İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

Allah-u Teâlâ’nın Sevgilileri’nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (27) Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- (16)

HÂTEM-I VELI

Şeyhü’l-Ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- (16)


Allah-u Teâlâ’nın Sevgilileri’nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (27)

 

Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- (16)

 

Hâtemü'l Evliyâ Olan Zâtın
Kur'ân-ı Kerîm'de Zikredilen Apaçık Vasıfları (2):

İlmin bir hududu vardır, ilmin hududu bittiği zaman "İlâhî ilim" başlar. Bu ilâhî ilim "İlham"la olur, dilediği şekilde olur; o artık O'nun ilmi olur. O ilim mahlûkatın ilmi değildir o zaman… Fakat o ilmi ona verdiği için, O'nun ilmiyle o "Ulü'l-elbâb" olmuş olur. O ilme sâhip olduğu için, o esrâra mazhar olduğu için "Ulü'l-elbâb" olur, başkası o ilmi bilmez. Esrârını ona duyurmuştur, ona bildirmiştir, O'nun ilmiyle O'nu yalnız o bilir. Ne kadar bilir? Bildirdiği kadarını bilir. Başkası bilmez, çünkü ona bildirmemiştir.

Meselâ Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri "Cifr ilmi"ni biliyordu, siz biliyor musunuz? Bilenler biliyor amma… Sizin bilmemeniz, onun da bilmemesi demek değildir! Bunun gibi, O'nun bildirdiği her ilim O'na âittir. İşte "İlimde derinleşenler" bunlardır. Allah-u Teâlâ ilimde derinleştirdiği kimseye vukûfiyet kesbettiği zaman oraya kadar iner.

Bunu nasıl ayırt edebiliriz?

İlimde çalışır, çalışır, çalışır; sonra Allah-u Teâlâ gizli noktaları ona bildirir, derûnuna varır, bildirdiği için derûndaki sırlara vâkıf olur.

Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"İlimde derinleşenler ise: ‘Ona inandık, hepsi Rabb'imizin katındandır!' derler. Bu inceliği ancak akl-ı selîm sâhipleri düşünüp anlarlar." (Âl-i imrân: 7)

Buradaki "Akl-ı selîm", "Ulü'l-elbâb" olan akıldır; "Ulü'l-elbâb" olan kimse bunu anlar, başkası anlayamaz. Bu Âyet-i kerîme'de çok derûnî mânâlar vardır.

"Ulü'l-elbâb"; Allah-u Teâlâ'nın duyurması ve göstermesi ile husûle gelen bir akıldır, "Akl-ı küll"den sonra artık akıl çalışmaz. Allah-u Teâlâ "kalp gözü" ve "kalp kulağı" da halketmiştir, dilediği zaman bir kulunun kalp gözünü açarsa gayb âlemi görülür; o kişinin kalbine ne döktüyse, kalp gözüne ne gösterdiyse, kalp kulağına ne duyurduysa onu bilir.

Hakikat gözü ile bakabilen, Allah-u Teâlâ dilerse âlemleri de seyreder, "Levh-i mahfûz"daki esrârı da dilerse ona okutur. İç dünya âlemleri içine alır. Kalp kulağını açarsa ona istediğini duyurur. İşte gerçek duyma budur ve bu tecelliyât sonsuzdur.

Görüldüğü üzere Allah-u Teâlâ ancak ilimde derinleşen ve aklı "Ulü'l-elbâb"a varan hakikat ehlinin bu inceliği kavrayabileceğini, başkasının kavrayamayacağını beyan ediyor.

Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime'sinde:

"Bunu bir bilene sor; (sana gerçekten böyle olduğunu anlatacaktır!)" buyuruyor. (Furkân: 59)

Zîrâ onlara dilediği kadarını bildirmiştir.

Bu bir emr-i İlâhî'dir. Dilediğine dilediği kadarını bildirdiğini açık olarak ferman buyuruyor ve duyuruyor. Onlar derûnî noktalara kadar inebiliyorlar, sen denizi görüyorsun amma dibini göremiyorsun! Bunlar mâneviyât denizinin dibine inenlerdir.

Nitekim Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime'sinde:

"O'nun dilediğinden başka, insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar." buyurmaktadır. (Bakara: 255)

Bu ancak onlara mahsustur! Onlar denizin dibine kadar inebiliyorlar; Cenâb-ı Hakk'ın bu cevherini dipten alıyorlar, dışarıya çıkarıyorlar, cevherle söz söylüyorlar ve kaleme alıyorlar. Amma hepsini izâh etmeleri mümkün değildir, çünkü beşerin ilmi ve aklı onu kavrayacak kadar tekâmül etmemiştir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Ebû Hureyre -radiyallâhu anh-den rivâyet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Öyle ilimler vardır ki, gizlenmiş mücevherât gibidir. Onu ancak Ârif-i billâh olanlar bilirler. Bu ilimden konuştukları vakit, Allah'tan gâfil olan kimseler anlamazlar.

Binâenaleyh Allah'ın kendi fazlından ilim ihsân ettiği âlimleri sakın tahkir edip küçük görmeyin! Çünkü Allah Azze ve Celle onlara o ilmi verirken tahkir etmemişti." ("et-Terğîb ve't-Terhîb", c. 1, s. 103)

İşte bu Hadis-i şerif, onlara verilen ilmi beşeriyetin anlayamayacağını teyid ediyor. Onlar bu ilimden bahsederken beşeriyet bunu anlamaz, çünkü akılları ve ilimleri yetmez. Onların muallimleri Allah-u Teâlâ olduğu için, onlara verilen bu ilim Allah-u Teâlâ tarafından verildiği için, bir kimse âlim de olsa bu ilmi idrâk edemez. Çünkü onun muallimi benî beşerdir, dolayısıyla zâhirî ilimde ne kadar ilerlerse ilerlesin bu ilmi anlaması mümkün değildir.

İşte bu ilim doğrudan doğruya Allah-u Teâlâ'dan gelir, O'nun bildiridği kimseler bu ilmi bilir, başkasına şâmil değildir.

Burada Allah-u Teâlâ "Ârif-i billâh" olanları ayırmaktadır. Yâni Allah-u Teâlâ'yı bilenler, O'nun bildirdiği kimseler bu ilme mazhardır, bu onlara mahsus bir ilimdir. Amma esrârını ister açar, ister açmaz. İtirâz edenler bu Âyet-i kerime'lerin ve bu Hadis-i şerif'lerin tecelliyâtından mahrum oldukları için, bilmeyerek itirâz etmektedirler.

Allah-u Teâlâ "Bâtınî ilim" verdiği kimseler hakkında Âyet-i kerîme'sinde şöyle buyurur:

"Kur'an kendilerine ilim verilen insanların kalplerinde parıldayan apaşikâr âyetlerdir." (Ankebût: 49)

Allah-u Teâlâ'nın nûrunu kalbe akıtmasıyla bu kulların sadırlarında, kalplerinin derinliklerinde kitap satırları arasında bulunmayan "Mârifetullâh" ilmi husûle gelir. Onların "Kitâbullâh" oluşları bu sebepledir. "Sadır" ilmi ile "Satır" ilminin ayrıldığı nokta da işte burasıdır.

Dikkat edilirse Allah-u Teâlâ Âyet-i kerîme'sinde onların "Kalplerinin Hazret-i Kur'an olduğunu" beyân buyuruyor. Allah-u Teâlâ kalplerine tecellî edince onların kalplerine Hazret-i Kur'an'ı nakşediyor, onlara bu ilmi O akıttığı için "Allah-u Teâlâ'nın kitabı" olmuş oluyor. O kitaptan, sırları isterse kitabına geçirir, isterse geçirmez.

"Mârifetullah ilmi"; kitap satırları arasında bulunmayan, ancak Allah-u Teâlâ'ya yakın olanların sadırlarında, kalplerinin derinliklerinde gizli bulunan ilimdir;

"Bana Rabb'im öğretti." (Yûsuf: 37)

Âyet-i kerime'sinde beyan buyurulduğu üzere, Allah-u Teâlâ'nın takvâ ve taat sâhiplerinin kalplerine nûrunu akıtması ile husûle gelir.

İlmin en üstün derecesi kalbe tecellî eden bilgidir. Allah-u Teâlâ'nın koyduğu bilgi esastır, "Mârifetullâh"a en kestirme yoldan ulaştıran; en efdâl, en makbûl hakiki ilim de budur. Bizâtihi aranan ilmin ta kendisidir; çünkü mârifet-i İlâhî'nin fevkinde hiçbir mârifet yoktur, insanlar bu ilimle saadete ererler, diğer bilgilerin hepsi zandan ibârettir.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |