İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

EVLİYÂ-İ KİRAM -Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI'NIN "HÂTEMÜ'L-EVLİYÂ" HAKKINDAKİ BEYAN ve İFŞAATLARI (126) Şeyh Ahmed Mûsâ -kuddise sırruh- (1)

HÂTEM-I VELI

Şeyh Ahmed Mûsâ -kuddise sırruh- (1)


EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI'NIN
"HÂTEMÜ'L-EVLİYÂ" HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (126)

Şeyh Ahmed Mûsâ -kuddise sırruh- (1)

 

HAYATI ve ESERLERİ

On beşinci asırda yaşamış mutasavvıflardan olan Şeyh Ahmed Mûsâ -kuddise sırruh- Hazretleri'nin hayatı hakkında yeterli bir bilgi yoktur. Mahmûd Şebüsterî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Gülşen-i Râz"ına yazdığı şerhte ve "Hâtem-i Velâyet" adını taşıyan kısa risâlesinde; Son Peygamber'in nübüvveti ile onun Hâtemü'l-evliyâ'ya tahsis edilen has "Velâyet"i ve bu velâyete mazhar olan zâtla arasındaki tâbî-metbû ilişkisi hakkında yaptığı muhteşem izahlar, onun risâlet, nübüvvet ve velâyet hakkında derin bir vukûfiyete ve engin bir mârifete sahip olduğunu göstermektedir.

Her eserinde de "Hâtemü'l-velâye" ile ilgili karmaşık meselelere akla yatkın çözüm ve açıklamalar getiren Hazret, 1440 (h. 844) yılında vefât etmiştir.

 

"HÂTEMÜ'L-VELÂYE" HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞÂATLARI

Ahmed Mûsâ -kuddise sırruh- Hazretleri "Şerh-i Gülşen-i Râz" adlı eserinde ve "Hâtem-i Velâyet" risâlesinde, "Hâtemü'n-nübüvve" mertebesi ile "Hâtemü'l-velâye" arasındaki farkı beyan edecek ve her iki derece arasındaki düşüklük-yükseklik tartışmalarını sona erdirecek kısa fakat özlü bâzı izah ve ifşaatlara yer vermiş; bu arada Hâtemü'l-evliyâ'nın âhir zamandaki vazîfesi hakkında son derece mühim sırlardan söz etmiştir.

 

Hâtemü'l-Enbiyâ'nın Şerîatı Üzere,
Velâyetin Özü İle Zuhur Edecek Velî:

Şeyh Ahmed Mûsâ -kuddise sırruh- Hazretleri "Risâle-i Hâtem-i Velâyet" adlı eserinde, Hâtemü'l-evliyâ'nın velâyeti yönünden Hâtemü'l-enbiyâ Aleyhisselâm'a nispetine değinerek bazı zevât-ı kirâmın bu husustaki beyanlarını şerhetmiş; risâlesinin son satırlarında ise hiçbir velînin işaret etmediği mühim bir sırrı ifşâ ederek, Hâtemü'l-evliyâ'nın âhir/son zamanda gizli bir kemâlle, güçlü bir Velâyet'le Şerîata kadem basacağını, her kişinin Mekke'de nâzil olan hükümlere göre bir seyri olsun diye Resulullah Aleyhisselâm'ın Şerîatı üzere vazîfedar kılacağını, Medîne'de nâzil olan hükümlere göre ise, Velâyet'in özünü görerek yürüdükleri halde, onun dâvetine inkârla karşılık verenlerin küfür batağına saplanacağını haber vermiştir:

"Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla…

Âlemlerin Rabb'i olan Allah'a hamd, yaratılmışların en şereflisi olan Muhammed Aleyhisselâm'ın ve âlinin üzerine salât ve selâm olsun!..

Emmâ bad: Ey Azîz! Allah seni iki diyârda da mesûd kılsın; bil ki icmâ-ı ümmete göre, beşerin cümleden fazîletlisi Enbiyâ -Aleyhimüsselâm-dır. Sıddîklardan olan evliyâdan hiçbiri yoktur ki derecesine [onlar] vesîle olmasın, meğer ki yüksek derecede ve yaratılışta bir ziyâdelik kazanmış olsun. Eski meşâyıhtan bazısı: 'Sıddîkların nihâyetinin sonu, peygamberlerin hâllerinin başıdır.' demiştir. Attâr ise şöyle söylemiştir: 'Resullerin mertebelerinin en düşüğü, nebîlerin mertebelerinin en yükseğidir. Sıddîkların mertebelerinin en düşüğü, şehîdlerin mertebelerinin en yükseğidir. Şehîdlerin mertebelerinin en düşüğü, sâlihlerin mertebelerinin en yükseğidir. Sâlihlerin mertebelerinin en düşüğü ise müminlerin mertebelerinin en yükseğidir.' Aynı şekilde, bazı evliyâullâhtan nakledilmiştir ki: 'Velâyet nübüvvetten ancak şuna binâen, tek bir cihetten daha üstün olabilir; o da tek bir velâyet itibâriyledir. Zîrâ diğer cihetten nübüvvet velâyetin zâhiri olduğu gibi, velâyet de nübüvvetin zâhiridir, velâyet cihetiyle nebî, Hakk Teâlâ'nın, halka bir vâsıta kıldığı velâyetin zâhiri olan nübüvvet yolundan kendisine verilmesi sebebiyle feyizlenir. Hiç şüphe yok ki onun Hakk Sübhânehû ve Teâlâ'ya dönük olan yüzü, halka yönelik olan diğer yüzünden daha şerefli ve üstündür. Şu hâle göre onun bundan murâdı, Peygamber'in velâyet cihetinin nübüvvet cihetinden daha üstün olmasıdır, ona tâbî olan velînin velâyeti de, metbûu olan nebînin nübüvvetinden daha üstündür. Buna göre velînin nebîden daha üstün olduğunu düşünmek lâzım gelmez. Zîrâ ki nebî, nübüvvet mertebesinin de gösterdiği ziyâdelikle velâyet cihetinden, velînin velâyetinden daha tam bir kazanç elde etmiştir.

Âriflerin büyüklerinden bazıları da -kaddesellâhu maa esrârehüm-, kendisinin naklettiği Ehlullâh'tan biriyle ilgili olarak der ki: 'Velâyet nübüvveten üstündür, bunun hâl-i hazırda nebînin velâyetinin nübüvvetinden üstün olmasıyla bir ilgisi yoktur.' Veyâ velî, nebî ve resûlün farkı ile ilgili olarak der ki: 'Bu büyüklük tek bir şahıs hakkında geçerlidir, o evvelliği bakımından Resûl'ün yoldaşıdır. Nebî veyâ resûl olması bakımından, ona tâbî olan velî ondan daha yüksek olacağı için ondan daha tamdır. Nübüvvet ve velâyet bütünü, şâyet nübüvvet nâmının gizlenmesiyle birbirinden ayrılacak olursa, hiç şüphesiz nübüvvet, varlığı itibâriyle velâyetten daha üstün olur ve ıstılahlara mürâcaat eden çelişkiye düşer.'

Bu kelâm Hoca Muhammed bin Alî Hakîm et-Tirmizî'den -kuddise sırruh- vâki olmuştur.

Şeyh Sadeddîn Hamevî -kuddise sırruh- ise buna ilâveten der ki: Peygamberlerin nihâyeti, velîlerin bidâyetidir. Bununla şunu kastediyoruz ki; peygamberlerin bidâyeti Şerîat hakkında, velîlerin bidâyeti tarîkat hakkındadır. Zîrâ Enbiyâ Aleyhimüsselâm'ın şerîatları en sonunda kemâle erer, şöyle ki; Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-in son sözü:

'Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim.' olmuştur. (Mâide: 3)

Bir velî, gizli bir kemâlle, yaratılışı güçlü bir Velâyet'le Şerîata kadem basacaktır. Şu hâle göre başta olduğu gibi, Peygamber'in şerîatları (hükümleri) üzere, en sonda bir de Velî olur ki, her kişinin Mekke'de nâzil olan hükümlere göre bir seyri olsun. Medîne'de nâzil olanla irtibat ise şöyledir ki; Velâyet'in merkezini (özünü) görerek seyreder, belki eğer inkâr ederse kâfir olur.

Dolayısıyla Velî'nin velâyetinin başı, Nebî Aleyhisselâm'ın, kabul edilmesi ve mütâbaat gösterilmesi istenen şerîatlarının nihâyeti olur.

982 yılında tamamlandı." ("Risâle-i Hâtem-i Velâyet", Konya Bölge Yzm E. Ktp., nr.: 951/2, vr. 74b-75a)

Ahmed Mûsâ -kuddise sırruh- Hazretleri'nin bu beyanları gerçekten hayrete şâyândır.

Nitekim onun yukarıda işâret ettiği velîlerden Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri de "Hatmü'l-Evliyâ" kitabının on ikinci bölümünde, Hâtemü'l-evliyâ'nın mânevî seyrini ve zâhirdeki fiilerini, Hâtemü'l-enbiyâ Aleyhisselâm'ın Mekke ve Medîne'de yaşadığı inkâr hâdiseleri ve bunun üzerine nâzil olan Âyet-i kerime'lerle kıyaslamıştır.

Gerek Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin, gerekse Şeyh Ahmed Mûsâ -kuddise sırruh- Hazretleri'nin bu beyanları, doğrudan doğruya Hâtemü'l-evliyâ'nın halkı İlâhî hükümlere dâvet ve unutulan Şer'î hükümleri tecdîd vazîfesiyle alâkalıdır.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |