İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (64) Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- (4) Hâtemü'l-Evliyâ'nın

HÂTEM-I VELI

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- (4)


Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (64)

 

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- (4)

 

Hâtemü'l-Evliyâ'nın
"Vadâniyyetü'l-Ferdiyyet" Mülkünde
İsimlerin Nihâyetine Erişmesi:

"İsm-i Azam"; Allah-u Teâlâ'nın sıfatlarından herhangi birine değil, bilâkis o sıfatların mehazı ve kaynağı olan Zât-ı İlâhî'ye mahsus bir isimdir ki; bu isim O'nun herhangi bir vasfını değil, bizzat Zât'ını temsil eder. Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Hatmü'l-Evliyâ'" kitabında: "Bütün İlâhî isimlerin kendisinden çıkartıldığı 'Re'sü'l-esmâ' yâni 'İsimlerin başı' nedir?'" sorusunu sorarak dikkati çektiği bu isim, O'nun isimlerinin en büyüğü olan "Allah" ism-i şerif'idir.

"Allah" ismi; Zât'ından başka hiçbir ilâh bulunmayan Vâcibü'l-Vücûd'un zât ismi olup, Ulûhiyyet'e mahsûs sıfatların hepsini kendisinde toplamıştır. İsimler içinde en büyüğü en mübarek olanıdır.

Bir Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:

"Hiç sen Allah'ın ismini taşıyan başka birini bilir misin?" (Meryem: 65)

Allah İsm-i şerif'i başka dillere çevrilemez. Farsça'da "Hüdâ", Türkçe'de "Tanrı", İngilizce'de "God"; Allah ism-i şerif'inin karşılığı değil, "İlâh"ın karşılığıdır.

Allah İsm-i şerif'i herhangi bir kelimeden türetilmiş veya başka bir dilden Arapça'ya nakledilmiş değildir. Başlangıçtan itibâren has bir isim olarak kullanılmıştır. Allah-u Teâlâ'nın Zât-ı Akdes'i bütün isimler ve vasıflardan önce bulunduğu gibi, "Allah" İsm-i şerif'i de öyledir.

Umum velîlerin her birine Allah-u Teâlâ'nın sıfatlarına mahsus isimlerden biri verilmiş; hangi isim verilmişse o ismin sıfatı o velîde tecellî etmiştir. Zâtî tecellîye mazhar olan Hatemü'l-velî'de ise "Vahdâniyyetü'l-Ferdiyyet" mülkünde, Zât-ı şerif'inin ismi olan "Allah" lafzı tecellî etmiştir.

Nitekim Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri onu İlâhî isimlerin ve tecelliyât-ı İlâhî'nin son noktasına ulaştıran bu mânevî yolculuğu "Hatmü'l-Evliyâ'" kitabında şöyle tasvir eder:

"Bil ki Sübhân olan Allah, kullarını isimleriyle yükseltmiştir. Her mülkte bir meclis, İlâhî bir fısıltı ve ehliyle ilgili hediyeler bulunduğuna göre; her ismin bir mülkü, her mülkün de bir hükümdârı vardır. Buradaki makamları da Allah, evliyâdan olan has kullarının kalplerine koymuştur. İşte onlar velîlerden o kimselerdir ki, mekânın da ötesine geçip mülk'e ulaşırlar.

Öyle veli vardır ki, makâmı ilk mülktedir. İşte O'nun bu isimlerinden herhangi bir isim ona verilmiştir. Öyle veli de vardır ki, onun makâmını dahî aşıp ikinci, üçüncü ve dördüncü mülke erişir; hepsini aşarak bu İsmin verildiği mülke ulaşır. Öyle ki, o bütün bunları da aşıp, 'Vahdâniyyetü'l-ferdiyyet'; yâni 'Teklikte birlik' mülküne kadar ulaşan, isimlerin hisselerini bütünüyle elinde bulunduran kişi olur. O hisselerini Rabb'inden elde eder. İşte o velîlerin efendisidir, Rabb'inden verilen 'Hâtemü'l-velâye' onundur. İsimlerin nihâyetine kadar da erişince, artık nereye gidebilir? 'Bâtın'a ulaşmış olan kimsenin sıfatları bitip tükenir!"

Hiç olan bu kul, kulluk makâmına ulaşmış, ferdiyyet makâmına vâsıl olmuştur. Burası Hakk'a yakınlık, Resulullah'a komşuluk makâmıdır, "ferd-i kâmil" de odur.

"Şu hâlde bundan uzak olanların dışında, O'nun isimlerine ehil kıldığı ve kendilerini bizzat kendisinin vasfettiği 'Asfiyâ'sı da yok mudur?

Umûmun O'nun sıfatından elde ettikleri hisse, O'na imân etmeleridir. Orta seviyede bulunanların ve umum mukarreb velîlerin hisseleri ise onunla gönüllerinin açılması ve bu sıfatlarla ilgili ilmin gönüllerini aydınnlatmasıdır. O'nun kalbindeki nûrun değeri her değerin üstündedir. Muhaddes'lere, yâni Hakk ile konuşan kimselere gelince; onlar has velîler olup, bu sıfatların hakikatine nazar ederler; işte bu sıfatlann nûru da onların kalplerinin üzerinde ve gönüllerinin içinde alabildiğine parıldar.

İşte bu nedenledir ki;

'O Zâhir'dir, Bâtın'dır.' buyurulmuştur. (Hadîd: 3)

O kalpler üzerinde zuhûr etmedikçe 'Zâhir' olabilir mi? O'nun sıfatları, O'nun has velîlerinin kalpleri üzerinde zuhûr eder. Sıfatlar nihâyete erdiğinde ise, bilinmeyen, fakat kalbin kabûl ve tasdik ettiği 'Bâtın'a ulaşılmış olur. İşte bu sıfatın ve burada bulunan yerin ötesine geçebilecek herhangi biri olmadığı bilinebildiğine göre, o da kendisinden öteye geçebilecek herhangi biri olmadığını bilebilir." ("Hatmü'l-Evliyâ'", 4. Bölüm)

Yâni bütün evliyâullâh sıfatlanyla zâhir olan Allah'ı bilir; o ise bâtın olan, gözle görülmeyen Allah-u Teâlâ'yı hem bilir, hem görür. Bütün Evliyâ-i kirâm'ın ilminin kabukta kalıp, ona özünün verilmesi bundan dolayıdır.

Nitekim İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri de "Mektûbât" adlı eserinde bu tecelliyât-ı İlâhî'ye işâret ederek şöyle buyurmuşlardır:

"Bu yüce mertebe, Zâtî tecellîlerin dahî üstündedir. Nerede kaldı fiillerin ve sıfatların tecellîlerinden üstün olmasın? Zîrâ tecellî, tâyin şâibesi olmadan düşünülemez. Bu makam, tüm tecellîlerin üstündedir." (488. Mektup)

Onun "Velîlerin efendisi" diye vasıflandırılması da, melekût âleminde "Azîm" olarak adlandırılması da bu âlî tecellî sebebiyledir.

Seyyid Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri "Gayb âleminden sesler" mânâsına gelen "Fütûhü'1-Gayb" adlı eserinin "33. Makâle"sinde şöyle buyurmaktadır:

"Dördüncüsü;

En yüksek derece buna verilmiş ve melekût âleminde kendisine: Azîm adı verilmiştir. İşte Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bu büyük zâtın şânını târif ederken şöyle buyurmuştur:

'Bir kimse öğrenir ve öğretirse; ayrıca bildiği, öğrettiği ile amel ederse melekût âleminde ona 'AZÎM" ismi verilir..'"

Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri de Hâtem-i velî'den bahsederken kendisine "Azîm" ismi verilen en yüksek rütbenin sâhibini Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in bir Hadis-i şerif'iyle destekliyor ve Peygamberimiz'in o zâtı ve şânını târif ettiğini haber veriyor.

Hep O, hep O'nun lütfu, O'nun ihsânı, O'nun ikrâmı…

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |