İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

EVLİYÂ-İ KİRAM -Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI'NIN "HÂTEMÜ'L-EVLİYÂ" HAKKINDAKİ BEYAN ve İFŞAATLARI (139) Şeyh Abdürrezzak bin Ebû'l-Gınâ -

HÂTEM-I VELI

Şeyh Abdürrezzak bin Ebû'l-Gınâ -kuddise sırruh- (2)


EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI'NIN
"HÂTEMÜ'L-EVLİYÂ" HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (139)

Şeyh Abdürrezzak bin Ebû'l-Gınâ -kuddise sırruh- (2)

 

Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Fusûsu'l-Hikem"ine Farsça bir şerh yazmış olan Abdürrezzak bin Ebû'l-Gınâ -kuddise sırruh- Hazretleri'nin, "Hâtemü'n-nübüvve" ile "Hâtemü'l-velâye" arasındaki tâbî-metbû ilişkisi ve müphem meselelerle ilgili bazı esrâr-ı İlâhi hakkındaki, akılları ve gönülleri teskin edici izahlar ihtivâ eden eşsiz ifşaatlarına kaldığımız yerden devam ediyoruz.

 

Altın Tuğla ve Gümüş Tuğla'nın Sebeb-i Hikmeti:

Abdürrezzak bin Ebû'l-Gınâ -kuddise sırruh- Hazretleri "Şerh-i Fusûsu'l-Hikem"inde, Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Hâtemü'l-velâyet"i altın tuğla, "Hâtemü'n-nübüvvet"i ise gümüş tuğla şeklinde temsil eden beyanlarını hârikulâde bir temsille açıklamış; bunun sebebini Velâyet'in yalnız Hakk'a yönelik olup, araya başka bir şeyin karışmamasına, Nübüvvet'in ise Hakk'a ve halka yönelik iki ciheti bulunmasına bağlamıştır:

"Gümüş tuğla nübüvvetle ilgilidir ki, onun (Hakîkat-ı Muhammediyye'nin) zâhiridir; altın tuğla ise velâyettir ki, onun bâtındır. Ve bu her iki tuğlanın da yeri ancak Hâtem-i evliyâ'nın varlığı ile tamamlanmış olur. Çünkü o, zâhir yönüyle diğerlerinin de tâbî olduğu Şer-i Muhammedî'ye tâbîdir ve ondan sonraki bir kişi de ancak Şer-i Muhammedî'ye tâbi olabilir.

Nübüvvet'in gümüş tuğla, velâyetin altın tuğla ile temsil edilmesi şundan dolayı olur ki; gümüş, Hakk'ın nurluluğu misâli, ışığın karanlığı aydınlatması gibi net ve aydınlıktır. Ondaki (Nübüvvet'teki) karanlık ise halkın karanlığıdır. Zîrâ Nübüvvet'in Hakk'la ilgili tarafı da vardır, halkla ilgili tarafı da vardır. İşte altın da, nûrun sâdece bir parçasıdır ve saf değildir. Hâlbuki velînin Hakk'tan başka hiçbir şeyle meşgûliyeti yoktur." ("Şerh-i Fusûsu'l-Hikem", Âtıf Efendi Ktp., nr.: 1443, vr. 17b)

 

Hâtemü'l-Evliyâ'yı
Tâbi Olduğu Şeriatın Hakikatine Ulaştıran İlm-i İlâhî:

Şeyh Abdürrezzak bin Ebû'l-Gınâ -kuddise sırruh- Hazretleri "Fusûsu'l-Hikem Şerhi"nin başka bir noktasında Hâtemü'l-enbiyâ ile Hâtemü'l-evliyâ arasındaki tâbîlik-metbûluk durumunun keyfiyetine nüfuz ederek, her iki Hâtem'in de zâhir ve bâtın mertebeleri yönüyle birbirlerine bağlı olduklarını açıkça belirtmiş; ancak "Hâtemü'n-nübüvve"nin bâtınına mazhar olan Hâtemü'l-evliyâ'nın kendisine ihsan buyurulan "İlmullah", yâni "İlâhî ilim" sayesinde, kendi bâtınından, zâhirde tâbî olduğu Şerîat ahkâmının hakikatine de ulaşabildiğini haber vermiştir:

"Hâtem-i velâyet, zâhir olan Şerîat'a tâbidir. Gerçi onun ahkâmı da, Hakk'ın kendisini râm ettiği bâtına ilişiktir; zira Hâtem-i velâyet de ona, ancak Ahkâm-ı İlâhî ilmi sâyesinde muttali olur. Ahkâm-ı İlâhî ise Şeriat-ı Muhammedî'nin ta kendisidir. Şu hâlde Hâtem-i evliyâ, ahkâm-ı İlâhî'nin bâtınını öyle bir kaynaktan alır ki, Cibrîl de onu aynı kaynaktan alır ve aynı şekilde, onunla mücehhez olur. Şu kadar var ki o, zâhir itibariyle de Resul Aleyhisselâm'dan destek görür. Bunun da sebebi; onun, kendisiyle amel ettiği Şerîat'ı üzerinde sâbit oluşudur. Bu kuvvet bu cihetten ona verilmiştir ve bu da, kendisinin altın tuğla yerine oturmasını sağlayan şeydir.

Şimdi sen, eğer Şeyh'in işaret buyurduğu sözü idrâk etmek istersen, şudur ki;

Hâtem-i evliyâ aynıyla Hâtem-i rusül'dür; letâfet cihetinden vâr olan ruhların varlıkları tenâsüh yoluyla değil, bilâkis kâmillere ibrâz ettikleri yol üzerinden yaratılışla ilgili sırlara ulaşır. Başta Ahkâm bilgisi olmak üzere, İlâhî hakikatlere karşı da ondan daha başka bir şekilde uyanıklık elde etmiş olur.

Hâl böyle olunca Cibrîl Aleyhisselâm, Resul -sallallahu aleyhi ve sellem-e risâleti edâ ettirmek ve onu ahkâm hâline getirmek için, nâzil olanı getirip ulaştırdığı cihette, Resul -sallallahu aleyhi ve sellem- ondan öne geçmiş olurdu. Zîrâ o, bâtınındaki 'İlmullâh'la, yâni 'Allah'ın ilmi' ile ona zâten muttali oluyordu.

Nihâyet:

'Resul'üm! Sana onun vahyi bitmeden önce Kur'ân'ı okumakta acele etme!" (Tâ-hâ: 114)

Hitâbı kendisine erişmişti.

Yâni velâyet izhâr ettiği vakit, nübüvvetle verilen de ondan hâlî değildi." ("Şerh-i Fusûsu'l-Hikem", Âtıf Efendi Ktp., nr.: 1443, vr. 17b-18a)

 

Hâtemü'l-Evliyâ'nın Veliler Arasındaki Durumunu Açıklayan Bir Temsil:

Hazret "Fusûs Şerhi"nde yer alan son ifşaatında, bütün peygamberlere ve velilere kaynak olan Nûr-i Muhammedî'nin zuhurunu güneşe, diğer peygamber ve velilerin zuhurunu yıldızların durumuna benzetmekte; bu İlâhî Nûr'a bütünüyle mazhar olan Hâtemü'l-evliyâ'nın ise karanlık gecede, ışığıyla göz kamaştıran ay, ya da en parlak yıldız gibi zuhur edeceğini ifşâ etmektedir:

"Peygamberlerin özleri, nübüvvetin zuhûrunu talep kılan istidâdları nisbetinde Allah'ın ilmini elde etmeye hak kazanmışlardır. Amma Nûr-i Muhammedî'nin varlığı ile ki, onun misâlî sanki bir güneş; diğerlerinin misâli ise O'nun ışığının şûleleri altında gizlenmiş olan yıldızlar gibidir, bu dünyevi neş'ete giriftâr olup karar bulmadıkça, cismî tabiat karanlığının ortasında hiçbir şekilde onun zuhûru mümkün değildir. Ay ve en parlak yıldızın zuhûru ise, karanlık gecede en güçlü ve en kuvvetli şekliyle meydana gelmiş olur.

İşte Hâtem-i evliyâ'nın da diğer veliler arasındaki durumu budur." ("Şerh-i Fusûsu'l-Hikem", Âtıf Efendi Ktp., nr.: 1443, vr. 18a-18b)

Şeyh Abdürrezzak bin Ebû'l-Gınâ -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Şerh-i Fusûsu'l-Hikem"inde "Hâtemü'l-velâye" hakkında ortaya koyduğu güzide ifşaatlar bu beyanı ile son bulmaktadır.

Bundan sonra Hazret, Şeyhü'l-Ekber -kuddise sırruh- Hazretleri'nin; Hâtemü'l-evliyâ'nın velilere nispetinin, nebî ve resulllerin Hâtemü'l-enbiyâ'ya nispeti gibi olduğuna işaret eden beyanlarını "Şârihu'l-evvel"; yâni "İlk şârih" diye vasıflandırdığı Mü'eyyedüddîn Mahmûd el-Cendî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin beyan ve ifşaatlarını nakletmek suretiyle izâha çalışmış, kendisi bunun dışında herhangi bir tevilde bulunmamıştır.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |