İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (84)

HÂTEM-I VELI

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- (24)


Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (84)

 

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- (24)

 

Nefsin Müslüman Olduğu Yer:

Bu gizli mevzunun içinde çok gizli bir mevzu daha var:

"Ene kabuğunu deler, ruh misal âlemine uçar." diyoruz.

Kabuk kalır, fakat nefis ne oluyor orada? O arz edilmemişti.

Nefis orada müslüman olur. Bu çok gizli, nefis müslüman olur. Niçin? Ruh misal âlemine uçtu, kabuk kaldı. O kabukta kaldı. Nefis de: "Artık ben de müslüman olayım!" der. Yani nefsin müslüman olduğu yer burası.

Fenâfillâh deyince yalnız O var, kabuk vesaire gibi başka hiçbir şey yok. Bu mevzunun özü de hülasâsı da budur.

Her şeyin bir menzili var. Hakk'a ulaşmanın menzili yoktur. Hakk'a yürüdüğün zaman O'nun ötesinde makam, rütbe yok. Son menzil O'na varır. O'nda fâni olursan menzilin de sonu yoktur.

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri bu durumu şöyle tarif buyuruyorlar:

"O, ona kendisine varan bir yol kurar. Burada başlayan mânevî hissesi O'na doğru seyredinceye ve tâ ki O'na vâsıl oluncaya kadar devam eder. O'nun kalbinin üzerinde O'nun celâli, azâmeti, cemâli ve bahâsı zuhur eder. (O'nun mânevî hissesi) burada da son bulmaz, tâ ki O'nun Ferdiyet'ine vâsıl oluncaya kadar... Artık o O'nunla olur, O'nunla hayrete düşer ve O'nun Vahdâniyet'inde yok olurlar. Göz kamaştıran en bol hisse işte budur." ("Nevâdirü'l-Usûl fî Marifeti Ehâdîsü'r-Resul"; c. 1, s. 621-622)

 

İkinci Doğuş:

Çok gizli hususi bir mevzuyu daha arz edelim:

"Bugün doğum günündür, yıkan!" diye resmen emrettiler. O ameliyat olmasaydı doğum olmayacaktı. Tekâmüliyet o ameliyattaymış. Meğer o ameliyatla benim tekâmüliyetim sona eriyormuş. Ama on ameliyat da olsa râzıyım.

"Bugün dünyaya geldin!" buyurdular. Yâ Rabb'i sana şükürler olsun!

Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"Bir ölü iken kendisini dirilttiğimiz, ona insanlar arasında yürüyebileceği bir nur verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkmayan kimse gibi olur mu hiç? (En'âm: 122)

İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri "Mektûbât" adlı eserinin "491. Mektûb"unda:

"Onun fenâsı karşılığında bekasını ikram etmiştir. Fâni kıldığı şeyde onu bâki yapmıştır." buyuruyor.

Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri ise "Buluşmasının ayrılmadan buluşma olduğunu" ve onun; "En'âm'da onun hiç yaratılmamış bir şekilde yaratılacağı mevzu edilir." buyurmuşlardır. (Ankâ-i Muğrib)

Eriyor, hiç oluyor, fâni oluyor, bâki kalıyor.

Bu hususu, İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri "Mektûbât" adlı eserinin "501. Mektub"unda tâ o zaman tarif buyuruyorlar:

"Her kim fenâdan sonra Bekâ ile müşerref olursa kendine ikinci kez üstün sıfatlardan varlık ve varlığa tâbi hususlar verilir. İkinci doğumla tahakkuk eder. İki kere doğmayan göklerin melekûtunu geçemez." (501. Mektup)

Seyyid Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri "5. Meclis"te bu hususu şöyle ifade buyuruyorlar:

"Ona da âlem-i melekût'un sırları çözülür."

O öyle murat etmiş... Yoksa kişide hiçbir şey yok.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:

"Böylece biz İbrahim'e yakîn sahiplerinden olması için, göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk." (En'âm: 75)

Melekût, kendisine verilen muhtelif mânâların yanında; her şeyin, her varlığın aslı mânâsına gelmektedir. Yakîn sahibi olmak ise, zâhirden bâtına geçip, hiç şüpheye yer vermeyecek şekilde hakikati bilmektir.

Yakîn mertebesi ilmin bir sıfatı olup, nefsin her türlü şüpheden kurtularak mutmain olması, huzur ve sükûna ermesidir.

Allah-u Teâlâ İbrahim Aleyhisselâm'a göklerin kapılarını açıp, bünyesinde gizli bulunan sırlara onu muttali kıldı. Arzın kapılarını açıp, mevcûdatta olan Rubûbiyet sırlarını, hükümranlık kanunlarını, işlerin gizli ve âşikâr tarafını bizâtihi gösterdi. Bu sayede de onu Allah'tan başkasına esir ve mahkûm olma kaydından kurtardı, yüzünü doğrudan doğruya Zât-ı akdes'ine yöneltti.

Allah-u Teâlâ İbrahim Aleyhisselâm'a gösterdiği ve öğrettiği gibi fakire de gizli şeyleri gösterir ve öğretir.

O bildirdiği için bizim başka bilgiye ihtiyacımız olmaz. O'nun bilgisine dayanarak bile bile, göre göre konuşuyoruz.

İbrahim Aleyhisselâm ile Cenâb-ı Hakk bizi yaklaştırmış. Bazı Zevât-ı kiram; Hacer Vâlidemiz'den geldiğimiz için "Asıl babası odur!" buyuruyorlar.

Bu hususta Şeyh Muhammed ed-Dımeşkî -kuddise sırruh- Hazretleri "Şerh-i Fusûsu'l-Hikem"inde;

"İbrâhim Halîlullâh Efendimiz'in evlâdı içinde Hacer'in oğludur." buyuruyorlar.

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri de bu sırrı şöyle ifşa ediyorlar:

"Nasıl ki İbrahim Aleyhisselâm:

'Allah'ım! Sen gökyüzünde teksin, ben de yeryüzünde tekim.' buyurmuşsa, o da Allah'ın yeryüzündeki 'Tek'idir.

Nitekim Peygamber Aleyhisselâm:

'Bu ümmetin içinde kalpleri İbrahim Aleyhisselâm'ın kalbi üzerinde bulunan erler vardır.' buyurmuştur." ("Nevâdirü'l-Usûl fî Ma'rifeti Ehâdîsü'r-Resûl"; c. 1, s. 479-480)

Rabb'im dilediği yere koyar, indirir, çıkarır. Fakat mahlûk mu, hükümsüz. Hüküm Sahib'ime ait. Ama çok güzel bir şey; Cenâb-ı Hakk bunları gösteriyor, seyrettiriyor, konuşturuyor, bu da bir nimet!

Hazret-i Allah'ın fakire tahsis ettiği yerler vardır. Fakat ben bu yerlerin üstünde değil de altında yaşamaya çalışırım. Yani toprağı üstünde değil de toprağın altında yaşamaya çalışırım. Çünkü Hazret-i Allah fakire bu şekilde bir hayatı sevdirmiş. Ben İbrahim Aleyhisselâm'ı o kadar çok derinden seviyorum ki Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'den ayırmam. Fakat Resulullah Aleyhisselâm'ın yaratılışı ayrı. O yeri de biliyor, yerin altını da biliyor, göğü de biliyor. Resulullah Aleyhisselâm benim yerin altında olduğumu bildi. Resulullah Aleyhisselâm nur olduğu için o nurdan keşfediyor. Bunlar ilminizin, havsalanızın keşfedeceği şeyler değil.

Yani Allah-u Teâlâ bize yerin dibini sevdirmiş, yerin üstünü değil. Bize; mahviyeti, taşlar altına gizlenmeyi, ayaklar altında bulunmayı sevdirmiş. Fakir daima her fırsatta deriz ki:

"Allah'ım! Boynumu sevgililerin ayağının altına koy..." Bu halât her zaman için kalbimden geçer.

Mevlânâ -kuddise sırruh- Hazretleri'nin oğlu olan Bahaeddîn Sultan Veled -kuddise sırruh- Hazretleri:

"Onun tevazusu, bütün peygamberlerden fazla olduğundan, yerinde olarak ona Hâtemü'l-evliyâ denilir." buyuruyorlar. (Maârif)

Bu mânâda Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde:

"Bize eşyayı olduğu gibi göster!" buyurmuşlardır.

Bütün Peygamber Aleyhimüsselâm Hazerâtı, mertebelerin sonu olan Hakkâ'l-yakîn mertebesindedirler.

Ve Cenâb-ı Hakk bidayetten beri böyle yapıyor. Dilediği zaman gizli meseleleri gösteriyor, biz onu göre göre söylüyoruz.

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri de şöyle buyururlar:

"Melekût'un kendilerine açılmasıyla nefsin esaretinden sıyrılırlar." ("Hatmü'l-Evliyâ", 10. Bölüm)

Bunlar gizli işler, merhaleler, tekâmüliyetler, sırlı noktalar.

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri bu durumu şöyle haber veriyorlar:

"İşte burada nefis, herhangi bir sıkıntı, zarar ve zorluk olmaksızın kurtuluşla müjdelenir." ("Hatmü'l-Evliyâ", 9. Bölüm)

Cenâb-ı Hakk bu güzide Zevât-ı kiram'a çok şeyleri duyurmuş, bildirmiş. Bizimle çok yakından alâkalılar.

"En tamam Fenâ" gerçekleşince, "En kâmil Bekâ" burada tecelli eder.

Bu hususu İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri ifşaatının devamında şöyle beyan buyuruyorlar:

"Çünkü en kâmil 'Bekâ' en tamam 'Fenâ' üzerine oturtulmuştur. Böylece 'Ene' kelimesinin ne ismi, ne resmi, ne de nâmı kalmıştır, ne de öyle bir mecal kalmıştır."

Hakk'a ulaşma yolunu bilmiş oldunuz, Hakk'a oradan ulaşılıyormuş. Ve insanın doğduğu nokta orasıymış.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |