İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

HÂTEM-İ VELİ HAKKINDA RESULULLAH -SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM- EFENDİMİZ’İN HADİS-İ ŞERİF’LERİ VE ONA VÂRİS OLAN VEKİLLERİNİN İFŞAATLARI (56)

HÂTEM-İ VELİ

Şeyhü’l-Ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- (1)


HÂTEM-İ VELİ HAKKINDA
RESULULLAH -SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM- EFENDİMİZ’İN HADİS-İ ŞERİF’LERİ VE ONA VÂRİS OLAN VEKİLLERİNİN İFŞAATLARI (56)

 

Şeyhü’l-Ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- (1)

 

Hayâtı ve Eserleri:

1165 yılında İspanya’nın Mürsiye şehrinde doğan ve 1240’ta Şam’da vefat etmiş olan Muhyiddîn İbn’ül-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri, asırların yetiştiremediği büyük bir veli, bugünkü ilim dünyasını hayrette bırakan bir âlim, ledün âleminden ilâhî füyûzâtın tertemiz havasını gönüllere estirmiş bir zât-ı âlîdir.

Büyüklüğüne hayran olanlar, beyanlarındaki derinlik karşısında ona “En büyük şeyh” mânâsına “Şeyh’ül-Ekber” ünvanını vermişler; yaşadığı devrin ileri gelen âlimleri ise onu “Sahili bulunmayan bir mârifet denizi” olarak vasıflandırmışlardır.

Ebu Medyen Mağribî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin eliyle kemâl bulan ve şöhreti dünyâyı tutmuş olan Hazret’in yazdığı eserler beşyüzü bulmakta olup, bunların en meşhurları “Fütûhâtü’l-Mekkiyye” ile “Fusûsu’l-Hikem”dir.

“Fütûhâtü’l-Mekkiyye”nin yazımına Mekke-i Mükerreme’de başlamış; zaman zaman ilâveler yaptığı bu kıymetli eserine, vefatından kısa bir süre önce son şeklini vermiştir.

“Hikmet incileri” mânâsına gelen “Fusûsu’l-Hikem” isimli eserini ise rüyâsında Resulullah Aleyhisselâm’dan harfiyyen ve aynen alarak; ihtivâ ettiği konuları ne eksik ne de fazla yazmaksızın olduğu gibi nakletmiştir. Sonraki devirlerde yaşamış olan âlimler bu kitaba kırktan fazla şerh yazmışlardır.

Kitaplarında velilerin sonuncusu ile ilgili çok ince ve derin sırlardan bahsetmiş, hatta bu hususla ilgili olarak “Anka-i Mağrib fî Ma’rifeti Hatmü’l-evliyâ” adında müstakil bir eser de yazmış olmasına rağmen; eser geri plânda kaldığı ve şimdiye kadar pek üzerinde durulmadığı için, Hazret’in genellikle “Fütûhâtü’l-Mekkiyye” ve “Füsûsu’l-Hikem”deki beyanlarına yer verilmiştir.

“Tedbîrâtü’l-İlâhiyye”, “Kitâbu’l-Beyân”, “Mefâtihü’l-Gayb”, “Risâle-i Ehadiyye”, “Şeceretü’l-Kevn” ve “Mişkâtü’l-Envâr” ismindeki kitapları, telif ettiği diğer önemli eserlerden bazılarıdır.

Şeyhü'l-ekber Muhyiddîn Ibnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin Şam'da, Sâlihiyye semtinde, Yavuz Sultan Selim Han tarafından yaptırılan türbesi.

"Fütûhâtü'l-Mekkiyye"nin kapak sayfası

 

"Hâtemü’l-Velâye" Hakkındaki Beyan ve İfşaatları:

Şeyhü’l-ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin; "Fusûsu’l-Hikem", "Fütûhâtü’l-Mekkiyye" ve "Ankâ-i Muğrib fî Ma’rifeti Hatmü’l-evliyâ" adlı eserlerinde yeralan ifşaatlarının bir kısmı, dergimizin daha önceki sayılarında arzedilmişti.

Ancak, Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin "Fütûhâtü’l-Mekkiyye" ve "Ankâ-i Muğrib" isimli kitaplarının bâzı noktalarında; kendisinin, henüz zuhûr etmediği hâlde Hâtemü’l-evliyâ olan zâtla karşılaştığını, konuşup görüştüğünü ve ondaki bâzı alâmetleri bizzat müşâhade ettiğini ortaya koyan öylesine mühim ifşaatları vardır ki; bunlar onun, bu zâtın kim olduğunu tespit husûsunda hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar açık ve kesin beyanlarıdır.

 

"Hâtemü’l-Velâye" İle Görüşme (1):

Şeyhü’l-ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fütûhâtü’l-Mekkiyye" isimli eserinde, Hâtemü’l-evliyâ’nın soylu bir Arap âilesine mensup olacağını; kendisinin, yaşadığı devirde henüz cismen zuhûr etmemiş olan bu zâtla karşılaştığını, Allah’ın ondaki alâmetini ve başkalarından gizlemiş olduğu Velâyet’ini kendisine bildirdiğini beyân etmiş; ondaki ilâhî ilmi süflî birtakım kimselerin inkâra kalkışacağını haber vermiştir:

"Hatmü’l-velâyeti’l-Muhammediyye, bu Arab’ın en keremli aslından ve neslinden olan bir şahsındır. O bizim zamânımızda, bugün dahî mevcuttu. Ben beş yüz doksan beş senesinde onunla tanıştım ve Hakk kendisinin, kullarının gözlerinden gizlediği ondaki alâmetini bana gösterip, Fas şehrinde onu bana keşfettirdi. Hatta ben ondaki ‘Hâtemü’l-velâye’yi dahî gördüm. İnsanların çoğu aynı zamanda onun, mutlak bir biçimde ‘Hâtemü’n-nübüvve’ olduğunu da bilmez.

Nitekim Allah onun sırrında, kendisini bilmekten yana Hakk’ın kendisinde gerçekleştiği şey husûsunda ona inkâr ehlini mübtelâ kılar. Şer’î nübüvveti Allah nasıl ki Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-le hatmetmişse; Allah diğer peygamberlerden tahsil edilemeyen, ancak Muhammedî vârislerin tahsil edebildiği velâyet-i Muhammedî’nin Hatm’iyle de öylece hatmedecektir.

İşte bu Hatmü’l-Muhammedî’den sonra, velî-lerden İbrâhim, Musâ ve İsâ’ya vâris kimseler bulunabilir; ondan sonra, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-e vâris olan bir velî ise bulunmaz. İşte Hâtemü’l-velâyeti’l-Muhammediyye’nin mânâsı budur." (Fütûhâtü’l-Mekkiyye an Esrâri Mem-leketi’l-Mâlikiyye ve’l-Mülkiyye; c.3, s.87-88, Bas.: Beyrut, 1994.)

 

"Hâtemü’l-Velâye" İle Görüşme (2):

Hazret, Hâtemü’l-evliyâ olan zâtla görüştüğü ânı "Fütûhâtü’l-Mekkiyye"nin başka bir yerinde, az önceki sözlerine benzer ifâdelerle tekrar arzetmiş; ancak bu defâ onun insanlardan gizlenen âlâmetinin ne olduğunu da açıkça ifşâ ederek, bu velînin makâmının Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in cesedinden bir tüy olduğunu haber vermiştir:

"Hâtemü’l-Velâyeti’l-Muhammediyye; ümmet-i Muhammed’in velâyeti için zuhûr edecek has Hatm’dir; İsâ Aleyhisselâm ile İlyâs, Hızır gibi ondan başkaları ve ümmette zuhûr eden Allah-u Teâlâ’nın her velîsi onun ‘Hatmiyyet’ hükmünün içine dâhildir. İsâ Aleyhisselâm da bu Hatmü’l-Muhammedî’nin Hatm’i altında sona erdirici bir ‘Hatm’ olur."

"Ben beş yüz doksan dört senesinde, batı beldelerinden olan Fas’ta, bu Hâtemü’l-Muhammedî ile tanışıp konuştum. Hakk onu bana târif etti ve onun adlandırılamayan alâmetini bana verdi. Zirâ onun menzili, Resulullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-in cesedinden bir tüyün menzilidir.

Onunla ilgili olarak özetle bunu kavrayabildim; Allah’ın onunla ilgili olarak bildirdiğinin veyâ bu dâvâ içinde kendisini tanıyıp tasdik etmenin dışında, onu tafsilâtlı bir biçimde tanıyıp bilemedim. İşte bu sebeple onu, (onun) tüylerinden bir tüy olarak bil ve tüylerin misâlini de evin üzerindeki kapalı bir kapı veyâ örtük bir sandık şeklinde gör! Bu evin içinde, içerisinde hareket etmeye salıverilmiş bir hayvan bulunduğu hissedilir; lâkin ağır bir şey ihtivâ eden sandığı ağırlaştıran(ın ne olduğu) bilinemediği gibi, onun da hayvan türlerinden hangisi olduğu bilinmez, veyâ insan olduğu anlaşılır, ama onun aynının başkasınınkinden farklı olduğu anlaşılmaz. Dolayısıyla da bu sandıkta gizlenen bu şeyin aynının ne olduğu bir türlü bilinemez. İşte bu gizlilik için, anlayışı sağlayıcı bir adlandırma olarak bu misâl verilebilir." (Fütûhâtü’l-Mekkiyye an Esrâri Memleketi’l-Mâlikiyye ve’l-Mülkiyye; c.6, s.393, Bas.: Beyrut, 1994.)

 

Mehdî’nin, Kemâlâtına Erişemediği Has Velâyet’in Vârisi:

Şeyhü’l-ekber -kuddise sırruh- Hazretleri "Fütûhâtü’l-Mekkiyye"nin başka bir noktasında; "Hâtemü’l-velâye" ile zuhûr edecek olan kimsenin, ehl-i Beyt’e mensup olan ve zâhirî neseb itibâriyle zuhûru beklenen Hazret-i Mehdî olmadığını; bu lütfa ancak Hâtemü’l-enbiyâ Aleyhisselâm’ın has velâyet’ine vâris ve onun hem soy, hem de ahlâk sülâlesine mensup bir kimsenin vâris olacağını beyan buyurmuştur:

"Bu dünyânın bir başlangıcı ve bir nihâyeti bulununca; Allah Sübhânehû, onun içinde vârettiği her şeyi de, kendisi için hem başlangıç hem de hitam vasfı bulunması nedeniyle hatmetmeyi bir kâziye edinmiştir. İnzâl buyurulan şeriat da onun içindeki şeyler cümlesinden olup, Allah bu inzâli ‘Hâteme’n-nebiyyîn’ olan Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-in şeriatı ile hatmetmiştir."

"Nübüvvetin onunla (Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-le) hatmedilmesinden sonra her nebînin hükmü artık bir velî hükmüne döner. Dolayısıyla o (Hâtemü’l-evliyâ) da dünyâda iken ona tahsis edilen makâma göre iner ve O’na -sallallahu aleyhi ve sellem- verilen (Hatm) ismi ona da atfedilip, ahlâkı onunkine benzetilerek, onun has olan velâyetini hatmetmeye hak kazanır. O ‘Muntazar’ diye tanınıp isimlendirilen Mehdî değildir. Bu onun sülâlesinden ve neslindendir. Hatm onun yalnız hissî sülâlesinden değil; onun -sallallahu aleyhi ve sellem- hem soy, hem de ahlâk sülâlesinden olacaktır.

Nitekim Allah, bizim kendisine işâret ettiğimiz şey hakkında şöyle buyurmuştur:

‘Her ümmetin bir sonu vardır.’ (Yunus: 49)

Dünyâdaki bütün mahlûkât türleri birer ümmettir.

‘Gündüzden geceyi çıkarır, geceden gündüzü çıkarır. Güneşi ve ayı size musahhar kılmıştır. Hepsi de belirli bir sona doğru akıp gitmektedir.’ (Lokman. 29)

Buyruğunun hemen akabinde de ‘Her şeyin belirli bir sona doğru akıp gittiğini’ beyan buyurmuştur. O ona bir hitam tâyin etmiştir; o onun sona ereceği sürenin nihâyetidir.

Ümmet nev’inden olan;

‘Hiçbir şey yoktur ki, O’nu hamd ile tesbîh etmesin!’ (İsrâ: 44)

Sana beyân ettiğimiz şeyi iyi anla! Zirâ o ancak keşif yoluyla bilinebilen, gizli bir âlemin sırlarındandır. Allah Hakk’a hidâyet eden ve doğru yola iletendir!" (Fütûhâtü’l-Mekkiyye an Esrâri Memleketi’l-Mâlikiyye ve’l-Mülkiyye; c.3, s.89, Bas.: Beyrut, 1994.)

 

Ahlâk’ın Güzelliklerinin Hâtemü’l-Velâye’nin Zuhûru İle Tamamlanışı:

"Fütûhâtü’l-Mekkiyye"de yer alan diğer bir beyanlarında ise; Hâtemü’l-evliyâ olan zâtın Allah ile ahlâklanıp, ahlâkın güzelliklerini tamamlama husûsunda Hâtemü’l-enbiyâ Aleyhisselâm’a bir yoldaş kılınacağını; ayrıca ona verilecek olan ilmin, onun şeriatındaki şeyler cümlesinden olacağını haber vermişlerdir:

"Hâtemü’l-velâyeti’l-Muhammediyye kendisine hak kılınan kimsenin sıfatı; Allah ile güzel ahlâkı ve ahlâk cihetinden insanlara hâsıl kılınan şeylerin tümünü tamamlamak sûretiyle bir ‘Hâtem’ olmaktır. Bu ahlâkın meydana getirildiği kimse, Allah ile ahlâkı sarfetmeye muvaffak kılınır. Hiç şüphesiz ki bu da, gâyeler farklı olduğu için böyle olur. Güzel ahlâk, O’nu gâye edinmeye muvâfakatten ibâret olan, kişinin O’nunla berâber olup, O’nunla ahlâklanmasıdır. Başkasının yanında övülmek ya da zemmedilmek bundan daha başkadır. Vücûdun içine yerleştirilmediği vakit yaygınlaşan ise, âleme güzellikle muvâfakattir ki, ona nisbetle bu husustaki en güzel nazar da, Hakîm (et-Tirmizî)’nin nazarıdır: ‘İstenilen şeyi, istenildiği an, istenildiği gibi yap! Mevcûdâtın içine nazar edilirse, Hakk’ın benzeri bir sâhip bulunmaz; O’nun seni sâhiplenmesinden daha güzel bir sâhiplenme de olmaz.’"

"Ben onun muâmelesindeki saâdeti ve O’nun irâdesindeki muvâfakati gördüm. O’nun haddi ve şeriatı hakkındaki gözcülük, onun ve tâbîlerinin yanıbaşında durur. O’nun ilmi de O’nun şeriatındaki herhangi bir şey cümlesinden olur. Pak bir Melîk’e ve mükerrem bir Resul’e Allah’tan başkası nasıl karışabilir? Melik, mülkü elinde bulunduran kimseden ibâret olunca, Hakk sâhibini gözeteceklere de, zikrettiklerimizin tümüyle bir gözcü olur; ilâhî ahlâkı da ancak Efendi’siyle birlikte sarfeder.

İşte bu mesâbe ile vâredilince de, O’nun Resûl’ü hakkında;

‘Şüphesiz ki sen büyük bir ahlâk üzerindesin!’ (Kalem: 4) diye beyan buyurulan şeyin ve (Hazret-i) Âişe’nin;

"O’nun ahlâkı Kur’an’dı. Sıdk makâmındaki, kudret ve kuvvet sâhibi Hükümdâr’ın huzûrundaki Hakk diliyle; Allah’ın övdüğünü över, Allah’ın zemmettiğini zemmederdi.’ sözünün benzeri, artık onun hakkında da söylenir.

Onun aslından senin karşına çıkıp da, onun ahlâkını âleme yayınca ve tüm ufuklara kadar vâsıl kılınca; ‘Şüphesiz ki sen büyük bir ahlâk üzerindesin.’ buyruğuna göre, onun velâyet-i Muhammediyye sıfatına sâhip olan bu kimseye de hatme erdirme hakkı kazandırılarak; ona bir yoldaş kılınır.

Allah bizi, hidâyet yoluna kendisiyle hidâyet ettiklerinden kılsın ve onu da, onun üzerinde yürümeye ve O’nun hidâyetine erdirmeye muvaffak eylesin!" (Fütûhâtü’l-Mekkiyye an Esrâri Memleketi’l-Mâlikiyye ve’l-Mülkiyye; c.3, s.88-89, Bas.: Beyrut, 1994.)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |