İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

EVLİYÂ-İ KİRAM -Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI’NIN “HÂTEMÜ’L-EVLİY” HAKKINDAKİ BEYAN ve İFŞAATLARI (58)

HÂTEM-İ VELİ

Şeyhü’l-Ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- (3)


EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI’NIN
“HÂTEMÜ’L-EVLİY” HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (58)

 

Şeyhü’l-Ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- (3)

 

“Hâtemü'l-velâye" meselesine en çok eğilen, âhir zamanda zuhûr edecek olan Hâtemü'l-evliyâ ile daha o devirde iken konuşup görüşerek; onu ismine, dış görünüşüne ve cismî husûsiyetlerine varıncaya kadar açıkça târif eden Şeyhü'l-ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin, "Ankâ-i Muğrib fî Ma’rifeti Hatmü’l-evliyâ" kitabı’nda yeralan eşsiz beyan ve ifşâatlarına kaldığımız yerden devâm ediyoruz.

 

Şeyhü’l-Ekber -kuddise sırruh- Hazretleri’nin,
Hâtemü’l-Evliyâ İle Perde Arkasından Konuşması:

Şeyhü’l-ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri, Hâtemü’l-evliyâ olan zâtı bütün husûsiyetleriyle tamâmen açığa çıkardığı "Ankâ-i Muğrib fî Ma’rifeti Hatmü’l-evliyâ" adlı eserinde; Hâtemü’l-evliyâ olan zâtla gizli bir perdenin ardından konuştuğunu ifşâ etmiş; bu konuşma esnâsında, onun Sıddîk-ı Ekber -radiyallâhu anh-in halîfelerinden biri olduğunu öğrendiğini ve ifşâ edilmesi mümkün olmayan daha bir çok işlerin tecellî ettiğini haber vermiştir:

"Gizli bir perdenin arkasından birtakım kırmızılıklar doğdu; birdenbire ondan Hatm nûru ile, haber verici bir dille: ‘Ben asfiyâ cemaatinin öncüsü olan Hâtemü’l-evliyâ’yım. Senin hikmetin ve ümid ettiğin ‘Hâtem’ bende gizlidir!’ şeklinde bir hitap geldi. Ben ona; ‘Peki berâberinde tasdik edici bir yardımcın var mı?’ dedim; ‘Ben Atîk’in (Sıddîk-ı Ekber -radiyallâhu anh-in) halîfesiyim, (kalplere) onun zikrini boşaltırım!’ dedi. Birdenbire Sıddîk onun karşısına, ‘Şemsü’l-garb’ (batı güneşi) de onun arkasına geçti; sonra da ayrıldı. Nitekim artık onu bırakmıştı.

Tıynetle ilgili bir zümrüdün kanalında diğer şeyler de yokolduğu, nûrlar kesildiği ve benzerliklere dâir inceliklere kavuşulduğu zaman ise, onu destekleyen bir çığlık duyuldu. O’nun Hâtem-i evliyâ’sının kendisine halef olduğu sırrın ve tedbîrin sâhibi, onun nihâyete erdirilişi esnâsında da yine onun karşısındaydı. Daha sonra ise, ifşâ edilmesi zamâna sığdırılamayan ve kendisiyle ilgili haberleri tevdî etmeye durumun elvermediği bu tecellî hakkında, yine birtakım işler meydana geldi." ("Ankâ-i Muğrib fî Ma’rifeti Hatmü’l-evliyâ"; s.48, Bas.: Mısır, 1954)

 

"Hâtemü’l-İmâme" Olan Velî
ve "Nûrun Alâ Nûr"un Ona Verilişi:

Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri "Ankâ-i Muğrib fî Ma’rifeti Hatmü’l-evliyâ" adlı kitabında; Hâtemü’l-evliyâ’nın bir hidâyet rehberi ve Muhammedî bir imam olarak batı tarafından zuhûr edeceğini ortaya koymuş; apaçık ilmî bir kerâmet olarak da, "Nûrun alâ Nûr" ve sır üstüne sırrın ona verileceğini beyan buyurmuştur:

"Bir hidâyet rehberinin batı tarafından doğması yaklaşmıştır. Bu, şirklerin zevâl bulup batmasıyla, onun avcısı yok edilip tuzağı ortadan kaldırılarak, şirklerle ilgili olan bağının çözülmesiyle, O’na yönelmiş olan bir güneş ve O’nu tenzîh eden bir makamdır.

Bu batış, her ikisinin de ‘Ayn’ı ile ilgili olan iki kısım üzerinde gerçekleşir. Onun batışı da kendi kalbinde meydana gelir. Zîrâ o Gayb âleminde, Rabb’inden verilmiş bir nûr üzerindedir. Onda artakalan şey ise O’nun toprağının nûrudur.

‘Nûrun alâ Nûr"; yâni "Nûr üstüne nûr’ (Nûr: 35) ve sırlar üstüne gelen sırlar onun olur.

Aydınlanan bir yer kararmışsa, bu onun batışına karşılıktır. İşte o da (böylece) kendisinde batmış olan sıfatlardan arınır. Nitekim o Kudsî Zât’ın denizinin içinde boğulur ve kendi sıfatlarının elbiselerinden soyunur.

Şimdi şaşkınlığa düşmeden şu yüce sırra ve hiç tadılmamış, rahatlık veren şu ilâhî zevke bir bak! Ben aylı geceler ve gündüzler boyu, avâmın kendisine münâcaat ettiği kudsî makâmında, bu ilâhî güneşin nûru ile kaldım. O ‘Hâtemü’l-imâme’; yâni küllî mutlak bir imam olarak değil, cüz’î Muhammedî bir imam olarak ‘İmamlığın Hâtem’i’ olduğu için, Allah bize onun alâmetini izâh etmiştir." ("Ankâ-i Muğrib fî Ma’rifeti Hatmü’l-evliyâ"; s.15, Bas.: Mısır, 1954)

 

"’Nûrun alâ Nûr’; yâni ‘Nûr üstüne Nûr’ ve ‘Sırlar üstüne gelen sırlar’ onun olur." ("Ankâ-i Muğrib fî Ma’rifeti Hatmü’l-evliyâ"; s.15, Bas.: Mısır, 1954)

Şeyhü’l-ekber -kuddise sırruh- Hazretleri’nin
yedi asır öncesinden işâret buyurduğu;
Hâtemü’l-evliyâ olan zâtın eserlerinin üzerine yıllar önce yerleştirilen
"Nûrun alâ Nûr" ibâresi

 

Mustafâ -Sallallahu Aleyhi ve Sellem-in
Devri İle Birleşen Devir:

Şeyhü’l-ekber İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri "Ankâ-i Muğrib fî Ma’rifeti Hatmü’l-evliyâ" kitabında; Hatemü’l-evliyâ olan zâtın ve ihvânının yaşayacağı devrin Mustafâ -sallallahu aleyhi ve sellem-in asrına benzeyen bir devir olacağını; bu karanlık devrin imamı olan bu zâtın, yetmiş sahâbenin ecrine denk olan işler yapacağını beyân ederek; insanların ve dalâlete düşürücü şeytanların iyice azgınlaşacağı bu devirde onun, ihvânı ile birlikte imân ve istikâmetini koruyacağını haber vermiştir:

"Ey kardeşim!

Mustafâ’nın asrıyla birleşen devir sana gizli kalmasın. İnsanın Sübhân olan Rabb’i ile beraberliğini devâm ettirmesinin ve O’nu görüp gözetmesinin mevcûdiyeti zevâle ermez. Nitekim Hakk onu gösterir; şeriat ona işâret eder ve onunla ilgili olarak, yıkım ve ölüm ibâresi içinde bir de duyum gelir. Bu ise öncüleri olan kişinin, onlardan (ilk devirdekilerden) yetmiş kişinin ecriyle amel edeceği için, yapacağı amelle onları öne geçireceği ve üstünleştireceği anlarla ilgilidir.

Onların önünde bir imam olur; fakat onlar, onların bulduğu gibi, kendilerine hayır husûsunda yardımcılar bulamazlar. Zirâ onların imamını, onlarınkini gördükleri gibi bir gözle görmezler. Halbuki sâhibine herhangi bir şüphe karışmadan, göze görünmeyene imân eden kimseden daha sağlam biri yoktur. İşte belâların ve hâinliklerin ortalığı sardığı fitne zamânı budur!

"Bizim zikrimize iltifat etmeyen ve dünyâ hayâtından başka bir şey istemeyen kimseden yüz çevir! Onların ilimden erebildikleri gâye işte budur.

Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilendir. O hidâyete erenleri de en iyi bilir." (Necm: 29-30)

Şimdi bu işâretleri kendi nefsin hakkında bir düşün ve onu kalbinle ve hissinle birleştir! İnatçı zorbaların ve dalâlete düşüren şeytanın iyice azgınlaşacağı devir, gündüzün geceden çıktığı şekilde onların karşısına çıkar. Ancak senin, (yoldan) çıkış ve veyl ashâbıyla hiçbir ilgin yoktur ve düzgünsündür. Sana izâh edilen yolun önemini çok iyi öğren!.." ("Ankâ-i Muğrib fî Ma’rifeti Hatmü’l-evliyâ"; s.22, Bas.: Mısır, 1954)

 

Hâtemü’l-Evliyâ’nın Mahşerdeki
Gözkamaştırıcı Ahvâli:

Şeyhü’l-ekber -kuddise sırruh- Hazretleri "Ankâ-i Muğrib fî Ma’rifeti Hatmü’l-evliyâ" isimli eserinin başka bir noktasında; Hâtemü’l-evliyâ’nın kıyâmet günündeki öncülüğünün mâhiyetini ve mahşerde müşâhade edilecek olan muhteşem ahvâlini, kâmil ve mükemmel üslûbuyla tasvir ederek şöyle buyurmuştur:

"Kıyâmet koptuğu gün Hatm’in cemaatin öncüsü olması sahîh olunca, onun iki haşrı bulunduğu ve iki Hatm’in sâhibi olduğu sâbit olur. Haşrı husûsunda, kabahat sâhipliği de kendisine iştirâk eder. Şu hâle göre Hatm, hatemiyyet’i ile eşsiz ve benzersizken, Melikî rütbeyle nefsine arınmayı tahakkuk ettiren rûhâniyyeti üzerine gâlip geldiği nisbette de, insanlığı husûsunda kabahat sâhibidir. Bize göre bu makamda savunma ve çekişme olmaz. O kendisindeki noksanlıkların izâlesine güç yetirebildiği nisbette; iki, üç ve dört ashâbıyla berâber olup, ruhlar için bir emniyet olur. Kabahat ismi onun için başka bir şekle dönüştürülür; amma bu sâyede dahî ondan sıyrılıp çıkmaz ve dolayısıyla da o yine kabahatsiz olmaz.

Biz onu ‘Hâtem’ diye adlandırdık ve ayrıca onun velîler üzerinde hükmedeceğini de ortaya koyduk. Çünkü o kıyâmet gününde, cismânî temsiliyle bir ‘Hâtem’ olarak, sâğ elinde apaçık bir ‘Melik’lik’ mahâlli; rûhânî menziliyle bir ‘Hâtem’ olarak da, sol elinde gizli bir ‘İmam’lık’ mahâlli bulunduğu hâlde gelir. Sağındakini ‘Taayyün ehli’ zümresinde neşreder, solundakini ‘Temkîn ehli’ ile berâberken neşreder. İki ilmin tahsîsine erdirilir ve iki isimle (kendisine) hitap edilir. Başlangıç husûsunda reislik ve hir velâyet’te öncülük de ona verilir.

Ey öz anlayış sâhibi! Bu sırları, bu nûrların ışığıyla genişleterek iyi anla..." ("Ankâ-i Muğrib fî Ma’rifeti Hatmü’l-evliyâ"; s.18-19, Bas.: Mısır, 1954)

 

Şeyhü’l-Ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri
Hâtemü'l-evliyâ’yı, "Ankâ-i Muğrib" Kitabı’nda İsmine ve Dış Görünüşüne Varıncaya Kadar Târif Etmişti:

Şeyhü'l-ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri, Hâtemü’l-evliyâ olan zâtla ilgili bir esrâr hazînesi ve apaçık bir kerâmet olarak kaleme aldığı "Ankâ-i Muğrib fî Ma’rifeti Hatmü’l-evliyâ" adlı kitabında, Hâtemü'l-evliyâ’nın dış görünüşüne ve ismine işâret ederek şöyle buyurmuştu:

"Bil ki, velâyet bayrağının taşıyıcısı ve makâmın ve gâyenin nihâyeti olan Hatm, hiç bilmezken "Hatm" oldu ve cesedlenmiş bir rûhâniyyet ve müteaddit bir ferdâniyyet içinde, dilemeksizin ve tasarruf etmeksizin iş onda vâroldu. Hatm’in cismî işi gizli ve örtülüdür. Hatm ile ilgili olarak açığa çıkarılabilen ise, (onun) yalnız makâmî olan işidir."

"O sanki Arap’dan değil de Acem’dendir. O, rengi kırmızımsı beyaz olan; uzuna yakın, ondan biraz kısa bir âdemdir. O âdetâ pırıl pırıl parıldayan bir ay gibidir. İsmi, ‘Allah’ın kulu’dur. O, Allah’ın her kulunun ismidir. Onun kendisine has olan ismine gelince; yapısı husûsunda net bir belirti sarfedildiği halde, o net bir belirti şeklinde açığa vurulmadı." ("Ankâ-i Muğrib fî Ma’rifeti Hatmü’l-evliyâ"; s.71+75. Bas.: Mısır, 1954)

Hazret, bir nevî kerâmet olan bu muhteşem açıklamalarının hemen ardından;

"Te’vil noktasındaki açıklamayı sana bırakarak, şimdi de sana onun ismini ve nesebini tâyin edeceğim!" buyurmuş ve Hâtemü’l-evliyâ olan zâtın ismi ve nesebi ile ilgili olarak aşağıdaki işâretleri çizmiştir:

("Ankâ-i Muğrib fî Ma’rifeti Hatmü’l-evliyâ"; s.75. Bas.: Mısır, 1954)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |