İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına İzah ve Açıklamalar (58) Dâvûd bin Mahmûd Kayserî -kuddise sırruh- (3)

HÂTEM-I VELI

Dâvûd bin Mahmûd Kayserî -kuddise sırruh- (3)


Allah-u Teâlâ'nın Sevgilileri'nin İfşaatlarına
İzah ve Açıklamalar (58)

 

Dâvûd bin Mahmûd Kayserî -kuddise sırruh- (3)

 

Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında yaşamış ilk Fusûs şârihlerinden olan Dâvûd-ı Kayserî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin (ö. 751/1350), Hâtemü'l-evliyâ'nın makam ve nertebesi hakkında eşsiz sırlara yer verdiği "el-Matlâ'u Husûsi'l-Kilem fî Me'ânî Fusûsu'l-Hikem" adlı eserindeki beyan ve ifşâatlarına kaldığımız yerden devam ediyoruz.

 

Hâtemü'l-Evliyâ'ya
Nispet Edilen "Hasene":

Dâvûd el-Kayserî -kuddise sırruh- Hazretleri Hâtemü'l-evliyâ'ya nispet edilen "hasene"nin, Hâtemü'l-enbiyâ Aleyhisselâm'a vaadedilen "Makâm-ı mahmûd"dan ve "Vesîle"den ibâret olduğunu ifşâ ederek şöyle buyurmuştur:

"Velâyet'in Hâtem'i, Hâtemü'r-rüsul'ün hasenâtıyla ilgili derecelerden bir derecenin sûreti ve onun mazharlarından bir mazhardır. Bu hasene ise, 'Vesîle' diye isimlendirilen cennet mertebelerinin en yükseği ve Peygamber Aleyhisselâm'a vaadedilen 'Makâm-ı mahmûd'dur." ("el-Matlâ'u Husûsi'l-Kilem fî Me'ânî Fusûsu'l-Hikem", Süleymâniye Ktp. Şehid Ali Paşa, nr.: 1242, vr. 30b)

Bütün bu lütuflar hep ezelde konulan iki kandil sebebiyledir.

Allah-u Teâlâ ezelden öyle yaptığı için ebedî de öyle olacak demek istiyor. Bu bir mahlûkun idrâkinin hâricindedir.

Nitekim Abdülkerim el-Cîlî -kuddise sırruh- Hazretleri "el-İnsânü'l-Kâmil" isimli eserinde Hâtemü'l-evliyâ'nın makâmının, Resulullah Aleyhisselâm'a ihsan buyurulan Makâm-ı Mahmûd'dan başka bir şey olmadığını ve bu makâma ondan başka hiçbir velînin erişemeyeceğini ifâde ederek şöyle buyuruyorlar:

"Her kim bu yakınlık makâmına vâsıl olursa, o kimse Hâtemü'l-evliyâ olup, Hitam (Hatemiyyet) makâmında Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-in vârisidir. Çünkü bu yakınlık makâmı, 'Makâm-ı Mahmûd' ve 'Vesîle' makâmıdır. Oraya kadar vâsıl olan velînin vardığı yer, kimsenin erişemeyeceği bir makamdır." ("el-İnsânü'l-Kâmil", s. 455, trc.: A. Mecdi Tolun)

İşte ispâtı bu! Bu zât-ı muhterem en ince sırlardan, gerçek vuslattan bahsetmiş; Hakk'a yakınlığın, Resulullah Aleyhisselâm'a ihsân ettiğini ihsân etmekle mümkün olacağını, yani ona ne bildirirse ona da onu bildirmekle mümkün olacağını ifşâ etmiştir. Allah-u Teâlâ ona duyurmasa o bilebilir mi? Onlara duyurduğunu da ben size anlatıyorum.

Hazret: "Kimsenin erişemeyeceği bir makam" buyuruyor. Hâtemü'l-velî'ye ezelden neler ihsân edeceğini Allah-u Teâlâ ona duyurmuş.

Şeyh Sadreddîn Konevî -kuddise sırruh- Hazretleri de: "O kul gibi cem edici hiç kimse yoktur ve kendisinden sonra hiç kimse onun vâris olduğu şeyi elde edemeyecektir." buyurarak, ona verdiği ilmi bir daha da kimseye vermeyeceğini ifşâ etmektedir. Ona vereceğini başkasına verecek değil. Halkı Hakk'a dâvet edecek onun gibisi olmayacak. Onunla biliyor. Yâni Allah-u Teâlâ ona öyle bir tecellî etmiştir ki; artık bundan sonra o tecelliyâtı kimseye vermeyecek, tecelliyât-ı İlâhî onda sona erecek.

 

Mânevî Kemâlâtını
Tümüyle Allah'tan Alan Velî:

Dâvûd bin Mahmûd el-Kayserî -kuddise sırruh- Hazretleri eserinin başka bir noktasında ise, Hâtemü'l-velâye'nin ilâhî isimler husûsunda herhangi bir istimdâda muhtaç olmadığını, onun mânevî kemâlâtını tümüyle Allah'tan aldığını beyan buyurmaktadır:

"İlâhî vergilerin kendisine tertip edildiği ilâhî isimler, nebîlerin ve velîlerin dem'inin evlâtlarından bir oğul olan Şît Aleyhisselâm'a tahsis edilmiştir. Ancak, Hâtemü'l-velâye bundan müstesnâdır; zîrâ o, kemâlâttan yana zuhûr eden şeylerin tümünü Allah'tan alır." ("el-Matlâ'u Husûsi'l-Kilem fî Me'ânî Fusûsu'l-Hikem", Süleymâniye Ktp. Şehid Ali Paşa, nr.: 1242, vr. 34a)

Allah-u Teâlâ bu Zevât-ı kirâm'a neler duyurmuş, neler bildirmiş! Onları çok büyük sırlara vâkıf ettirmiş, olmuş ve olacaklara mazhar etmiş.

Kemâlâttan yana zuhûr eden şeylerin tümünü Allah-u Teâlâ'dan almasının mânâsı; ona O karışır, başka kimse karışamaz; ona Allah-u Teâlâ veriyor, başkasına muhtaç değil!..

Nitekim Mahmûd Şebüsterî -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyurmaktadır:

"Velîliğin tam zuhûru 'Velîlerin sonuncusu' ile olacak. İki âlem de onunla tamamlanacak, onunla kemâl bulacak. Bütün velîlerin varlıkları Son Velî'nin âzâsına benzer. O küll'dür, öbürleri cüz. Onun Peygamberlerin Sonuncusu'yla tam bir münâsebeti vardır. Bu yüzden umûmî rahmet de onunla zuhûr eder. İki âlem de ona uyar, Âdemoğulları içinde Allah'ın halîfesi odur." ("Gülşen-i Râz", s. 32)

O da bir "Sirâc-ı Münîr"dir; dünyaya değil, âlemlere şâmildir. Maskede hüküm yok, hüküm Hazret-i Allah'ındır.

 

Hâtemü'l Evliyâ,
Hâtemü'l Enbiyâ'dan Başka Bir Şey Değildir!

Dâvûd el-Kayserî -kuddise sırruh- Hazretleri "el-Matlâ'u Husûsi'l-Kilem" adlı eserinin "Mukaddime"sinde nübüvvet ve velâyet mevzûlarını ele alırken; Hâtemü'l-evliyâ'nın Hâtemü'l-enbiyâ Aleyhisselâm'la bitiştiği ve onun velâyetiyle tahakkuk ettiği noktaya işâret ederek şöyle buyurmuştur:

"Hâtemü'l-evliyâ, hakîkatte Hâtemü'l-enbiyâ'dan başka bir şey değildir. Yâni Hâtemü'l-evliyâ velâyet sûretiyle, çeşitli vücudlar aracalığıyla tasarrufuna devam etmiş ve onun nübüvveti, nasıl ki Muhammed Aleyhisselâm sûretinde tamamlanmışsa, velâyeti de Son velî'de tamamlanacaktır." ("el-Matlâ'u Husûsi'l-Kilem fî Me'ânî Fusûsu'l-Hikem", "Hatmü'l-Evliyâ'" kitabı, s. 490-491'den naklen)

Niçin? Ondan ona intikâl ettiği için... Daha önce o idi, ona intikal edince o oldu. O vazîfesini hakkıyla yaptığı gibi, hakkıyla vazîfe yapmak şimdi ona düştü, o vazîfeyi yapması gerekiyor!..

Allah-u Teâlâ Hâtemü'l-enbiyâ'ya ne ki lütfetmişse "velâyet"inde lütfetmiştir. Velâyet bâtındır, verilen oraya veriliyor. Ona verilen aynen ona intikâl edince; zâten onundur, oraya intikâl ediyor. Biraz evvel onundu, biraz sonra onun oldu. Onun velâyetini öyle yaratmıştır ki; bütün velîlere verdiği hâli, ahvâli, tecelliyâtı, hepsini onda cem etmiştir, gerçekten "Velâyet-i Muhammediyye"dir.

Sizin çok rahat anlayabileceğiniz bir temsil arz edeceğiz:

Farz-ı muhâl ki, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in evi daha önce Mekke-i mükerreme'de idi, sonra Medîne-i münevvere'ye geldi.

O evden kalkmış, o eve gelmiş. Orayı mekân tutmuştu, oradan çıktı, burayı mekân tuttu. Artık o oralı, o ev sayılmaz, bu ev sayılır. Niçin? Bu evde olduğu için. Oradan kalktı, bu eve geldi, şimdi bu evde aranıyor.

O nerede ise o da oradadır. Üstelik diğer Hâtem de orada. Orada yalnızdı, oradan buraya kalktı geldi, iki oldu, bir evde iki "Hâtem" birleşti. Beden iki amma ruh bir. Çünkü oradan oraya gidiyor, orada bulunuyor. Zaten orası da bir nûr.

Daha önce o kandilde idi, sonra bu kandile geçti…

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |