İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

EVLİYÂ-İ KİRAM -Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI’NIN “HÂTEMÜ’L-EVLİY” HAKKINDAKİ BEYAN ve İFŞAATLARI (85) Şeyh Mekkî Efendi -kuddise sırruh- (1)

HÂTEM-I VELI

Şeyh Mekkî Efendi -kuddise sırruh- (1)


EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI’NIN
“HÂTEMÜ’L-EVLİY” HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (85)

 

Şeyh Mekkî Efendi -kuddise sırruh- (1)

HAYATI ve ESERLERİ

Asıl adı Ebu'l-Feth Muhammed bin Muzafferüddîn bin Hamîdüddîn Abdullah olan Şeyh Mekkî Efendi -kuddise sırruh- Hazretleri'nin nerede ve hangi tarihte doğduğu bilinmemektedir. Tabâkât kitaplarında hayatı hakkında herhangi bir bilgi bulunmayan Hazret, kendi ifâdesine göre Molla Abdurrahman Câmî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin talebelerinden olup, muhtemelen İran'ın Herat şehri yakınlarında ikâmet etmiştir.

İran ve Mısır seferleri dönüşü, fethettiği beldelerdeki ilim ve irfan ehlini yanına alıp beraberinde getiren Yavuz Sultan Selim Hân, Şeyh Mekkî Efendi -kuddise sırruh- Hazretleri'nin de sahip olduğu büyük kemâli sezmiş ve kendisine büyük bir değer vererek Osmanlı Devleti'nin başşehri İstanbul'a getirmiştir. Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri'ne büyük bir hayranlık duyan ve Hazret'in kaybolan mezarını açığa çıkarıp üzerine bir türbe yaptıran Yavuz Sultan Selim Hân, "Ekberiyye meşrebi" üzerinde eserler yazan Mekkî Efendi'den, zâhir ehli tarafından hücuma uğrayan Şeyhü'l-Ekber -kuddise sırruh- Hazretleri'ni müdâfaa maksadıyla bir eser yazmasını istemiştir.

Eserinin giriş kısmındaki ifâdesine göre, Hazret "Hâkimü'l-Haremeyni'ş-şerîfeyn, Mâlikü'l-berreyn ve'l-bahreyn, es-Sultân İbnü's-Sultân Sultân Selîm Hân ibn Sultân Bâyezîd Hân ibn Muhammed Hân"ın emri üzerine, Şeyhü'l-ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin daha çok "Fusûsu'l-Hikem" adlı eserindeki beyanlarına yöneltilen itirazları ortadan kaldırmak için, "el-Cânibü'l-Garbî fî Hall-i Müşkilât-ı Şeyh Muhyiddîn İbnü'l-'Arâbî" adı altında bir eser yazmış ve bu itirazlara hedef yapılan en önemli mesele olan "Hâtemü'l-velâye" ile ilgili itirazları, iddiaları temsil eden birtakım sorular tertip ederek tafsilâtlı bir biçimde cevaplandırmıştır. Eser, yazılışından yaklaşık iki asır sonra, Ahmed Neylî Efendi tarafından "el-Fazlu'l-Vehbî fî Tercemeti'l-Cânibi'l-Garbî" adıyla Türkçe'ye çevrilmiştir.

Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin benzeri beyanlarıyla ilgili olan; "'Aynü'l-Hayât" ve "Şerh-i Fusûsu'l-Hikem" adlı kitapları, Hazret'in bilinen diğer iki önemli eseridir.

 

"HÂTEMÜ'L-VELÂYE" HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI

Şeyh Mekkî Efendi Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri'ni savunmak maksadıyla yazdığı "el-Cânibü'l-Garbî fî Hall-i Müşkilât-ı Şeyh Muhyiddîn İbnü'l-'Arâbî" adlı eserindeki "Dördünci İ'tirâzın Cevâbı"nda, bir taraftan "Hâtemü'l-velâye" meselesiyle ilgili müphem noktaları ele almış; diğer taraftan da daha önce üzerinde hiç durulmayan son derece mühim sırlar açmıştır.

 

Hâtemü'r-Rüsul'ün Velâyet Hazînesi'ne
Hazînedar Tâyin Edilen Velî:

Şeyh Mekkî Efendi "el-Cânibü'l-Garbî" adlı eserinin Türkçe tercümesi olan "el-Fazlu'l-Vehbî fî Tercemeti'l-Cânibi'l-Garbî"de peygamberlerin ve velîlerin ilim ve tecelliyâtını "Hâtemü'l-velâye" mertebesinden almaları gibi; Hâtemü'r-rüsul olan Muhammed Aleyhisselâm'ın da ilim ve velâyetini kendi bâtını olan "Hâtemü'l-velâye" mertebesinden elde etmesini, Sultân'ın kendisine ait olan hazîneyi hazînedârından almasına benzeterek şöyle buyurmuştur:

"Bil ki, -Allah bizi kudsî ruhla desteklesin!- daha önce karar olunmuş idi ki, peygamberlerin ruhları ve nûrları, 'Akl-ı evvel' olan Nûr-i Muhammedî'den feyz almışlardır. Ve sâbittir ki, onun velâyeti diğer evliyânın velâyetini de şâmildir ve buna göre Hâtem-i enbiyâ'nın kandilinden feyz bulmuştur, belki de onun varlık sebebidir. Eğer Hâtem-i rusül Hâtem-i evliyâ'dan bir nesne elde ederse, Hâtem-i evliyâ'nın Hâtem-i rusül üzerine üstünlüğü lâzım gelmez. Ve zâhirde bunun misali odur ki; bir pâdişâh, evlâtlarından birinde kâbiliyet ve istidâd görüp, o sebeple onu hazînelerinden bazısı üzerine hazînedâr eyler. Ve ne zaman ki, bazı cevherleri dilesin, ondan talep eyler, ondan elde eder. Eğer büyük vezîrlerden bir kimseye o cevherden bir nesne bahş eylemek dilerse; o hazînedâra buyurur ki, ona versin. Şimdi câhil işitse ki; Sultân cevherleri o hazînedârdan elde eder ve diğer âmirler ondan alırlar; zanneder ki o Hazînedâr Sultân'dan, o âmirlerden daha üstün olur ve onlar ona muhtaç olurlar. Eğer bunu bir âlim işitse bilir ki; o evlât, Sultân'ın katında yakın bir hizmetçidir ve yakınlığının, güvenilirliğinin ve dindârlığının kemâlinden ötürü Sultân onu hazînedâr eylemiştir. Ve ondan her ne elde ederse, o Sultân'ın mülkü ve hakkıdır ki, onu hazînedâra sipârîş eylemiştir.

Onun için Şeyh -radiyallahu anh- 'Fass-ı Şîs'de buyurmuştur ki: 'Hâtem-i evliyâ, Hâtem-i rusül'ün hasenelerinden bir hasenedir; Muhammed Mustafâ -sallallahu aleyhi ve sellem- şefaat kapısını açmada cemaatin önderi ve Âdemoğlunun Efendi'sidir.'

Şu hâlde 'Hâtem-i rusül'ün hasenelerinden bir hasenedir.' sözü ona işârettir ki; Hâtem-i evliyâ ondan feyzlendirilmiştir ve onun amellerinden güzel bir amel ve fiillerinden mükemmel bir fiildir.

'Cemaatin önderi' sözü ona işârettir ki, Cenâb-ı Hazret-i Hâtemü'r-rusül kâmiller gürûhunun reisidir, hiç kimse için ondan öne geçme ve üstünleşme diye bir şey yoktur. Ve 'Âdemoğlunun Efendi'si' sözü ona işârettir ki; bütün insanoğlu ona nisbetle evlâttırlar ve evlât hiçbir zaman Efendi'den üstün olamaz!

Ve Hâtem-i rusül'ün Hâtem-i evliyâ'dan alması buna benzer ki; Hadîs'te geldi ki, ashâbdan biri bir gece Kur'an tilâvet ediyordu, Hazret-i Risâlet buyurdu ki:

'Allâh-u Teâlâ filân kimseye rahmet eylesin! Bana unuttuğum bir Âyet'i hatırlattı.' (Buhârî, "Fedâ'ilü'l-Kur'ân", Had. nr.: 26)

Hâlbuki Kur'an ondan geldi, o kimse Kur'an'ı ondan aldı ve o, vakitlerden bir vakitte ona verdiğini yine ondan aldı. Ve bu, onun o kimseden üstünleşmesine sebep olmaz, velev ki hatırlatıcı dahî olsa. Ve onun hatırlatıcı olduğu cihet, öne geçme türlerinden bir türdür. Hazret-i Risâlet -sallallahu aleyhi ve sellem-in Hâtem-i evliyâ kandilinden alması buna benzer ki, bir kimse aynada kendi sûretini görür ve aynadan kendi sûretini elde eder ve bu, aynanın o kimseden üstünleşmesine sebep olmaz. Husûsiyetle ki; o aynanın görüntüsünü kaynağından o kimse çıkarmış olup, onu kendine ayna edinip ve onu paslardan saf edip tam bir cilâ vermiş olsun. Buna göre o ayna o kimseye bir şey vermemiştir; bilâkis kendi sûretidir ve o ayna ile gösterilmiştir.

Hâtem-i rusül'ün Hâtem-i evliyâ'dan alışı bu kıyâs üzeredir. Gerçi ayna, yönlerden bir yönle o kimsenin kendi hülyâsını ondan almasına sebep olmuştur, amma o ayna yine o kimsenin fiillerinden bir fiil ve hasenelerinden bir hasenedir. Çünkü bütün mevcûdât Hakk Sübhânehû ve Teâlâ'nın eserlerinin, isimlerinin ve sıfatının göstericisi ve aynasıdır. Evliyâ isimlerin ve sıfatların tecellîsini o göstergede ve aynada müşâhade ederler. Hâtem-i Evliyâ da, o gösterge ve aynalardan biridir. Onun için Şeyh -radiyallahu anh- buyurdu ki; 'Hâtem-i rusül ve diğer resuller 'Fass-ı Şîs'te de beyân olunan 'velîlere mahsus olan ilm'i almaları noktasında, o kandili Hâtem-i evliyâ'dan elde ederler." ("el-Fazlu'l-Vehbî fî Tercemeti'l-Cânibi'l-Garbî", Süleymâniye Kütüphânesi, Hâlet Efendi, nr.: 363, vr. 21b-22b)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |