşâhede edemediğim gibi, kâinatı da göremezdim.

Yukarıda beyân edilen sırların soran kişi tarafından kabul edilmediğini anlayınca ondan da uzaklaştım; yüzümü kudret eliyle mülkü elinde tutan Hakk'a doğru döndürdüm. Bu itirâzın sebebi, onu bağlayıp bırakmayan makâmıydı, onun için cehâletiyle inkâra kadar sürüklenebileceği kapıyı ona kapattım. Bu hâl ancak, onun kulağına tüm bu sözleri ve hakikatleri [11b] kabul ettirecek bir makâma ulaşınca tahakkuk edebilirdi.

Bundan sonra: "Lebbeyk yâ Rabb'î!" diyerek, Hakk'ın mukaddes Zât'ına yönelerek kalktım; Rabb'im de bana sonsuz nimetlerini hazırlamış, sorana ve cevap verene hikmetli sırlarını işittirmişti. Aslında ben de ona bunu öğretmeyi arzu etmiştim. Hakîm olan Hakk bir kulunu hikmet sahibi yapmak isterse onun muallimi bizzat kendisi olur.

Hiç şüphesiz ki, evlerin içine kapılarından başka bir yerden girilmez. Hükümdarların katlarına da [12] kapıcılarının izni olmadıkça girilemez. İşte bunun üzerine ona sırların bir kısmını açıkladım ve bu nedenle kalbi sevinç ile doldu.

Sırlı fikirler ile cismânî âlemde sırrı yazana yolculuk başlayıp, İlâhî hükümranlığın dehâsı kalbimin üzerini kaplayınca, nûrun ateşi ve kararsızlığı zuhûr etti. İşte Hâkim-i Mutlak ile hakkın tanzimi husûsunda bu sıfattan arınınca, makâmın hissesiyle halkın tümüne sırt çevirip, bu hali üzerine galip olursa bu şekilde cismâniyetten korunur, vehimlerden kurtulur ve tam olarak selâmet bulur. O zaman kalbine bir nokta konur, bu da onu, Rabb'ini ve O'nun Zât'ını bilmeye sevk eder. İşte bu hikmet nedeniyle ondan yüz çevirdim ve kendisi hakkında bilmesi gerekli olan şeylerin bir kısmından bahsedip onu sâbitledim. Hiç şüphesiz sülûk, Hakk'a doğru kuvvetle çekilmek ve O'nun dâvetine icâbet etmektir. Sübhân olan Allâh'ın kulu üzerinde irâdesini yürütmesi ve O'nda tahakkuk etmesi; onu mânen uyandırıp koruyarak fiillerini icrâ etmesidir.

Şiir:

Kalbim senin zikrinle mesrûrdur ve mahzûndur
O an ki, ona mesh ve telvinle sâhip olur

O'nun himmeti keşif yönüne mülâyim ise
O an onu vecd ve tekvînle kaplamış olur

Yolun maksadından yana kör olduğu için
Miskin halk içinde o, ondan nasipsiz olur

Dâ'î'nin işrâkından da'vet gelinceye dek
O'na duhâ ile gıpta eder, meftûn olur

Şimşek parıltısı etrâfında parıldarım
Kalbimi saran himmetin ışığı O'nundur

[12a] Bulutlar seyredici, rüzgâr savurucudur
Göz kamaştıran şimşek ve berrak olan sudur

Güzelliği hâvî olan her şeyden çıktığım
Cisimlerin arzı, Hind ü Çîn'in kokusudur

Su'âl sâhibi hâletinin vasfını işittiğinde, hâletinin idâresi hakkında, sırrının bedrini ben dizelere döktüm, kendisinde gizli olan şeyi uyandırdım; ma'nâlardan bir nebzesini olsun ona ibrâz edip, zorlanacağı şeylere karşı duyurulması gerekeni gösterdim. Onu can kulağı ile dinler sanıyordum, ancak nefsini mülâhazadan hemen çıkarmıştı. Yüzümü ona doğru çevirdim, o da vârid kıldığım şeyde fenâ bulup, şiirime ziyâdesiyle kandı; benden daha fazlasını istedi, ben de hâline göre ona daha da ziyâdesini verdim.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |