İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

HÂTEM-İ VELİ HAKKINDA RESULULLAH -SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM- EFENDİMİZ’İN HADİS-İ ŞERİF’LERİ VE ONA VÂRİS OLAN VEKİLLERİNİN İFŞAATLARI (31)

HÂTEM-İ VELİ

Ebû Abdullah Muhammed bin Ali el-Hakîm et-Tirmizî -Kuddise Sırruh-


HÂTEM-İ VELİ HAKKINDA
RESULULLAH -SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM- EFENDİMİZ’İN HADİS-İ ŞERİF’LERİ VE ONA VÂRİS OLAN VEKİLLERİNİN İFŞAATLARI (31)

 

Ebû Abdullah Muhammed bin Ali el-Hakîm et-Tirmizî -Kuddise Sırruh-

 

Ebû Abdullah Muhammed bin Ali el-Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin Tirmiz’de bulunan türbesi

Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin Hâtem-i veli ve Bayraklılar Ashabı hakkındaki ifşaatındaki sırlar gerçek mânâda anlaşılamadığından açıklaması ile beraber bu sayımızda tekrar neşrediyoruz.

“BAYRAKLILAR ASHÂBI”

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri “Şifâu’l-Alîl” isimli kitabında, Allah yoluna dâvet edenleri üç kısma ayırarak; bunların ilk ikisinin peygamberler ve veliler olduğunu belirtmiş; üçüncü sınıfın ise peygamberlerle veliler arasındaki tabakayı oluşturan, ferdâniyyet mertebesine çıkartılan ve mahşerde kendisine velîlerin saflarının öncülüğü verilecek olan “Bayraklılar ashâbı” olduğunu ifâde etmiştir.

O, bu sınıfı temsil eden velî ile Hâtemü’l-evliyâ olan zâtın vasıflarını birleştirerek, bu ifşaatı ile Resulullah Aleyhisselâm’ın Mehdi’den önce çıkacağını haber verdiği, Hadis-i şerif’te işâret edilen ve “Bayraklılar”ın öncüsü olacağı bildirilen “Ayağı sakat zât”ın aynı şahıs olduğunu açıkça ortaya koymuştur:

“Peygamberlerin yolu velîlerin yolundan başkadır. Peygamberler O’nun dilemesiyle himâye edilmeye ehildir; velîler ise O’na yönelmeleriyle O’nun hidâyetine ermeye ehildir.

Nitekim O, indirdiği Âyet-i kerime’de bunu beyan ederek şöyle buyurmuştur:

‘Allah dilediği kulunu kendine seçer, kendisine yönelen kimseye de hidâyet eder.’ (Şûrâ: 13)

O seçtiği kimsenin kalbini kendine doğru çeker, sonra da onun kalbini, kendisine çekeceği bir yol üzere kendisine doğru seyrettirir. O’na yönelen ise, kendisine O’na yönelme yolunu açarak hidâyetine erdirdiği bir kimsedir. Peygamberlerin yolu tahsis edilme yolu, velîlerin yolu ise; tâ ki O’na vâsıl oluncaya kadar, kalpleri tathir ve ahlâkı tasfiye ile, sıdk ve bağlılık üzere kullarına şeriat kıldığı lütuf yoludur. Peygamberlere onları nefisleri yoluyla değil, çekilmeleri yoluyla sirâyet ettirir. İşte peygamberlerle velîler arasındaki fark budur.

Sonra bir de O’nun, velilerden sırf kendi hizmetinde bulunmaları için kendilerini seçip temizlediği, Allah-u Teâlâ’ya dâvet eden, yarın mahşerde velilerin saflarının öncülüğü ile kendisini senâya da ehil kılacağı bir ‘Bayraklılar ashâbı’ vardır ki; onlar peygamberlerin yolu üzere kendilerini seçtiği ‘Hassü’l-Has’; yâni ‘Seçkinlerin de seçkini’ dir. O kalplerini onların yolu üzere kendisine çekip de seyrettirdiği için, cezbe ile onları kendisine seyrettirir, sonra da onları nefsen bu yol üzerinde yürütür.

Onlar peygamberler ve veliler arasında, kendilerinden başkalarını ikâme ederler. Onlar, neredeyse peygamberlerin yakınına kadar ulaşmışlık üzeredir; diğer veliler de onun idrak ve anlayışı üzerindedir. Onların uykusu da, uyanıklığı da çok büyüktür. Onlar bu lütuf yoluyla seyrettikleri için peygamberlerin yolunu da görürler. İşte onlar, kalplerini kendi vahdâniyyet’inin içinde boğduğu ve kendilerini eşyâya karşı ferdleştirdiği ‘münferidler’ in arasındadır.

Ayrıca onlar, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- in rivâyet ettiği muhaddes’lerdendir....

İşte bu, O’nun kendi dilemesinin bir karşılığı olarak kendilerini seçtiği; kendileri için bu kerâmeti bâriz kıldığı, peygamberlerle veliler arasındaki tabakadır. Onlar O’nun kabzasında (himâyesi içinde)dir; O’nunla işitir, O’nunla görür, O’nunla düşünürler, hâllerinde de O’nunla tasarruf ederler. O da onları kendi hâllerini görmekten, nefislerini hatıra getirecek şeylerden ve hevânın gölgesinden alıkoyarak hareket ettirir. İşte Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-in tâbileri de onlardır.

Nitekim şöyle buyurulmuştur:

‘De ki: İşte benim yolum budur, basîret üzere Allah’a dâvet ediyorum.’ (Yusuf: 108)

Yâni bana gösterilerek O’na dâvet ediyorum.

Devamla şöyle buyuruldu:

‘Ben de, bana tâbi olanlar da!’ (Yusuf: 108)

O’na tâbi olandan başkası Allah’a dâvet etmiş sayılmaz.

Ve buyuruldu ki:

‘Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih ederim, ben müşriklerden değilim.’ (Yusuf: 108)

Rabb’i şirkten tenzih, O’nu yüce tutmak ve zikrettiğimiz şeye göre; hâllerini görmekten, nefsi hatıra getirmekten ve hevânın gölgesinden uzaklaşmaktır. İşte onlar Âyet’ten konuşmaları, O’nun tedbirini keşifleri, O’nun ferdâniyyet’ini zikretmeleri ve nefislerinin şımarıklıklarına ve âfetlerine, dünyâ hayâtının ayıbına, aldatmacasına ve gurûruna karşı; kendileri hakkında gerek amellerinde, gerek yükselişlerinde, gerekse derecelerinde kalplerinin sıdkını talep edip, Allah-u Teâlâ’nın verdiği nimetleri zikredip, kendisine gelen ilâhî vergiler karşısında nefsi tasfiye husûsunda devamlılık göstermelerine nisbetle, hikmet ve güzel öğütle basîrete ve Allah’a dâvete de ehildirler, başkalarını da O’nun yoluna dâvet ederler. Onlar O’nun tahsisine ehildirler.

İlk sınıf O’nun dininin kumandanları ve emînleridir. Zayıf imâna mübtelâ olanları O’nun ilmine dâvet ederler ve aynı zamanda yarattıkları üzerine Allah’ın bir hüccetidirler. İkinci sınıf da O’nun dâvetçileri, hakîmleri ve idârecileridir, O’nun nimetini telkin ederler. Üçüncü sınıf ise târife sığmaz.” (“Kitâbu Şifâu’l-Alîl”; Veliyyüddin, no: 770, 5a-6a yaprağı)

Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin
Yukarıdaki Beyanlarının Açıklaması:

“Peygamberlerin yolu velîlerin yolundan başkadır. Peygamberler O’nun dilemesiyle himâye edilmeye ehildir; velîler ise O’na yönelmeleriyle O’nun hidâyetine ermeye ehildir.

Nitekim O, indirdiği Âyet-i kerime’de bunu beyan ederek şöyle buyurmuştur:

‘Allah dilediği kulunu kendine seçer, kendisine yönelen kimseye de hidâyet eder.’ (Şûrâ: 13)

O seçtiği kimsenin kalbini kendine doğru çeker.”

En mühim nokta işte burası. Allah-u Teâlâ seçecek, çekecek, olacak. Başka türlü bu işin olması mümkün değildir. Yöneten O’dur. Bu noktada gizli bir hususu size arzedeyim. Allah-u Teâlâ seçtiği, kendisine yönelttiği kulunun varlığını alır; onu her türlü varlıklardan, hevâ ve heveslerden uzaklaştırır, kendisi için açtığı gizli yoldan onu kendisine çeker. Çünkü o O’nun için yaratılmıştır, Hakk onu sever, o da Hakk’ı sever, Hakk’a doğru gider, başka şeye bakmaz. O gizli yol tünel gibidir. Allah-u Teâlâ şeytanı ona musallat ettirmez. O çektiği için kurtuluyor. Bu lütuflar hep ezelî takdir, ezelî vergidir. Diğerleri ise: “Gidiyorum.” diyor, yürüdüğünü zannediyor. Araya nefsi giriyor, şeytanı giriyor, varlığı giriyor, yolda kalıyor. Bu gizli bir sırdır. İllâ O’nun çektiği olacak. Meselâ bir insan veli olabiliyor, fakat Cenâb-ı Hakk’a sığınırım, küçücük bir varlıktan yok oluyor. Bu noktada ölüm tercih edilir. O çekecek, O kurtaracak. Sen kurtaramazsın kendini.

Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“O kimseler ki, tâ ezelden haklarında tarafımızdan en güzel bir saâdet sebketmiş, iyilik fermanı çıkmıştır. Bunlar cehennemden uzaklaştırılmışlardır.” (Enbiyâ: 101)

O fermânı halkeden Hâlik, onu o şeklilde koymuştur.

Sık sık söyleriz. Allah-u Teâlâ’nın fakire iki büyük lütfu var. Birisi ihsan ediyor, birisi de muhafaza ediyor. Çünkü muhafaza etmezse kişinin helâkı an işidir. Fakat siz bu noktayı kavrayamıyorsunuz, ancak ismini işitiyorsunuz.

Meselâ bunca ihsanlar karşısında biz kendimizi bir çöp kadar görürüz, bunu sizin havsalanız almaz. “Aslım budur, lütuf O’nundur.” diyoruz. Fakat diğerleri: “Ben!” der. Bu bir kelime kişinin helâkına vesiledir.

“Sonra da onun kalbini, kendisine çekeceği bir yol üzere kendisine doğru seyrettirir.”

İşte kurtuluş budur, bu bir kolaylıktır. Başka türlü kurtulmak mümkün değildir. Çünkü nefsin arzuları, şeytanın tuzakları çok ağırdır. Ancak O kurtarırsa çeker alır. İşte ilâhî lütuf buna denir.

Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:

“Biz rahmetimizi kime dilersek ona isabet ettiririz.” (Yusuf: 56)

Allah-u Teâlâ onları bu lütfa mazhar eder.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Rahman olan Allah’ın cezbelerinden bir cezbe insanların ve cinlerin amellerine denktir.” (K. Hafâ)

Bir insanın bin sene ömrü olsa, Allah-u Teâlâ’ya yaklaşmak istese, Allah-u Teâlâ kendisine çekmek istediği kulunu bir anda çeker. Kişinin kendi çalışması ile bin senede ulaşamadığı mesafeye, Allah-u Teâlâ dilerse bir anda ulaştırır.

İşte bunlar Allah-u Teâlâ’nın sevdiği, seçtiği, huzuruna aldığı kullardır.

“İşte bu Rabb’imin bir rahmetidir.” (Kehf: 98)

“O’na yönelen ise, kendisine O’na yönelme yolunu açarak hidâyetine erdirdiği bir kimsedir.”

Allah-u Teâlâ yolu açtığı için yöneliyor, O dilediğini Zât-ı akdes’ine yöneltiyor.

Kişiler: “Ben Allah yolunda yürüyorum.” zanneder ve hizmet için de çalışır, fakat yolu görünüşte Allah yoludur, bunlar aslında yol kesiyorlar. Allah-u Teâlâ dilediğine yol verir. O’nun yürüttüklerinden başka hiç kimse yürüyemez.

Nitekim bir Âyet-i kerime’sinde kesin olarak ferman buyuruyor:

“İşte o yol Allah’ın hidayet yoludur. Allah kullarından dilediğini bu yola eriştirir. (Kime dilerse ona nasip eder).” (En’âm: 88)

Bunlar hep ahirete göçüldükten sonra meydana çıkacak. Şimdi bu sözlerimize hayret edeceksiniz, ahirette aynel yakîn karşılaştığınız zaman, haklı olarak söylediğimizi göreceksiniz.

“Peygamberlerin yolu tahsis edilme yolu, velîlerin yolu ise; tâ ki O’na vâsıl oluncaya kadar, kalpleri tathir ve ahlâkı tasfiye ile, sıdk ve bağlılık üzere kullarına şeriat kıldığı lütuf yoludur. Peygamberlere onları nefisleri yoluyla değil, çekilmeleri yoluyla sirâyet ettirir.”

Daha doğrusu verme iledir, yani mirastır. Diğeri kazanacak, bu ise miras. Allah-u Teâlâ “Sıraya gel!” dedi, o da geldi. Diğeri de veli, fakat o sıraya gelmesi için yürümesi, o yolu katetmesi lâzım. Bunu ise katettirdi, “Gel!” dedi, çekti geldi, ona vazifeyi verdi ve onu hıfz-u himayesine aldı.

“İşte peygamberlerle velîler arasındaki fark budur.”

Veliler arasında cezbeyle çektiği yine mirastır.

“Sonra bir de O’nun, velilerden sırf kendi hizmetinde bulunmaları için kendilerini seçip temizlediği...”

O çekiyor, O temizliyor. Başka türlü mümkün değildir. Diğer veliler çok büyük zahmetler çeker, büyük gayretleri olur. O ise zahmet çekmeden alır. Çünkü Rabb’isi onu temizlemiştir, kalbini Zât’ına çevirmiştir. O Rabb’isine yönelmiştir, Rabb’isi de ona verir.

Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:

“Allah kimi dilerse onu rahmetiyle mümtaz kılar. Allah büyük lütuf sahibidir.” (Bakara: 105)

İşte Allah-u Teâlâ o kulunu bu lütfa mazhar etmiştir.

“...Allah-u Teâlâ’ya dâvet eden, yarın mahşerde velilerin saflarının öncülüğü ile kendisini senâya da ehil kılacağı bir ‘Bayraklılar ashâbı’ vardır ki; onlar peygamberlerin yolu üzere kendilerini seçtiği ‘Hassü’l-Has’; yâni ‘Seçkinlerin de seçkini’dir.”

Peygamberlerin yolu üzerinde olduğu, onlar gibi olduğu için çok kıymetlidir. Çünkü nübüvvet kesilmiştir, peygamberlerin devri kapanmıştır. Amma o yol durduğu için, onu o yola sürmüştür, o peygamber vekâletini yürütüyor. Nübüvvetin üstünde hiçbir rütbe olamayacağına göre, bu rütbeye vâris olmaktan daha büyük şeref tasavvur edilemez.

Nitekim İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:

“Bu zât, geçmiş ümmetlerdeki ulül-azm peygamberlerin işini görür.” (234. Mektup)

Bayraklılar ashabı da onun ashabı gibi hareket ediyor. İşte seçilme de, dâvet de oradan geliyor. Çünkü bugün ortalık kararmış, iman ile küfür birbirine girmiş, dalâlet ehli öne geçmiş durumdadır. O ise bu yolu temizliyor, nurlandırıyor. Önüne de kimse çıkamıyor. Kimsenin çıkamaması, O’nun verdiği kuvvetten ötürüdür. O yardım ediyor, O güçlendiriyor, O gösteriyor, yolu O açıyor.

Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:

“Allah dilediğini yardımıyla destekler.” (Âl-i imrân: 13)

Peygamberleri destekleyen Allah-u Teâlâ’dır ve melekleridir. Bu da doğrudan doğruya O’nun desteğidir. Peygamber Aleyhimüsselâm Hazerâtı da Evliyâullah Hazerâtı da o vazifedârı desteklerler.

Âl-i imrân sûre-i şerif’inin 81. Âyet-i kerime’sinde beyan buyurulduğu üzere; Allah-u Teâlâ gönderdiği peygamberlerine Muhammed Aleyhisselâm’dan bahsetmiş, eğer onun zaman-ı saâdetlerine erişirlerse, mutlaka ona iman edip yardım edeceklerine dâir kesin söz almıştır. Vazifedar olduğu için, o söz ona da intikal eder, vekiline de şâmildir.

Allah-u Teâlâ bu bayraklıları mahşerde hususiyetle taltif edecek, ikram ve ihsanda bulunacak.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Bizim uğrumuzda bizim için mücahede edenlere elbette yollarımızı gösteririz.” (Ankebût: 69)

Bu bayraklıların fazileti, Allah yolunu açmaya azimle cehdetmiş olmalarındandır. Bunlara yol verecek O’dur. Niyetlerinden ötürü bunları seçmiştir.

“O kalplerini onların yolu üzere kendisine çekip de seyrettirdiği için, cezbe ile onları kendisine seyrettirir...”

Bu Hakk’ın lütfudur, yürüme yolu değildir. Velilerinden dilediğini az çeker, dilediğini çok çeker. Dilediği çok zahmet çeker, dilediğine zahmetsiz gelir, bu böyledir.

Sizin anlayacağınız bir tabir kullanalım: Cezbe ile yürüyenin durumu, asansörle çıkanla merdivenden yürüyerek çıkan kimse gibidir. Merdivenden çıkan, basa basa yürüyerek çıkar, asansörle çıkan çekilerek çıkar. Bu ise çok basit bir tabirdir, cezbe ile çıkan bir anda çekilir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Miraç gecesinde elli bin senelik yolu bir anda çıktı. Onun da üzerinde bir esrar daha var ki, Sidre-i müntehâya kadar Cebrâil Aleyhisselâm’ın refakatinde yükseldi. Fakat Cebrâil Aleyhisselâm’ın huzur-u ilâhîye varması mümkün değil. Sidre-i müntehâ’dan öteye Kaabe kavseyn makamına yolculuk Refref ile oldu. Bu ise cezbedir. O ilâhî cezbe onu aldı götürdü. Çünkü ondan başka hiç kimse huzur-u ilâhîye varacak nura sahip değil. Sidre-i müntehâ meleklerin son makamı, oraya kadar Cebrâil Aleyhisselâm ve melekler inip çıkabiliyor, mühim olan ötesidir. İşte Allah-u Teâlâ dilediğini öyle çekiyor.

“...Sonra da onları nefsen bu yol üzerinde yürütür.

Onlar peygamberler ve veliler arasında, kendilerinden başkalarını ikâme ederler. Onlar, neredeyse peygamberlerin yakınına kadar ulaşmışlık üzeredir...”

Çünkü O’nun yolunda bulunuyor, O’nun yolunun üzerinde olduğu için yaklaştırıyor. Meselâ her peygamber vazife görmüştür, fakat ulül-azm bir peygamberdeki bir vazife diğer peygamberlerde olmamıştır. Ulül-azm bir peygamber çalışmasına göre, eziyetine, ibtilâsına ve ihlâsına göre öne geçmiştir.

Meselâ Gerek Nuh Aleyhisselâm, gerek İbrahim Aleyhisselâm, Musa Aleyhisselâm, İsa Aleyhisselâm çok zahmetler çektiler. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz zaten bir başkaydı. Onlar işte böyle ulül-azm oldular. Büyük zahmetlerle karşılaştılar, büyük mücadeleler verdiler. Onlara verilen vazife başkasına verilmedi. Kendilerine verilen azimle, o mücadele sayesinde imtihanları kazandılar.

Bu zamandaki dalâlet dünya kurulalı hiç gelmedi, amma bu nur da inmemiş. Hoca efendiler vaaz ve nasihat ediyorlar, irşad etmiyorlar. Yahut ifsat ediyorlar. Vesikası var amma vekili değil. Vesika ayrı şey, vekâlet ayrı şey. Bu zamanda daha çok ifsat var. Bu ise irşaddır, buna irşad denir. O hususa, bu ise umumadır, dünyaya yayılıyor.

Onun için: “Ey âlemlerin Rabb’i! Kupkuru bir kütükten neler fışkırtmışsın!” diyorum. Ki dalları dünyaya yayılıyor. Bu ise O’nun lütfundan başka hiçbir şey değil.

“...Diğer veliler de onun idrak ve anlayışı üzerindedir. Onların uykusu da, uyanıklığı da çok büyüktür. Onlar bu lütuf yoluyla seyrettikleri için peygamberlerin yolunu da görürler.”

Peygamber nasıl irşad etti, nasıl yürüdü ise onlar da o yoldadırlar. O yol üzerinde olduğu için de gayet rahat yürürler. “Böyle yapardı...” O da şüphesiz ki verilecek de yapılacak. Verilmeyince hiçbir şey olmaz.

“İşte onlar, kalplerini kendi vahdâniyyet’inin içinde boğduğu ve kendilerini eşyâya karşı ferdleştirdiği ‘münferidler’ in arasındadır.”

O ayırmış, O seçmiş, ona zarar verecek her şeyden onu korumuş. Miras da vermiş, o mirasla, o sermaye ile yürümüş.

Nitekim Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri “Hatm’ül-Evliyâ” adlı eserinde şöyle buyurmaktadır:

“Allah Hâtemü’l-evliyâ’yı getirmedikçe dünyâ yıkılmaz. O ilâhî hücceti (âyet ve delilleri) ayakta tutar. O’nun makâmı Melik’in mülkünde, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-in makâmına en yakın makamdır. O’nun payı ise ferdiyyet yani tekliktir.” (sh. 441)

“Ayrıca onlar, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- in rivâyet ettiği muhaddes’lerdendir....”

Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:

“Sizden önce gelip geçen ümmetler içinde muhaddesler (Allah-u Teâlâ tarafından ilham olunan insanlar) vardı.

Eğer ümmetim içinde de böyle bir kimse varsa, o da şüphesiz Ömer’dir.” (Buhârî)

İlhamdan hâsıl olan ilme ledün ilmi denir. Onun yolunda ona vâris olanlardan dilediğine verir. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz temsil olarak onu göstermiştir. Yani: “Benim yolumun içinde bunlar da var.” mânâsına gelir. Allah-u Teâlâ dilediğini çekiyor ve bunlar kıyamete kadar da mevcuttur.

“İşte bu, O’nun kendi dilemesinin bir karşılığı olarak kendilerini seçtiği; kendileri için bu kerâmeti bâriz kıldığı, peygamberlerle veliler arasındaki tabakadır. Onlar O’nun kabzasında (himâyesi içinde)dir; O’nunla işitir, O’nunla görür, O’nunla düşünürler...”

Onlar kendisinin seçtiği hususi kullarıdır.

“...Hâllerinde de O’nunla tasarruf ederler.”

Kişide hiçbir şey yok. Hıfz-u himaye, tasarruf-u ilâhîye. Bütün mevzu bu noktanın içinde dönüyor, fakat bunu kimse anlamıyor. O seni koruyacak, O seni yürütecek, o zaman kazandın, başka türlü mümkün değildir.

“O da onları kendi hâllerini görmekten, nefislerini hatıra getirecek şeylerden ve hevânın gölgesinden alıkoyarak hareket ettirir.”

Allah-u Teâlâ hem veriyor, hem koruyor.

“İşte Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-in tâbileri de onlardır.”

Onun yolunda onları O kullanır. Bunlar bâtında, hususiyetinde tâbi olanlardır ve gerçek tâbilerdir.

“Nitekim Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmuştur:

‘De ki: İşte benim yolum budur, basîret üzere Allah’a dâvet ediyorum.’ (Yusuf: 108)

Yâni bana gösterilerek O’na dâvet ediyorum.

Devamla şöyle buyuruldu:

‘Ben de, bana tâbi olanlar da!’ (Yusuf: 108)

O’na tâbi olandan başkası Allah’a dâvet etmiş sayılmaz.”

Ona tâbi olanlar aynı yol üzerindedirler. Onlar da o yol üzerinde irşad ederler, onlar da insanları Allah-u Teâlâ’ya çağırırlar. “Emr-i bil-ma’ruf nehy-i anil-münker” vazifesini onlar yaparlar. Onlar vazifedârdır. Allah-u Teâlâ kime vazife verdiyse onu korur, ancak o dâvet eder, o irşad eder. Onlar hiçbir ücret almazlar, liveçhillâh çalışırlar, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar.

O yolun üzerine O koyacak, O vazife verecek, hıfz-u himâyesinde tasarruf-u ilâhîsinde yürütecek, başka türlü olmaz, mümkün değildir.

“Ve buyuruldu ki:

‘Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih ederim, ben müşriklerden değilim.’ (Yusuf: 108)

Rabb’i şirkten tenzih, O’nu yüce tutmak ve zikrettiğimiz şeye göre; hâllerini görmekten, nefsi hatıra getirmekten ve hevânın gölgesinden uzaklaşmaktır. İşte onlar Âyet’ten konuşmaları...”

Onları dilediği şekilde tekâmül ettirdi, vazifelendirdi. Aynı zamanda onlara kelâmullahı verdi.

Nitekim Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Sonra biz o kitabı kullarımızdan beğenip seçtiklerimize miras bıraktık.” (Fâtır: 32)

Onlar Allah-u Teâlâ’nın kelâmı ile konuşurlar. Bu şekilde kelâmullahtaki nur zulümatı deler. İşte peygamber yolu budur.

Allah-u Teâlâ bir Hadis-i kudsî’de buyuruyor ki:

“Böylelerinin sözleri peygamberlerin sözleri gibidir.” (Ebû Nuaym, Hilye)

Konuştukları Hakk kelâmıdır. Peygamber vazifesini bu noktada görüyorlar.

“...O’nun tedbirini keşifleri, O’nun ferdâniyyet’ini zikretmeleri...”

Onlar Allah ehli oldukları için, Allah’tan konuşurlar. Allah-u Teâlâ’yı bilirler de konuşurlar. Hep âyetten konuşurlar, sözleri âyettir, irşadları âyettir, beyanları âyettir, başka lâf etmezler. Allah-u Teâlâ’nın azametini, ulûhiyetini ibraz ederler, hükmünü ileriye sürerler, başka bir şeyle meşgul olmazlar. Tek kelime ile onların bütün gayeleri halka Hakk’ı tarif etmektir. Peygamberler de bunu yaptı.

“...Ve nefislerinin şımarıklıklarına ve âfetlerine, dünyâ hayâtının ayıbına, aldatmacasına ve gurûruna karşı; kendileri hakkında gerek amellerinde, gerek yükselişlerinde, gerekse derecelerinde kalplerinin sıdkını talep edip, Allah-u Teâlâ’nın verdiği nimetleri zikredip, kendisine gelen ilâhî vergiler karşısında nefsi tasfiye husûsunda devamlılık göstermelerine nisbetle, hikmet ve güzel öğütle basîrete ve Allah’a dâvete de ehildirler, başkalarını da O’nun yoluna dâvet ederler. Onlar O’nun tahsisine ehildirler.”

Allah ehli olduğu için, Allah-u Teâlâ ehil kıldığı için böyle oluyor. O öğrettiği için, O gösterdiği için, O bildirdiği için ehildir. O kitaptan almadı, hocadan da almadı, O’ndan aldı, O yürüttü.

Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:

“Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz.” (En’âm: 83)

Kimi dilerse onu çeker ve dilediği vazife ile derece derece yükseltir. İşte bunlar bu derecelere yükselttiği kullardır.

“İlk sınıf O’nun dininin kumandanları ve emînleridir. Zayıf imâna mübtelâ olanları O’nun ilmine dâvet ederler ve aynı zamanda yarattıkları üzerine Allah’ın bir hüccetidirler. İkinci sınıf da O’nun dâvetçileri, hakîmleri ve idârecileridir, O’nun nimetini telkin ederler. Üçüncü sınıf ise târife sığmaz.”

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in vârisleri üç kısımdır: Sehm-i nübüvvet’ine vâris olanlar; çekinmeden halkı Hakk’a dâvet ederler, açık açık söylerler. Sehm-i velâyetine vâris olanlar; birçok esrâr-ı ilâhîye vâkıftırlar, bilirler söylemezler, irşada mezun değildirler. Hem nübüvvetine hem de velâyetine vâris olanlara gelince; ikisi de bir kimsede toplandığı zaman vekâlet toplanmış oluyor. O onun vekilidir, ona akıl ermez. Resulullah Aleyhisselâm Allah-u Teâlâ’nın nuru, âlemlerin gurur ve sürurudur. Ona mahlûkun aklı yetmediği gibi vekiline de akıl ermez, tarife sığmaz. İzaha kalkmak hatadır. O hususi bir daire olmuş oluyor, o daireye hiç kimsenin ne aklı ne de ilmi ermez. Hususun da hususudur. Onlar için ölçü yoktur.

Yani bu yol peygamberlerin yoludur, onlar son peygamberin vekilidir, yolunun yolcularıdır. İrşada mezun olanlar ancak onlardır. Asıl dâvetçi bunlardır. Dâvetçi olan, onun vekâletini taşıyandır, tam vâristir. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in Hadis-i şerif’inde tarif buyurduğu “Bayraklılar” bunlardır.

Not: Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretlerinin bu ifşaatlarının açıklamasına gelecek sayımızda devam edilecektir inşallah-ü Teâlâ...

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |