İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

EVLİYÂ-İ KİRAM -Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI'NIN "HÂTEMÜ'L-EVLİYÂ" HAKKINDAKİ BEYAN ve İFŞAATLARI (150) Ebû Abdullah Muhammed bin Ali

HÂTEM-I VELI

Ebû Abdullah Muhammed bin Ali el-Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- (5)


EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI'NIN
"HÂTEMÜ'L-EVLİYÂ" HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (150)

Ebû Abdullah Muhammed bin Ali
el-Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- (5)

 

"Şifâu'l-Alîl" Kitabı'na geçen aydan kaldığımız yerden devam ediyoruz:

"İşte onlar, kalplerini kendi vahdâniyyet'inin içinde boğduğu ve kendilerini eşyaya karşı ferdleştirdiği "Münferidler"in arasındadır.

Ayrıca onlar, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-den rivâyet edilen "Muhaddes"lerdendir.

O şöyle buyurmuştur:

"Sizden önceki ümmetlerde muhaddesler vardı. Şâyet ümmetimde de böyle kimseler varsa, onlardan biri de Hattab oğlu Ömer'dir." (Buhârî)

Bunu bize Abdülcabbar İbnü'l-Alâ Süfyan İbn-i Aclân'dan, o Sad bin İbrâhim'den, o Ebu Seleme'den, o Âişe -radiyallahu anhâ-dan, o da Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-den bildirmiştir.

Allah kendisine rahmet etsin, babamın; Hasan bin Savvâr'ın Abdülâziz İbnü'l-Mâcişûn'dan, onun Sâlih bin Kisân'dan, onun İbn-i Şihâb'dan, onun da Sâlim bin Abdullah'tan bize bildirdiğine göre, şöyle söylemiştir:

"Ömer zikredildiği vakit İbn-i Ömer de vardı; dedi ki:

'Allah'a yemin ederim ki Ömer'in, bulunduğu beldelerde Hakk olan şey dışında, hiçbir şey için aslâ dudağını kımıldattığı görülmemiştir.'"

Nitekim İbn-i Abbâs'ın da;

"Senden önce gönderdiğimiz hiçbir resul, hiçbir nebî..." (Hacc: 52)

"Ve hiçbir muhaddes yoktur ki.." şeklinde bir kıraatte bulunduğu rivâyet edilir.

Çünkü bu da, O'nun kendi dilemesinin bir karşılığı olarak kendilerini seçtiği; kendileri için bu kerâmeti bâriz kıldığı, peygamberlerle veliler arasındaki tabakadır.

Onlar O'nun kabzasında (himâyesi içinde)dir; O'nunla işitir, O'nunla görür, O'nunla düşünürler, hâllerinde de O'nunla tasarruf ederler. O da onları kendi hâllerini görmekten, nefislerini hatıra getirecek şeylerden ve hevânın gölgesinden alıkoyarak hareket ettirir. İşte Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-in tâbileri de onlardır.

Nitekim şöyle buyurulmuştur:

"De ki: İşte benim yolum budur, basiret üzere Allah'a dâvet ediyorum." (Yusuf: 108)

Yâni bana gösterilerek O'na dâvet ediyorum.

Devamla şöyle buyuruldu:

"Ben de, bana tâbi olanlar da!" (Yusuf: 108)

O'na tâbi olandan başkası Allah'a dâvet etmiş sayılmaz.

Ve buyuruldu ki:

"Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih ederim, ben müşriklerden değilim." (Yusuf: 108)

Rabb'i şirkten tenzih, O'nu yüce tutmak ve zikrettiğimiz şeye göre; hâllerini görmekten, nefsi hatıra getirmekten ve hevânın gölgesinden uzaklaşmaktır.

İşte onlar Âyet'ten konuşmaları, O'nun tedbirini keşifleri, O'nun ferdâniyyet'ini zikretmeleri ve nefislerinin İlâhî nimetler karşısındaki şımarıklıklarına ve âfetlerine, dünya hayatının ayıbına, aldatmacasına ve gurûruna karşı; kendileri hakkında gerek amellerinde, gerek yükselişlerinde, gerekse derecelerinde kalplerinin sıdkını talep edip, Allah-u Teâlâ'nın verdiği nîmetleri zikredip, kendisine gelen İlâhî vergiler karşısında nefsi tasfiye hususunda devamlılık göstermelerine nispetle, hikmet ve güzel öğütle basirete ve Allah'a dâvete de ehildirler, başkalarını da O'nun yoluna dâvet ederler. Onlar O'nun tahsîsine ehildirler.

İlk sınıf O'nun dininin kumandanları ve eminleridir. Zayıf imana müptelâ olanları O'nun ilmine dâvet ederler ve aynı zamanda yarattıkları üzerine Allah'ın bir hüccetidirler.

İkinci sınıf da O'nun dâvetçileri, hakîmleri ve idârecileridir, O'nun nimetini telkin ederler.

Üçüncü sınıf ise târife sığmaz!..

Bu âsârdan herhangi bir şeyi talep eden; Kur'an'ın zâhirî açıklamaları ile ilgili olan herhangi bir şeye nazar edip, helâl ve haram hususunda onu idrâk edebilen kimselere gelince; onlar da Allah'a dâvetten uzak değildirler. Hiç şüphe yok ki onlar da Allah'ın kulları arasında, dünyaları hakkında biribirlerine düştükleri herhangi bir şeye göre onları birbirinden ayırt eden "Ulemâ bi-emri'llâh"; yâni "Allah'ın işini bilenler"dir; onların arasında Allah'ın hükmünü ikâme ederler. Onlar, bu dine göre ikinci derecededirler.

Abdülcabbar bin İbnü'l-Ûlâ ile; Süfyan'ın, Zekeriyâ bin Ebî Ziyâde'den, onun Ali İbnü'l-Ekmer'den, onun Ebî Cahîfe'den, onun da başkasından merfû olarak bildirdiği, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-den gelen şu rivâyetle de bizim söylediğimiz şey tahakkuk eder:

"Âlimlere sor, hikmet sâhipleriyle dost ol, büyüklerle otur!"

Sâlih bin Abdullah'ın bize söylediği, Yahyâ bin Zekeriyâ'nın babasından, onun Ali İbnü'l-Ekmer'den, onun da Ebî Cahîfe'den bize bildirdiği cihetle; Muhammed bin İsmâil el-Ahmes'in, İshak bin Rebî' el-Üsfûrî'nin, Ebû Mâlik en-Nehâî'nin Seleme bin Küheyl'den, onun da yine Ebî Cahîfe'den bize bildirdiğine göre de, o şöyle söylemiştir:

"Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bana şöyle buyurdu:

"Âlimlere sor, büyüklerle otur, hikmet ehliyle konuş!"

O ona, âlimlere Allah-u Teâlâ'yı hudûdu ve hükümleri hakkında tanımak üzere, âdetâ takvâyı sormasını söyler gibi değil midir?

İşte "Hikmet sâhipleriyle hemhâl ol, büyüklerle otur!" buyurması da tıpkı bunun gibidir. Zirâ onlar, sendeki her gizli hastalığı senden giderip yok eder.

Bunlar O'nun rahmetiyle yaratıldıkları, O'nun lütfu hakkında konuştukları ve O'nun nezih yakınlığı ile arındıkları için; Allah'ın kibriyâsının içinde büyümüş, Allah'ın azâmetiyle "Azîm"leşmiş bir topluluktur.

Aynı zamanda onlar, "Hikmetü'l-ulyâ" ehlidir.

İlim, "İlm-i billâh: Allah'ı bilme" ve "İlim bi-emrillâh: Allah'ın işini bilme" olmak üzere iki olduğu gibi; hikmet de ikidir.

Her ilmin bir hikmeti vardır. İlim zuhur eden şey, hikmet ise onun bâtını olan şeydir. Dolayısıyla ilim iki olduğu gibi, bunun için hikmet de ikidir: O'nu bilmenin hikmeti -ki bu "Hikmetü'l-ulyâ"dır-; O'nun işini, tedbirini ve sanatını bilmenin hikmeti."

(devam edecek)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |