İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

EVLİYÂ-İ KİRAM -Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI’NIN “HÂTEMÜ’L-EVLİY” HAKKINDAKİ BEYAN ve İFŞAATLARI (90)

HÂTEM-I VELI

Hüseyin bin Abdullah el-Abbâsî -kuddise sırruh- (2)


EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI’NIN
“HÂTEMÜ’L-EVLİY” HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (90)

 

Hüseyin bin Abdullah el-Abbâsî -kuddise sırruh- (2)

Şeyhü’l-ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin “Fusûsu’l-Hikem”inin ilk şârihlerinden olan Hüseyin bin Abdullah el-Abbâsî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin, “el-Husûs bi-Edâti’n-Nusûs fî Şerhi’l-Fusûs” adlı şerhinde yer alan “Hâtemü’l-velâye” ile ilgili güzîde ifşaatlarına kaldığımız yerden devam ediyoruz.

 

Hâtemü’l-Evliyâ’nın “Kadîm” Olan Aslı
ve “Kâf” Harfinin Ondaki Tecelliyâtı:

Şeyh Hüseyin bin Abdullah el-Abbâsî -kuddise sırruh- Hazretleri “el-Husûs bi-Edâti’n-Nusûs fî Şerhi’l-Fusûs” adlı eserinde, Hâtemü’l-evliyâ olan zâtın “kadîm” olan aslına ve “Kâf” harfinin tecellîsi sâyesinde varlığının tamamen yok olduğuna işâret ederek, bu zâtın “Âyân-ı sâbite”nin mevcûdiyeti hakkında bâzı sırlar açacağını haber vermiştir:

“Benim sözümde: ‘Ey benim mişkâtımdan iktibasta bulunanlar! Sizi desteklerim!’ ne ise, Hâtemü’l-velâyeti’l-Muhammediyye için de aynısı geçerlidir. Kâfî olan Allah’a hamd eder, O’ndan keşfin ziyâdesini, iki harfin mânâsının beyânını ve: ‘Hiç kimseden ve hiçbir yerden nakledilmemiş olan ‘harflerin en yüceleri’ni bizim için de mevcûd eyle! Onun (Hâtemü’l-evliyâ’nın), ‘âyân-ı sâbitenin mevcûdiyetine işâret eden sözünü bizim için de mümkün kıl!..’ diye, ‘Benim dilim’ sözünü ortadan kaldıran harfle, Hâtem’lerin her ikisine de tahsîs edileni talep ederim.

Hiç şüphe yok ki o, açılmaya ve yayılmaya muhtaç olduğu için, diğerlerinden daha güçlü olan, dimdik ayakta duran bir harftir ve harflerden hiçbir şeyin karışmadığı, kelimelerin en şereflisi olan ‘Kelimetullâh’la, yâni ‘Allah’ın sözü’yle meydana gelmiş bir karışımdır. Veyâ Hayy ve onun dışındaki bir isimle, ‘Zât’ hakkında şart olan hayat gibi, şartların varlığı dışında, kendi varlığını ortadan kaldırmanın şartlarını görebilen kimselerin idrâk ve anlayışına gizli kalmayan harflerden üçüdür. Allah’ın ‘Hayy’ ismi harflerin bir karışımıdır, Allah’ın dirilttiği de olur, bununla birlikte diriltmediği de. O ise, O’nun Zât’ıyla kâim olan ‘kadîm’ yâni ‘en ilk’tir.

Senin ‘Kâf’ harfi hakkındaki keşfine gelince; beni ve benim sözümü gözetle, sana bu Hâtem’e tahsis edileni mutlakâ duyuracağım! Bu Hâtem ve harfinin belki hiç varlığı yoktur, ancak zihnin içinde mevcud olur, gözün içinde adlandırılması dışında aslında orada hiçbir şey yoktur.

‘Kâf’ harfine gelince; o varlık kapılarının anahtarı ve karışık gösteren aynanın cilâsıdır ki, gizli olan fâili, fiili ve mef’ûlü ortaya çıkarır. O varlık kilidinin anahtarı olunca, ondan O’nun hazînesinden zuhûr eden şey iktibas olunur. Bu ‘iktibas’ ise hem peygamber, hem de velî için olur. Mahlûkun hakkına tahsis edileni iyi anla ve ilişenle iliştirilenin derecesi arasında ortaya çıkan bu aydınlığın gözkamaştırıcı ışığını farket!.. Sonradan ilişen ancak kadîm bir gözle görülebilen, sâbit kılınmış olan ‘kadîm’i göremez; ‘kadîm’ ise ‘Veliyyü’l-Hamîd’le isimlendirilmiş olur.” (“el-Husûs bi-Edâti’n-Nusûs fî Şerhi’l-Fusûs”, İ.Ü. Ktp., AY, nr.: 4480, vr. 53a-53b)

 

Hâtemü’l-Evliyâ’nın Velâyetinin Aslını,
Uyanık ve Zekî Olan Keşif Ehli Anlar!..

Hüseyin bin Abdullah el-Abbâsî -kuddise sırruh- Hazretleri “el-Husûs bi-Edâti’n-Nusûs fî Şerhi’l-Fusûs” adlı eserinin başka bir noktasında; tıpkı velîler gibi, nebî ve resullerin de ilimlerini ancak Hâtemü’l-evliyâ mişkâtından almalarının sırrını, keşif ehlinden olan çok uyanık ve zekî kişilerin veya onların sözlerini taklit eden kimselerin anlayabileceğini ifşâ ederek şöyle buyurmuştur:

“Resuller de onu (o ilmi) görecekleri zaman, ancak Hâtemü’l-evliyâ’nın mişkâtından görürler. Bunu ise ehl-i keşiften ancak çok uyanık ve zekî olan kişi anlar. O da ancak, sonradan ortaya çıkanla ‘kadîm’, yâni ‘en ilk olan’ hakkında kalbi açılıp genişletilmiş bir kimse, veya müşâhade nûruyla benim sözüm kulağına ilkâ kılınmış, selim kalbe sâhip bir taklitçi olabilir.” (“el-Husûs bi-Edâti’n-Nusûs fî Şerhi’l-Fusûs”, İ.Ü. Ktp., AY, nr.: 4480, vr. 53b)

 

Hâtemü’l-Evliyâ, “Veliyyü’l-Hamîd” Olan Allah’ın
Velâyetteki “Vekîl”idir!

Hüseyin bin Abdullah el-Abbâsî -kuddise sırruh- Hazretleri “el-Husûs bi-Edâti’n-Nusûs fî Şerhi’l-Fusûs” adlı eserinde, risâlet, nübüvvet ve velâyet arasındaki farka işâret ederek; kitap ile gönderilen peygamberlerin “Hâdî” olan Allah’ın hidâyetine dâvetle vazîfelendirildiklerini, Hâtemü’l-evliyâ’nın ise “Veliyyü’l-Hamîd” olan Allah’ın velâyetine “Vekâlet”e tâyin edildiğini açık bir dille haber vermiştir:

“Risâlet ve nübüvvet, daha doğrusu Şerî’at’la ilgili olan peygamberlik ve onunla ilgili olan resullük sona ermiştir; Allah kendisini ne ‘Nebî’, ne de ‘Resul’ diye isimlendirmemiştir. Kendisini ‘Velîyyü’l-Hamîd’ diye isimlendirmiş olan Allah-u Teâlâ, velâyetin ise ebediyyen sonunu getirmez. Şerî’at nübüvvetiyle kastedilen nübüvvet ve risâletin, O’nun ancak emri ve nehyiyle alâkalı bir velâyet olduğunda şüphe yoktur. Resuller ancak bu yönleriyle evliyâ olduklarından, zikrettiğimiz şeyi ancak Hâtemü’l-evliyâ’nın kandilinden görebilirler. Nitekim ‘Velî’nin, Allah’ın bir ismi olduğu sâbittir. ‘Resûl’, emir ve nehiyle ilgili şeyin kendisiyle kâim kılındığı kimsedir, o ise Velîyyü’l-Hamîd olan Allah’ın Vekîl’idir. İşte bu, ‘Hâtemü’l-evliyâ’ kelâmı hakkındaki mânâlardan bir mânâdır.

Şu kadar var ki, kavrayışı düşük ve zayıf olanlar hakkındaki sonraki mânâ ise odur ki; peygamberlik zevki, velîlik zevkiyle bir değildir. Peygamberlik ilmi, kayıtlı bir isimle indirilen ilâhî emrin getirildiği şeydir. Bunun içindir ki gönderilen peygamber, kavmini ‘Hâdî’, yâni ‘Hidâyete Erdirici’ olan Allah’a dâvet eder. İ’tikâdlar hakkında varlığı kayıtlayan, sonra onlara O’na itâati emreden ve onları O’na karşı ma’sıyetten nehyeden ancak odur. İşte bu, resullerden olan peygamberlerin bir zevkidir. Velâyet ilmine gelince; İlâhî isimlere mukâbele eden ve a’yân-ı sâbiteden ibâret olan mâlûm zerrelerin iktizâsı hakkındaki ilmin tâbî olduğu, İlâhî irâdeden inen şeydir. Zîrâ her İlâhî ismin eserinin zuhûru ve işinin imtisâli murâd edilmiştir. Onun hakkındaki hükmün zuhûruna, herhangi bir kimsenin mazhar kılınması da uzak görülmemelidir. Şâyet iş, onun aynında (özünde) böyle olmazsa, bundan dolayı İlâhî isimlerin ta’tîle uğramış olması lâzım gelir. Oysa ki Allah bundan uludur, âlîdir ve yücedir.

Kayıtlı iş, O’na dâvet eden kimse için Allah’ın ‘Hâdî’ ismiyle meydana geldiğinde, kişinin a’yân-ı sâbitesinde tuzağa düşürücü ‘Mudill’ ismi dışında sûretâ bir görüntü, bir perde meydana getirir ve ona öylcee akseder. İşte bu öyle bir ilimdir ki, resuller onu gönderilmiş peygamberler olmaları nedeniyle göremezler, ancak velîlerden olmaları sebebiyle görürler. Şu hâlde onlardan daha düşük olan velîler, nasıl olur da bunu (Hâtemü’l-evliyâ’nın kandilinden) görmezler? Onların tâbîlikleri, öz tâbî olunurluk derecesine kavuşturmayan, onun yolunun şerîatına kişinin tâbî olması yönünden bir tâbîliktir.” (“el-Husûs bi-Edâti’n-Nusûs fî Şerhi’l-Fusûs”, İ.Ü. Ktp., AY, nr.: 4480, vr. 53b-54b)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |