İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

HÂTEM-İ VELİ HAKKINDA RESULULLAH -SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM- EFENDİMİZ’İN HADİS-İ ŞERİF’LERİ VE ONA VÂRİS OLAN VEKİLLERİNİN İFŞAATLARI (36)

HÂTEM-İ VELİ

Ebû Abdullah Muhammed bin Ali el-Hakîm et-Tirmizî


HÂTEM-İ VELİ HAKKINDA
RESULULLAH -SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM- EFENDİMİZ’İN HADİS-İ ŞERİF’LERİ VE ONA VÂRİS OLAN VEKİLLERİNİN İFŞAATLARI (36)

 

Ebû Abdullah Muhammed bin Ali el-Hakîm et-Tirmizî
-Kuddise Sırruh-

 

Âhir zamanda zuhur edecek olan Hâtemü’l-evliyâ’yı bin küsür sene öncesinden müjdeleyen ve ilân eden Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin (v.318/932) bu hususta “Hatmü’l-evliyâ” adıyla müstakil bir eser yazdığını ve diğer eserlerinde de yeri geldikçe bu hususla ilgili gizli bâzı sırlara ve mühim mevzulara temas ettiğini belirtmiş; bu ifşaatların önemli bir kısmını arzetmiştik.

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin “Hatmü’l-evliyâ” kitabından sonra tamâmen bu meseleye tahsis ettiği ve neredeyse bu hususla ilgili müstakil ikinci bir kitap olarak te’lif ettiği diğer bir eseri de “Kitâbu Şifâu ve’l-Alîl” dir.

Beyazıt Devlet kütüphânesi, Veliyyüddin: 770 no.’da; 1b-8b yaprakları arasında kayıtlı bulunan bu eserde Hazret, “Kelime-i Tevhid”i yerine getirebilmenin şartlarını ve ilâhî dâveti gerçekleştiren dâvet tabakalarını beyân ederken, bunların ilk ikisinin peygamberler ve velîler olduğunu belirtmiş; peygamberlerle velîler arasındaki tabaka olan “Ferdâniyyet” mertebesinin ise “Bayraklılar ashâbı” na tahsis edildiğini ifâde ederek, bu tabakayı temsil eden zâtın mahşerde velîlerin saflarının öncülüğünü elinde bulunduracağını haber vermiştir. (5a-6a yaprağı.)

Türkçe herhangi bir tercümesi bulunmayan ve şimdiye kadar hiç basılmamış olan bu güzide eserden, bugüne kadar saklı kalmış gizli ilâhî cevherleri günyüzüne çıkarmak ve sunmak maksadıyla, Hazret’in bâzı ifşaat ve beyanlarını nakledeceğiz.

 

Makâdir Vaktinde Yaratılan Velî:

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri Hâtemü’l-evliyâ’nın hakikatini, onun makâdir vaktinde açığa çıkartılan velâyetini ve Resulullah Aleyhisselâm’la birlikte ilk açığa çıkarılan şey olduğunu, “Şifâu’l-Alîl” kitabında bin küsür sene önce şu sözleriyle ilân etmişti:

“Hiç şüphe yok ki “Lâ ilâhe illâllah” kelimesi, halk için kalben kendisine itikadı, sözle kendisini itirâfı ve fiilen kendisine bağlılığı gerektirir.”

“Dereceler ehli için, ilâhî akidle hâsıl olan bir kalp ziyâdeliği, dilin onunla (tevhid kelimesi ile) tenvir oluşu, Allah’ın katında hatır ve değer büyüklüğü, rızâ ve ihlâsla O’na bağlı bulunma ve mîzanda bir ağırlık bulunduğu gibi; bunun da ötesinde kalplerle Allah’a ulaşma önceliği vardır. İşte ubûdiyet budur, halk da bunun için yaratılmıştır.”

“Hiç şüphe yok ki onun hakkındaki ortaklık da farklıdır. Bunu üzerinde toplayabilmek, işte ancak şu âdeme has kılınmıştır:

Bu, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- e kadar erişebilen, ondan daha başka bir kimsedir ki; o Allah Sübhânehû ve Teâlâ’yı halkla ilgili tabakalara yükselerek bilir, ancak yaratılışı onlardan daha öncedir.

O, yaratıp meydana getirmesi ile ilgili olan ilâhî terbiyesine her tabakayı yöneltmiş;

‘Sizi daha topraktan yarattığı zaman ve henüz ceninler hâlinde iken de en iyi bilen O’dur.’ (Necm: 32)

Buyurarak; gerek yaratılışlarının, gerek “Ahsen-i Takvîm” bir şekilde düzenlenişlerinin, gerek ilâhî hâllerin sarfını bilmeleri ile arınan idrakleri çerçevesinde, tabiî olan terkiblerinin; gerekse göklerin ve yerin yaratıcılığını O’ndan uzaklaştırmanın mümkün olmayışının, onun içindeki muhteşem şeylerin güzelliğinin ve sevap ve ikab dâvâlarının yaratılışının hükümleri hakkında zâhirde kendilerine bir delil ittihaz etmiştir.

O’nu ise seçilmeyi yerine getirdiği gün velîler üzerinde bambaşka kılmış; ululuğunu izhar edip onu diğerlerinden üstün yapmıştır. O da O’nun adâletini düzeltip dengeler; O’nun üstünlüğünü, lütfunu ve keremini açığa çıkarır ve bu halka yeryüzünde O’nun tecdîdini neşreder.

İşte onlar O’nun kabzasında (himâyesi içinde) hareket ederler; O’nun ismiyle ürpererek, O’nun nimeti hakkında bir sâhiplik elde eder ve O’nun mülkünü ellerinde tutarlar. Yakînden bol hisseleri bulunur.

Diğer yaratılanların ona iştirâki daha farklıdır; onlar ancak onu kendilerine sirâyet ettirmiş olurlar. O’na has kılınan ise ayrıdır. Onlar sadece O’nun velîleri olmuşlardır; o ise O’nu bilme husûsunda geçmişe havâle edilerek, Allah tarafından onlardan daha öne geçirilmiştir. O, onun velâyet’ini kendi Makâdir’inde, yâni takdir vaktinde açığa çıkarmış; Tedbîr’i hakkında da kendisini, yine onunla ilgili bir sırra göre arındırmıştır. Onların sığınağını cennet kılmış; onu ise nimetiyle doldurup, her dereceyi onunla ortaya çıkarmıştır.

Dikkat edilirse her iki derece arasında da farklılık vardır. Şu hâlde ona aynı zamanda, ilâhî bir müjde neden tahsis edilmiş olmasın?

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- den rivâyet edildiğine göre şöyle buyurmuştur:

’Cennetler yüz derecedir. Onun en yükseği semâdan Arş’a kadar uzanır. En yakını ise Firdevs’tir ki, o cennetin kavşağıdır.’” (Kitâbu Şifâu ve’l-Alîl; Veliyyüddin, no.: 770, 1b-2a yaprağı)

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri eserde “Bayraklılar ashâbı”ndan sözettikten hemen sonra, “Hikmet sâhipleriyle dost ol, büyüklerle otur!” Hadis-i şerif’iyle de yine bu tabakanın kastedildiğini ifâde etmiş ve “Hikmetü’l-ulyâ”yı elinde bulunduran bu has tabaka ile, diğer velîlerin hikmeti arasındaki farkı beyân etmek üzere şöyle buyurmuştur:

“Abdülcabbar bin İbnü’l-Ûlâ ile; Süfyan’ın, Zekeriyâ bin Ebî Ziyâde’den, onun Ali İbnü’l-Ekmer’den, onun Ebî Cahîfe’den, onun da başkasından merfû olarak bildirdiği, Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- den gelen şu rivâyetle de bizim söylediğimiz şey tahakkuk eder:

‘Âlimlere sor, hikmet sâhipleriyle dost ol, büyüklerle otur!’”

“Bunlar O’nun rahmetiyle yaratıldıkları, O’nun lütfu hakkında konuştukları ve O’nun nezih yakınlığı ile arındıkları için; Allah’ın kibriyâsının içinde büyümüş, Allah’ın azâmetiyle ululaşmış bir topluluktur.

Aynı zamanda onlar, “Hikmetü’l-ulyâ” ehlidir.

İlim, “İlm-i billâh: Allah’ı bilme” ve “İlm-i bi-emrillâh: Allah’ın işini bilme” olmak üzre iki olduğu gibi; hikmet de ikidir.

Her ilmin bir hikmeti vardır. İlim zuhûr eden şey, hikmet ise onun bâtını olan şeydir. Dolayısıyla ilim iki olduğu gibi, bunun için hikmet de ikidir: O’nu bilmenin hikmeti -ki bu ‘Hikmetü’l-ulyâ’dır-; O’nun işini, tedbirini ve sanatını bilmenin hikmeti.

Peygamberlerin yolu üzre seçilerek O’na çekilen ‘Büyükler’, O’nun ‘Hikmetü’l-ulyâ’sına kadar ulaşırlar. Velîlerin yolu üzre O’na seyredenler ise; dünyâ, nefislerin ayıpları ve gerek O’nunla ilgili işler, gerekse ilâhî vergiler husûsunda sıdkı bilme hikmetine ulaşırlar.

‘Büyükler’ olan öncekiler, O’nun ferdâniyyet’i ile dirilmekten bahseden, O’nun vahdâniyyet’ine nazar eden, O’nun kabzası (himâyesi) içinde hareket eden, hallerinde ve işlerinde O’nun adına kullanılarak kendilerine nazar edilen bir topluluktur. Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- e, kendisine karşı ta’zim, yüceltme, itminanla güven duyma, sıdk-ı tevekkül, hüsn-ü zan, beklentilerinin büyüklüğü ile; gerek bağlılıkları, gerek temizlenmeleri, gerek arınmaları, gerekse ayrılmaları husûsunda, kendi yolu üzre biat edenler de onlardır. Ayrıca onlar, yakınlık menzillerinden ve has meclislerden kendisine muttali olmak sûretiyle, O’nun halk içindeki tedbirini de onunla kavrayarak; sekîne ile ona sadâkat gösterir ve vakar ile onu korurlar.” (Kitâbu Şifâu ve’l-Alîl; Veliyyüddin, no.: 770. 6b-7a yaprağı)

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri “Şifâu’l-Alîl” kitabının son yaprağında ilâhî dâvetin ancak iki yol üzerinde gerçekleşebileceğini beyan ederek, bunlardan ikincisini “İnfirâd”; yâni “Ferdleşme” yolu üzerinde bulunan zâtın gerçekleştireceğini haber vermiştir:

“O’na sevap ve ikab yolu üzre dâvet eden kimsenin durumu; onları O’nun emrine ve nehyine dâvet etmek, onlara O’nun sevâbından ve ikâbından bahsetmek, böylece de nefislerini bununla tedâvi etmektir...

O’na ‘İnfirâd’; yani ‘Ferdleşme’ yolu üzre dâvet eden kimsenin durumu ise, onları ubûdete dâvet etmek ve kötü hâlleri terk, hâkimiyeti ve iktidârı bırakma, şehvetleri giderme, tâ ki nefislerini buna bağlayıncaya kadar, onlara O’nun ihsan ve minnetini zikretme, sonra da kendilerini bundan yana bir âyete, O’nun hükümranlığına ve rubûbiyetine dâir sıfatlara, nefislerine onu istetinceye ve kendilerine O’nun sebebinden bir sebep bularak, akıllarını O’na yöneltinceye kadar, bidâyetten nihâyete kadar ilâhî Heybet’e sürükleme husûsunda onlara bir delil olmaktır.” (Kitâbu Şifâu ve’l-Alîl; Veliyyüddin, no.: 770, 8b yaprağı)

Beyazıt Devlet Kütüphanesi, Veliyyüddin: 770 no’da mahfuz bulunan “Şifâu’l-Alîl” kitabının kapağı.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |