İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

EVLİYÂ-İ KİRAM -Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI’NIN “HÂTEMÜ’L-EVLİY” HAKKINDAKİ BEYAN ve İFŞAATLARI (72)

HÂTEM-İ VELİ

Mu’înüddîn Ahmed el-Buhârî -kuddise sırruh- (2)


EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI’NIN
“HÂTEMÜ’L-EVLİY” HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (72)

 

Mu’înüddîn Ahmed el-Buhârî -kuddise sırruh- (2)

 

Ekberiyye meşrebine mensup olan ilk dönem “Fusûs” şârihlerinden Mu‘înüddîn Ahmed el-Buhârî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin “Fusûsu’l-Hikem” kitabı üzerine yazdığı “Meşâriku’n-Nusûs el-Bâhis ‘an Ğavâmizi’l-Fusûs” adlı şerhinden; “Hâtemü’l-evliyâ”nın zâtına, makamına ve vasıflarına işaret eden muhteşem beyanlarını nakletmeye devam ediyoruz.

 

Hâtemü’l-Evliyâ’nın
“Hâtemü’l-Velâye” Mertebesini Açığa Çıkarması:

Mu‘înüddîn el-Buhârî -kuddise sırruh- Hazretleri “Meşâriku’n-Nusûs el-Bâhis ‘an Ğavâmizi’l-Fusûs” adlı eserinde “Hâtemü’l-velâye”nin “Hâtemü’r-rüsûl” olan Muhammed Aleyhisselâm’da kapalı kaldığına işaret ederek, bu velâyetin ancak Hâtemü’l-evliyâ olan zâtın zuhûru ile açığa çıkacağını haber vermektedir:

“Hâtemü’r-rüsul, aynı zamanda Hâtemü’l-evliyâ da olması nedeniyle onu kendi bâtınından elde eder. Lâkin risâlet vasfı kendisini ondan menettiği için onu açığa vurmaz. Onun bâtını Hâtemü’l-evliyâ sûretinde zuhûr edince onu açığa çıkarır. Resullerin ve velîlerin de hepsi onu Hâtemü’l-evliyâ kandilinden görüp tahsil ederler.” (“Meşâriku’n-Nusûs el-Bâhis ‘an Ğavâmizi’l-Fusûs”; Es’ad Efendi, nr.: 1539, 33a-33b vr.)

 

Hâtemü’l-Evliyâ’nın Ezelî ve Ebedî Olan Velâyeti:

Hâtemü’l-evliyâ’nın ezelî ve ebedî olan “velâyet”inin hangi itibarla bu vasfı kazandığını ise Hazret, kendisine has kâmil üslûbu ile şu şekilde izâh etmiştir:

“Kendi zamanından öncekiler ve kendi zamanından sonrakilerden olanlar birbirleriyle müsâvî olmak üzere; resuller de onu görmek istedikleri vakit ancak Hâtemü’l-evliyâ kandilinden görürler. Şer’î nübüvvet ve risâletten ibaret olan risâlet ve nübüvvetin ikisi de sona ermiştir. Velâyet ise ebediyyen sona ermez. Çünkü nübüvvet, Allah ile ümmet arasında vâsıta olan; O’nunla haberleşip, onları haberdar eden Nebî’ye mahsus bir haberleşmedir. Bu haberin, kulların Allah’a ulaşmasına kendisiyle tevessül edilen bir vesîle olması da sahihtir. Velâyet ise, velînin arada hiçbir vâsıta olmaksızın Allah ile haberleşmesidir. Dolayısıyla bu haberin de (bu yönüyle diğerinden) daha üstün olması sahihtir. Sonra; nübüvvet târif edildiği vakit, resullerin ‘Hâtem’ kemâlâtına sâhip olanından sonra herhangi birine melek inmeyip, bu şerî’ata muhâlif bir şerî’at olmayacağı mânâsıyla sona ermesi de uzak değildir. Velâyet’e gelince; Allah’tan elde edildiği, tecellî, tâlim ve ilhâm edildiği için, O’nun velîlerinden kesilip sona ermesi mümkün olmaz. Çünkü Allah kendisini ‘Nebî’ ve ‘Resûl’ diye isimlendirmemiş, ‘Velî’ ve ‘Hamîd’ diye isimlendirmiştir.” (“Meşâriku’n-Nusûs el-Bâhis ‘an Ğavâmizi’l-Fusûs”; Es’ad Efendi, nr.: 1539, 33b vr.)

 

Hâtemiyyet Velâyeti’nden Yapılan Mutlak Müşâhade:

Mu‘înüddîn el-Buhârî -kuddise sırruh- Hazretleri “Meşâriku’n-Nusûs”unda, Hâtemü’l-evliyâ’nın peygamberlerden risâletleri ve nübüvvetleri yönünden değil, velâyetleri yönünden önde olduğunu; peygamberlerin de ondan velâyetleri yönüyle değil, risâlet ve nübüvvetleri yönüyle öne geçtiğini ifâde ederek şöyle buyurmuştur:

“Resuller ve nebîler, velâyet ve yakınlığa mahsus olan ilimleri ve sırları müşâhade ettikleri zaman, Muhammed Aleyhisselâm’ın Hâtemiyyet velâyeti yönünden müşâhade ederler. Onların zikrettiğimiz şeyi ancak Hâtemü’l-evliyâ mişkâtından gördükleri de söylenebilir. Zira bu mertebede onun makâmıyla kâim ve müte’ayyin olduğu için, onun görüşü de hakîkatte yine Resulullah’ın mişkâtındandır.

Nitekim Tlimsânî’nin; ‘Onlardan daha aşağıda olanlar nasıl olur da görmezler?’ sözüyle ilgili olarak, hayretkâr bir mânâ ile zikrettiği şey bunu te’yid eder. Yâni; ‘İlâhî sırları ve velîlerin tahsil etmesi gereken ma’rifeti; şeyhlerden, evtâddan ve ebdâlden ibâret olan hâlis velîler nasıl olur da onun kandilinden görmezler?’

Hâtemü’l-evliyâ şer’î hükümde her ne kadar Hâtemü’r-rüsul’ün teşrî’den kendisine getirmiş olduğu şeye tâbi ise de, onun şer’î hükümde O’na -aleyhisselâm- tâbi olması, makâmının yüceliğinde ve Allah katındaki yerinin yüksekliğinde kendisine hiçbir eksiklik vermez. Bizim, kâmillerin meşreb ve kandiliyle ilgili olarak kendisini tâkip ettiğimiz yola ters de düşmez. Dolayısıyla o bir yönden yüksek olduğu gibi; bir yönden de geride, aşağıda ve düşük olur. Daha doğrusu Hâtemü’l-velî’nin resullerin hükmü altında olması, velî olması nedeniyle Hâtemü’l-velâye makâmının ulviyyetinde ona bir noksanlık getirmez. Nitekim velî, şer’î nübüvvetinin hükmü altında olması bakımından, resullerden bir yönden düşük olduğu gibi; resuller de velî olmaları yönünden değil, resullükleri yönünden (ondan) bir cihetten yüksek olurlar.” (“Meşâriku’n-Nusûs el-Bâhis ‘an Ğavâmizi’l-Fusûs”; Es’ad Efendi, nr.: 1539, 33b-34a vr.)

 

Nübüvvet ve Velâyet Duvarını Tamamlayan
İki Tuğla:

Hazret eserin başka bir noktasında, Hâtemü’l-enbiyâ ile Hâtemü’l-evliyâ için temsil edilen nübüvvet ve velâyet duvarlarıyla neyin kastedildiğini ifşâ ederek, duvardaki tuğlaların neden altın ve gümüş olarak vasıflandırıldığını haber vermiştir:

“Bil ki, Peygamber Aleyhisselâm’a nübüvvet duvar sûretiyle gösterilmiştir. Çünkü onun hakkındaki duvar şümullü ve ihâtâ edici olup, her peygamber o duvarın bir tuğlası yerinde olduğu gibi; onun nübüvveti de nübüvvetlerin tümünü birleştirecek kadar şümullüdür.

Parçalar yanında tamamlanmadığı sürece duvarın mevcûdiyetinden söz edilemez. Duvar sûretini ve nübüvvet dâiresi sûretini tamamlayan Muhammedî cüz’î sûret, sonuncu tuğla olarak onu mevcut kılar.

Bunun içindir ki;

‘Ben ancak ahlâkın güzelliklerini tamamlamak için gönderildim.’ buyurmuştur.

Bunu öğrendiğin vakit, bil ki bu dâirenin taşıyıcısı; Allah’ın zâtına ve sıfatlarına göre Allah’ın peygamberlerine gönderdiği Rûhu’l-a’zam’dır. Zira Allah’ın murâdı ilkin küllî nefse gelir, sonra ikinci olarak aklî bir dille cüz’î nefislere ulaşır. Peygamberler de nübüvvetle ilgili olarak farklı sûretleri toplarlar. Peygamber’imiz Aleyhisselâm’a gelince; ona verilen bambaşka bir küllî vesîledir, yâhut onun hakîkati Rûhu’l-a’zam’ın da hakîkatidir.

İşte bu nedenledir ki Peygamber Aleyhisselâm;

‘Allah’ın ilk yarattığı şey benim rûhumdur.’ buyurmuştur.

‘Biz ilkleriz, fakat sonuncularız!’ buyurmasından da anlaşılacağı gibi; ayakta tutucu ve şümullü kılınan onun nübüvvetidir. Kemâle erdirici insânî hakîkat, nübüvvetlerin tümüne birden mazhardır. Rûhu’l-a’zam’ın nübüvvetiyle, unsûrî olan cüz’î sûret yönünden farklı olan sûretleri birleştirir. Dolayısıyla bu rüyâsı da kemâle erdirip tamamlaması son buluncaya kadar, düşünülen ilk yönüne değil, bu cüz’î yönüne dâirdir.

Hâtemü’l-evliyâ’ya gelince; bu rüyâ ondan da uzak olmayıp, o da Resulullah Aleyhisselâm’a kendisiyle ilgili temsil olunan şeyi görür. Duvarda biri altın, biri de gümüşten olmak üzere iki tuğla yeri görür ve onun kendi nefsini her iki tuğlayı da tamamlayan yere oturmuş görmesi uzak olmaz. Hâtemü’l-evliyâ da işte bu iki tuğlayı tekmîl edip duvarı tamamlamış olur. Aralarındaki münâsebet ve teşbihle ilgili olarak, gümüş nübüvvete, altın da velâyete işâret eder.

Gümüş peygambere emânet edilen nûrânî bir cevherdir; zamanın geçmesi nedeniyle, ateşle ne sûreti eksilir, ne de değerini kaybeder.

Altına gelince; o ise kendi zâtında kâmil bir cevherdir; sûretini muhâfaza eder, zamanın geçmesiyle ne değerini kaybeder, ne de kendisine ateş ve toprak illeti musallat olabilir. İşte nübüvvet ve risâlet de böyledir; kapısının kapanması ve örtülmesi üzerine velâyetle bir hilâfet bina edilir ve artık onun ebediyyen sonu gelmez. Nitekim ben bu sırrı sana bildirmiştim!..” (“Meşâriku’n-Nusûs el-Bâhis ‘an Ğavâmizi’l-Fusûs”; Es’ad Efendi, nr.: 1539, 34b vr.)


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |