İslamilminfazileti
Görüntülenen Konuyu

EVLİYÂ-İ KİRAM -Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI’NIN “HÂTEMÜ’L-EVLİY” HAKKINDAKİ BEYAN ve İFŞAATLARI (62) Afîfüddîn et-Tlimsânî -kuddise sırruh-

HÂTEM-İ VELİ

Afîfüddîn et-Tlimsânî -kuddise sırruh-


EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI’NIN
“HÂTEMÜ’L-EVLİY” HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (62)

 

Afîfüddîn et-Tlimsânî -kuddise sırruh-

 

HAYÂTI ve ESERLERİ:

Asıl ismi Afîfüddîn Süleymân bin Ali olan Hazret, aslen Kûfe’li olup; 1219 (H.616) yılında Tlimsan şehrinde dünyaya gelmiştir. Henüz çok genç yaşlarda iken Sûriye’ye giderek, çeşitli vazîfelere getirilen Şeyh’in ikinci hicreti ise Anadolu’ya olmuş, burada da mâlî ve idârî birtakım görevlere tâyin edilmiştir.

Afîfüddîn et-Tlimsânî -kuddise sırruh- Hazretleri Anadolu’da bulunduğu sıralarda Tasavvuf’a ilgi duymaya ve kendisine bir mürşid aramaya başlamıştır. Arzusuna ulaştıktan sonra da kırkar gün süreyle, kırk kez halvete çekilerek yol almış; çok geçmeden büyük bir mânevî kemâlâta kavuşarak, Allah erleri arasındaki mümtaz ve müstesnâ mevkiine ulaşmıştır.

Anadolu’da ikâmet ettikten sonra, bu kez Mısır’a hicret eden Hazret, burada hasedine mübtelâ olan bâzı kimselerin hücum ve iftirâlarına uğrayarak, Memlûklu hükümdârı Sultan Kayıtbay tarafından göz hapsine alınmıştır. O bir taraftan bu iftirâlara mukâbele etmesinin yanısıra; diğer taraftan da, hristiyanları devletin mühim mertebelerine getirmesini yadırgayarak, şeriata muhâlif iş ve icraatlar yapması nedeniyle sultânı kınamaktan çekinmemiştir.

Büyüklüğü pek çok kimse tarafından tasdîk edilen Hazret, yaşadığı beldelerde Tasavvuf’un müşkîl meselelerini kökleştirip sağlam temeller üzerine oturtma mücâdelesi vermiş ve bunu yaparken hiçbir dış müdâhaleye aldırış etmemiştir. Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin meşreb ve yolunu takip etmesi ve onu müdâfaa etmesi, ona hücûm etmelerine sebep olan gizli ve müşkîl meseleleri kâmil bir üslûpla şerhetmesi; onun gerçekten de çok büyük bir mânevî kemâlâta sâhip olduğunu gösterir.

Nitekim Kutbüddîn el-Yu’ninî -kuddise sırruh-Hazretleri onun bu yönüne dikkati çekerek, onun Allah’ı hakkıyla bilen kâmil bir velî olduğunu söyler.

1291 (H.690) yılında Şam’da vefât etmiş olan Hazret, burada yeralan sûfî kabristanına defnedilmiştir.

İlâhî vecd ile coştukça, zaman zaman şiirler de yazmış olan Hazret’in; bu şiirlerini biraraya topladığı “Dîvân”ı dışında, muhtelif ilimlere dâir pek çok kitap ve risâleler yazdığı rivâyet edilir. Ancak ne yazık ki onun bu eserlerinden, günümüze sâdece “Risâle fî İlmü’l-Arûz” ve “Şerh-i Fusûsu’l-Hikem li’l-Afîfüddîn et-Tlimsânî” ismini taşıyan ikisi intikâl etmiştir.

Allah-u Teâlâ’nın isimlerinin açıklamalarını ihtivâ ettiği belirtilen “Şerh-i Esmâi’l-Hüsnâ”; onun son derece mühim olan, fakat günümüze ulaşmayan bu eserlerinden sâdece bir tânesidir.

 

“HÂTEMÜ’L-VELÂYE” HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI:

Tasavvuf ehli arasında, Müeyyedüddîn el-Cendî -kuddise sırruh- Hazretleri’nden sonra “Fusûsu’l-Hikem”i şerheden ikinci kimse olarak tanınan Şeyh Afîfüddîn et-Tlimsânî -kuddise sırruh- Hazretleri, “Şerh-i Fusûsu’l-Hikem li’l-Afîfüddîn et-Tlimsânî” adını taşıyan şerhinde “Hâtemü’l-velâye” mertebesi ile ilgili müphem ve karmaşık meselelere, diğer Fusûs şerhlerinde hiç rastlanmayan çok farklı îzâhlar getirmiştir.

“Fusûsu’l-Hikem” şârihlerinden olan Rükneddîn eş-Şirâzî -kuddise sırruh- ve Şeyh Mahmûd el-Vedâdî -kuddise sırruh- gibi zevât-ı kirâm, şerhlerinde yer yer onun bu beyanlarından istifâde etmişlerdir.

 

“Hâtemü’l-Evliyâ”lık Mertebesi’nin Hâsıl Oluşu:

Şeyh Afîfüddîn et-Tlimsânî -kuddise sırruh- Hazretleri “Şerh-i Fusûsu’l-Hikem li’l-Afîfüddîn et-Tlimsânî” isimli eserinde Hâtemü’r-rüsul için hâsıl olan “Hâtemü’l-velâye” mertebesinin, aynı şekilde Hâtemü’l-evliyâ’ya da ihsan buyurulacağına işaret ederek; kendisine has farklı bir tecelliyâtla risâlet, nübüvvet ve “Hâtemü’l-velâye” mertebeleri arasındaki farkı haber vermiştir:

“Hâtemü’r-rüsul nasılsa; onun ümmetinden ondan sonra, Hâtemü’l-evliyâ’lık mertebesinin ona hâsıl kılındığı şeye göre gelecek bir kimse olan ‘Hâtemü’l-evliyâ’ da aynıdır. (İkisi de) tek bir mertebede bulununca, sayılanlar içinde nihâyeti bulunmayan şahıslar da bulunursa; şahısların sayısında herhangi bir noksanlık meydana getirmeksizin, o da aynı şekilde ‘Hâtemü’l-evliyâ’ olur.

Söyleyiciler şöyle bir şiir söylerler:

‘Milyonları saymış da olsalar,

Sayılmayan tek bir taneyi sayarlar.’

Hâtemü’l-evliyâ, hatmiyyet husûsundaki mertebesinde ancak zaman yönünden öne geçmiş olur; benim bildirdiğimin dışında ona yol bulamaz. Onun velâyet mertebesi nübüvvet mertebesinin fevkinde, nübüvvet mertebesi de risâlet mertebesinin fevkindedir. Bunların üçü de, tıpkı Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’de birleştiği gibi, tek bir kimsede birleşince; artık o hem bir Velî, hem bir Nebî, hem de bir Resul olur.

Ancak;

‘Benim öyle bir vaktim olur ki, onda Rabb’imden başkası bulunmaz!’

Buyruğuna göre hamledilmiş bir velâyet olduğu için; onun velâyeti nübüvvetinin fevkinde, nübüvveti de risâletinin fevkindedir.

O (kendi velâyet mertebesinde) Hakk ile buluşur ve Hakk Teâlâ’dan, arada herhangi bir melek vâsıta olmaksızın alır. Nübüvvet mertebesinde ise Hakk’tan, ancak bir melek vâsıtasıyla alır. Zîrâ nübüvvet, birtakım haberlerin muhkem kılınmasıdır ki; bu haberler ancak Cebrâil Aleyhisselâm vâsıtasıyla alınır. Lâkin nübüvvet, O’nun sözünü Cebrâil Aleyhisselâm’ın ona söylemesi olduğu için, onun nübüvveti risâletinin daha da fevkindedir. Şu kadar var ki, risâlet de O’nun sözünü beşere söylemek demektir. Dolayısıyla nübüvvetin (ondan) daha yüksek olduğu pek de gizli bir şey değildir.

Nitekim Şeyh(ü’l-ekber) bu mânâyı ‘Beyt şiiri’nde şöyle zikretmiştir:

‘Nübüvvet makâmı berzahlar içindedir,

Velînin kavrayışı Resûl’ün fevkindedir.’

Dolayısıyla; ‘Resuller bile onu görmek istedikleri vakit, ancak Hâtemü’l-evliyâ mişkâtından görürler.’ sözüyle de, bizim bahsettiğimiz şey murâd edilmiştir. Resuller de hem kendilerinin, hem de velâyetin, zikri geçen mişkâtından ibâret olan Hâtemü’l-evliyâ mertebesi altında gönderildikleri için; onunla ilgili iş, bizim zikrettiğimiz şeye göre artık kolaylaşmış demektir.” (“Şerhü’l-Fusûs li’l-Afîfüddîn et-Tlimsânî”; Şehid Ali Paşa, nr.: 1248, 25a-25b yaprağı.)

 

Hâtemü’l-Evliyâ’ya Teslim Edilen Altın Tuğla:

Afîfüddîn et-Tlimsânî -kuddise sırruh- Hazretleri “Şerh-i Fusûsu’l-Hikem li’l-Afîfüddîn et-Tlimsânî” adlı eserinde yer alan diğer bir beyânında; Hâtemü’l-enbiyâ’nın zâhiri olan “Hâtemü’n-nübüvve”nin gümüş, bâtını olan “Hâtemü’l-velâye”nin ise altın bir tuğla olarak temsil edilmesine işâret ederek; buradaki “Altın tuğla”nın müstakil olarak ancak Hâtemü’l-evliyâ’ya nispet edilebileceğini, “Gümüş tuğla”yı temsil eden Hâtemü’l-enbiyâ’nın ise yalnız zâhiri temsil ettiği için, ancak onunla alâkalı olmakla vasfedilebileceğini beyan buyurmuştur:

“Hâtemü’l-velî, velâyeti nedeniyle, iki kerpiçten birini gümüş olarak görür. Bu ise onun, hakkındaki tâbîliğe kendisiyle eriştiği nübüvvet makâmını görmesinin zarûretinden ileri gelir. Bu da gümüş bir kerpiçtir. Başka bir kerpiç yeri daha görür ki; o da (onun), vâsıtasız olarak Allah’tan almasını sağlayan şeydir.

Ancak, (Hâtemü’r-rüsul’ün) velâyet makâmı nübüvvet makâmından daha yüksek olunca; ona tahsis edilen nübüvvet’le ilgili kerpicin gümüş bir kerpiç, diğerinin ise altın bir kerpiç kılındığı söylendiği gibi; Hâtemü’l-evliyâ’ya teslim edilen velâyetin, altın kerpici ziyâdelik kılan şeyin aynısı kendisine teslim edildiği için, Resul için de aynı şekilde altın olduğu söylenemez. O (Hâtemü’r-rüsul) ancak, kendisine onu hâsıl kılan şeyle alâkalı olmakla vasfedilebilir.” (“Şerhü’l-Fusûs li’l-Afîfüddîn et-Tlimsânî”; Şehid Ali Paşa, nr.: 1248, 26a-26b yaprağı.)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |