İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

EVLİYÂ-İ KİRAM -Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI’NIN “HÂTEMÜ’L-EVLİY” HAKKINDAKİ BEYAN ve İFŞAATLARI (109) Bandırmalı-zâde Hâşim Mustafa el-

HÂTEM-I VELI

Bandırmalı-zâde Hâşim Mustafa el-Üsküdârî -kuddise sırruh- (4)


EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI’NIN
“HÂTEMÜ’L-EVLİY” HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (109)

Bandırmalı-zâde Hâşim Mustafa el-Üsküdârî -kuddise sırruh- (4)

 

Osmanlı Celvetiyye yolu şeyhlerinin önde gelenlerinden olan ve Evliyâ-i kirâm Hazerâtı arasında "Hâtemü'l-velâye" meselesi üzerinde en çok duran zâtlardan biri olduğu anlaşılan Bandırmalı-zâde es-Seyyid Hâşim Mustafa el-Üsküdârî kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Vâridâtü'l-Mensûre" adlı eserinde yer alan ifşaatlarına kaldığımız yerden devam ediyoruz.

 

Hâtemü'l-Evliyâ'nın
"Sultânî Ruh"la, "Vahdet Sırrı"na Erişenlere İstimdâdı:

Bandırmalı-zâde Seyyid Hâşim el-Üsküdârî -kuddise sırruh- Hazretleri gönlüne doğan İlâhî tecellîleri biraraya topladığı "Vâridât-ı Mensûre" adlı eserinde; mâden, bitki ve hayvanların sûretlerinin zuhûrunun ne şekilde gerçekleştiğini izâh ederek, insan dâiresine ulaşıp insan sûretini elde eden kimselerin tecelliyât-ı İlâhî'ye mazhar olup, Hâtemü'l-evliyâ tarafından Rabbânî feyz ve Sultânî rûh'un erişmesiyle "Vahdet" sırrına mazhar kılındıklarını haber vermiştir:

"Ne zaman ki mevâlid-i sülüse (bitki, hayvan ve mâdenler) ve dört unsuru birarada toplayan insan, sûretinde zâhiren ve bâtınen terakkî eylese, insanın ufku olan yeni bir kimse sûretinde tecellî zuhûr eder, tam mazhar olur. Ne zaman ki ma'nevî sûretler mâdeninden arındırıp çıkarsalar mâdenlerin sûretinden bir sûrette tecellî eder, onun için kimi toprağa ve kimi cevherlerden bir cevhere dönüşür.

Ve eğer bu vâdîden kurtulup, nebât dâiresine erişip mânevî sûretlerini o vâdîden arındırırsa, o zaman da nebât sûretlerinden bir sûrette tecellî zuhûr eder, onun içindir ki kimi çiçeklere ve kimi nebâtâttan bir nebâta (bitkiye), yâhud bir ağaca dönüşür.

Ve eğer bu vâdîden kurtulup, hayvan dâiresine erişip, mânevî sûretlerini o vâdîden kurtarsalar, o zaman hayvan sûretlerinden bir sûrette tecellî zuhûr eder, onun içindir ki kimi kediye, kimi parsa, kimi maymuna ve kimi hınzıra ve kimi öküze ve kimi de hayvanlardan başka bir hayvana dönüşür.

Ve eğer bu vâdîden kurtulup, insan dâiresine erişip mânevî sûretlerini insan ederlerse aslının sûretinde tecellî zuhûr eder, o zaman kimi: 'Ene'l-Hakk' = 'Ben Hakk'ım!' ve kimi: 'Sübhânî mâ-a'zame şa'nî' = 'Kendimi tesbih ederim, şânım ne kadar yücedir!' ve kimi: 'Leyse fî cübbetî sivâ'll'ah' = 'Cübbemin içinde Allah'tan gayrısı yoktur!' deyip; Zât'ı, sıfatları ve fiilleri nefsine tahsîs eder. İşte o zaman da Rûh-i Muhammedî'nin mazharı, meded-i Ahmedî'nin vârisi, 'âlemin mürşidi Hâtemü'l-evliyâ tarafından Rabbânî feyz ve Sultânî rûh erişip o vâdîden kurtulursa, 'Vahdet' sırrına erişip her vâdîden ve sûretten Zâtî tecellî zuhûr edip, her yüzden görünen, her gönülde söyleyen, her kulakta işiten, her elde tutan, her ayakta yürüyen ve her gönülde sır saklayan kimdir, bilir.

Sonra, hemen:

'Yüzünüzü hangi cihete çevirirsiniz çevirin, Allah'ın vechi oradadır.' (Bakara: 115)

Âyet'i ile;

'O hem Evvel'dir, hem Âhir'dir, hem Zâhir'dir, hem Bâtın'dır.' (Hadîd: 3)

Sırrı zuhûr edip, 'Cem'u'l-cem''in 'aynında fenâ bulup; bayram edenle Bayram edilen, secde edenle Secde edilen, zikredenle Zikredilen, Mürşid'in kalbininin nihâyetinde mi'râc edip, Ehadiyyet'in koyu karanlığında mahv olup, Mürşid'in nefesiyle yoldaş olur. İşte seyr-ü sülûkun nihâyeti budur, hemen Mürşid izinden yüzünü ve gözünü döndürmeyen iki 'âlemde de selâmet bulur.

Kimsesizliğin sâhibi bî-çâre Hâşim'in bildiği budur." ("Vâridât-ı Mensûre", Millet Ktp. Ali Emîrî, Manzum, Mecmû'a, nr.: 737, vr. 154b-155a)

 

"Hatm-i Nübüvvet"in Bâtını Olan Büyük Velâyet Rütbesinden
"En Büyük Hilâfet"in Zuhûru:

Şeyh Mustafa Hâşim el-Üsküdârî -kuddise sırruh- Hazretleri "Vâridât-ı Mensûre"sindeki diğer bir ifşaatında, "Ulûhiyyet" ve "Rubûbiyyet" sırlarının tecellîsine vâsıta olan vuslat mertebelerinin ikiye ayrıldığına işâret etmiş; bu mertebelerin ikincisinde terakkî eden kimseler arasında "Hatm-i nübüvvet"in bâtını olan büyük Velâyet rütbesinden "En büyük hilâfet"le zuhûr edecek kimsenin de bulunduğunu bildirmiştir:

"Vuslata tâlip olanlar için mertebelerin mülkü iki 'âlemdir; biri zarûrî ve biri isteğe göredir. İsteğe göre olan 'âlem 'Şehâdet mülkü'dür, zarûrî olan 'âlem ise 'Misâl-i berzah'tır.

Şehâdet 'âleminde 'Ulûhiyyet' sırrına ma'rifet hâsıl olması şöyle olur ki, erbâbı:

'Allah'a kaçınız!..' emriyle me'mur olur. (Zâriyât: 50)

Ammâ Misâl 'âleminde 'Rubûbiyyet' sırrına ma'rifet hâsıl olması şöyle olur ki, erbâbı:

'Dön Rabb'ine! Sen O'ndan râzı, O senden râzı olarak…' emriyle me'mur olurlar. (Fecr: 28)

Tâ ki mertebelerin ve derecelerin hâsıl olmasıyla 'Ulûhiyyet' sırrını tahsîl etsinler. Şunlar ki, Şehâdet 'âlemi'nde ölümü tercih etmekle:

'Ölmeden evvel ölünüz.' (Aclûnî, 'Keşfu"l-Hafâ', II, 384)

Sırrına mazhar oldular; kabir berzahındaki cesedlerden ve haşr-u neşrden berî oldular. Maksadın en son ulaşacağı yere ve talep edilen şeylerin en yükseğine Şehâdet 'âleminde vâsıl oldular, ya'nî uluların rütbesine erişip, mahv olup, murâdı Allah'ın murâdı olup:

'Bugün mülk kimindir? Tek ve Kahhâr olan Allah'ındır!" (Mü'min: 16)

Kelâm-ı şerîf'i zuhûr etmiş oldu.

Eğer Resulullah'ın evlâdından ve İmâm-ı Hüseyin -radiyallahu anh-in nesl-i pâkinden ise, sır ve zâhir bakımından halkı da'vet için dört mertebe üzere, İlâhî nüzuller ile nüzûl ve Hatm-i nübüvvet'in bâtını olan büyük Velâyet rütbesinden en büyük hilâfet ile zuhûr edip, derinliklerinde tüm eşsizlik türlerine ve (ölmeden önce) ölmüşlerin her türlüsüne nutku sirâyet edip, müfredâtı haşr ve ölü gibi olanların terkîbini neşr ile eşsiz ve benzersizler arasına karışır ve bütün ruhlar onun göz kamaştırıcı ve geniş vücûdunda biraraya gelip unsûrî kuvvetleri meydana getirirler. Bu ruhlar, mazhariyyetine göre mertebeleri tamâma erdirirler ve her biri: 'Allah'a ulaşan yollar mahlûkâtın nefesleri adedincedir.' hükmü gereğince İlâhî feyzin kaynağı olan saf 'İrfân kevserine vâsıl olup, kudsî kelimelerin temizlemesiyle Vahdet havzından saf, hâlis ve katıksız İlâhî şarabı içmeye hak kazanırlar." ("Vâridât-ı Mensûre", Millet Ktp. Ali Emîrî, Manzum, Mecmû'a, nr.: 737, vr. 155a-155b)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |